Romancı, şair ve akademisyen Natsume Soseki, çağdaş Japon yazınının ilk temsilcisiydi. Bireycilik, yalnızlık ve geleneksel değerlerle Batılılaşma arasındaki çatışmayı ele aldı. İki yapıtını tamamlayamadan 49 yaşında hayatını kaybetti.
Modern Japon edebiyatının en önemli yazarlarından Natsume Kinnosuke, Natsume Soseki takma adıyla tanınır. Ailenin altıncı çocuğu olarak 1867'de Edo'da (bugünkü Tokyo), Uşigome Babaşita semtinde (Şinciku semti yakınları) dünyaya geldi.
Yaşamının ilk yıllarında bir aile dostunun yanında yetişen Kinnosuke, on yaşında evine döner. Bunu izleyen yedi yıl boyunca Çin klasikleri ve İngilizce öğrenimi görür. Ardından Tokyo Üniversitesi'nin hazırlık sınıfına başlayacak, burada Masaoka Şiki gibi edebiyatla ilgilenen başka öğrencilerle tanışacak, uzun soluklu dostluklar kuracaktır. Kinnosuke yazılarında, "Soseki" adını kullanmaya başladığında otuzlu yaşlarındadır.
İsteksizlikle kırılgan bir duygusallık birleşince
Babası güçten düşünce genç yaşta çalışması gerekir. Lise yıllarında ders vermeye başlar. İngilizce'de üstün başarı gösterir, Tokyo Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'nü 1893'te bitirip ünlü bir kolejde İngilizce öğretmenliğine başlar. İş yaşamındaki yoğun isteksizliği kırılgan duygusallığıyla birleşince, ilkgençlik yıllarındaki bunalımları giderek sıklaşır, dayanılmazlaşır. Çalıştığı saygın kolej kendisine önemli bir kariyer sağlayabilecekken, Soseki bu işten ayrılmayı, öğretmenliği güneydeki küçük Şikoku adasında sürdürmeyi seçer. Adadaki yaşamı ve okul, daha sonra 1906'da yayımlanan ve en önemli yapıtlarından sayılan Botçan'da (Küçük Bey, Oğlak Yayınları, 2003) karşımıza çıkacaktır.
1896'da, Kumamoto'da bir yüksek okulda profesör olarak çalışmaya başlayan Soseki bir yıl sonra evlenir, ardından da Eğitim Bakanlığı'ın bursuyla İngiltere'ye gider. Bu dönemin büyük bölümünü Londra'da geçiren Soseki, iki yıl boyunca yoğun olarak İngiliz edebiyatına odaklanır. Ancak İngiltere'deki yaşamı, Soseki'nin çöküntülerini ağırlaştıracak, yazar, iç dünyasında derin kırılmalarla 1903'te Tokyo'ya, ailesine dönecektir.
Genç yazarları etkiledi
Soseki, Tokyo İmparatorluk Üniversitesi'nde İngilizce ve İngiliz edebiyatı dersleri vermeye başlar. Bu dönemde Soseki'nin yakın çevresini oluşturan edebiyatla ilgili öğrencilerin neredeyse tamamı Meiji Dönemi sona ererken Japon edebiyatında önce çıkacaklardır. Aralarında oyun ve roman yazarı Kume Masao ve Japon öykücülüğünde bir dev, Akutagawa Ryunosuke de vardır. Edebiyat alanında doğalcı yaklaşımın, Şaseibun Hareketi olarak anılan "yaşamın gerçekliğini" temel alan anlatıların öne çıktığı bu dönemde Soseki, genç yazarlar üstündeki idealist ve ahlakçı etkisiyle anılacaktır.
Ben Bir Kediyim'in başarısı
Şoseki'nin ilk yapıtlarından Ben Bir Kediyim (Wagahai wa neko de aru, 1905 - 1906) ve Küçük Bey romanlarının baş döndürücü başarısı üzerine Asahi Şimbun'un edebiyat sayfası editörlüğüne getirilen Soseki hiçbir zaman istekli olmadığı öğretmenlik mesleğinden de böylece emekli olacaktır. Tamamladığı on dört romandan çoğu aynı gazetede bölümler halinde yayımlanır. Bunlar arasında, Sanşiro (1908), Madenci (Kofu, 1908), Kapı (Mon, 1910) ve yazarın başyapıtı sayılan Kokora (1914; Türkçe'ye "yürek, can, akıl, ruh, tin" sözcükleriyle çevrilebilir) da yer alır.
İlk romanlarında yergiye ve humour'a çokça yer veren Soseki, Kofu ve Sanşiro ile birlikte bireyin yalnızlığını, tamamlanamaz eksikliğini, toplumsal baskı karşısındaki umarsızlığını merkeze alan, kendine eziyet etme, kaçış ve intihar metaforlarının öne çıktığı, görece karanlık bir anlatımı benimser.
Mide kanserine yenik düştü
Soseki'nin yıllarca peşini bırakmayan ruhsal çöküntülerini, ağırlaşan fiziksel rahatsızlıkları izleyecek, son çalışmaları "Meian" (1) ve otobiyografik romanı "Miçikusa"yı yarım bırakarak, 9 Aralık 1916'da mide kanserine yenik düşecektir.
"İlk Gece" (Dai içi ya"), on gecede on rüyayı öyküleyen Yumeya'nın ilk bölümüdür. Yazarın iç dalgalanmalarını, huzursuzluklarını, çatışmalarını fantastik öğeler dolayımıyla dışavurduğu ve 1908'de yayımlanan bu çalışması, Soseki'nin en önemli yapıtları arasındadır.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Özcan Karabulut / Romana kalırsa, sosyal patlama sokakları işgal etmekte olan çocuklardan geliyor
"Amida, Eğer Sana Gelemezsem" 2008 yılında yayımlandı. Özcan Karabulut, "Türkiye'de çatışan her kesime seslenen ve hiçbirini memnun etmeyeceği daha ilk satırlarında ortaya çıkan can yakıcı bir roman" olarak tanıtılan yapıtı ile ilgili soruları yanıtlamıştı.
Son kitabınız Aşkın Halleri yayımlandıktan bu yana altı yıl geçti. Uzun süre. O günden bugüne ne yazıyorsunuz?
- Yazmadan değil ama yayımlamadan geçmiş altı yıl. Böyle de olsa, uzun bir süre. Yine de, son kitabımdan sonra bir tek öykü yazıp yayımlayabildim. Aşkın Halleri'nin yayımlanmasından hemen sonra benden bir 'gece öyküsü' yazmam istenmişti. O günlerde Diyarbakır'dan dönmüştüm ve kentin etkisi altındaydım (hâlâ etkisinden kurtulabilmiş değilim). Kafamı meşgul eden, yazmadan rahat edemeyeceğim temalar vardı. Birkaç öykü yazabilirdim, ama bana kendini duyuran temalar, elimdeki 'malzeme' daha fazlasını dayatıyordu: Bu bir romandı.
Öyküden gelmiş bir yazar olarak, revaçta olmaya başladığı bir dönemde roman yazmamak için çok direndim. Sonunda roman düşüncesi baskın çıktı; yazmaya başladım. Ismarlama öykü yazmak ters gelse de, "Gece, Bir Otel Odasında" öyküsünü bu koşullarda yazdım. Öykünün teması, alt temaları romanımın da temalarıydı. Öyküde romanın temalarını işleyerek romanı görmek istedim bir yerde. Bir parça gördüm de.
Romanın ortaya çıkmaya başladığı günlerde gördüğüm ise, temalar ne olursa olsun romanın öyküden çok farklı bir yapıya sahip olduğuydu. Diyeceğim, son altı yılda dernek yöneticiliğinin yanında, öykü etkinlikleri gerçekleştirip öykü dergisi çıkarırken elimdeki romanı bitirmeye çalıştım.
Okuduğum her iyi roman, romanımı geciktiriyordu
Gene de romanın yazılıp yayımlanması uzun süre alacağa benziyor...
- Uzun süre yayımlayamamamda, elindeki romanı bitiremememde eylemli olmamın yanı sıra dünya romanındaki çıtanın yüksek olmasının da etkisi olduğunu görüyorum. Okuduğum her iyi roman, romanımı geciktirip duruyordu. Bu sürede şunu fark ettim: Roman kendisinin dışındaki türlere, uğraşlara pek izin vermeyen, mümkünse yazarının yirmi dört saat çalışmasını gerektiren bir yazınsal tür.
Yol hep Diyarbakır'a çıkınca
Romanınızın konusundan ve özelliklerinden söz eder misiniz?
- Romanımın konusu hayatımız (belki de küresel hayatımız demeliyim). Romanda, "Kadınlar senin için ölsün" dendiği andan itibaren aşk da var, meşk de. Romanın ana karakterlerinden biri olan başörtülü kadının yaşadığı yasak aşk, aşk söz konusu olduğunda her şeyin mümkün olduğunu gösteriyor bize. Kentlere ve ülkelere yapılan yolculuklar var romanda (insanın kendine yaptığı yolculuklar). Yol hep Diyarbakır'a çıkınca, son çeyrek yüzyılda bizi etkileyen kimi olayların romana girmemesi mümkün mü? Kimlik ve aidiyet sorunu da romanın ilgi alanında. Biz kimiz, farklı aidiyet duygularıyla kendimizi nereye ait hissediyoruz?
Çocuk işçiler dünyanın da sorunu
Romanın çok belirgin bir özelliğinden söz etmek isterseniz, bu ne olabilir?
- Çocuk işçiler sadece Diyarbakır'ın ve Türkiye'nin sorunu değil, dünyanın da bir sorunu. Kiralık çocuk işçiler, köle çocuk işçiler, fuhuş yaptırılan çocuk işçiler... Romana kalırsa, sosyal patlama sokakları işgal etmekte olan çocuklardan geliyor. Çocuk işçiliği alanında uygulanan çifte standartlar gelişmiş ülkelerin ve süper devletlerin siyasal alanda uyguladıkları çifte standartları da düşündürüyor ve en çok bu ülkeleri ve devletleri sorgulanır hale getiriyor. Evet, romanım bir aşk romanı ama aynı zamanda bir kent romanı da. Öte yandan, siyasal öyküler de yazmış bir yazardan siyasal bir roman beklemek şaşırtıcı olmasa gerek.
Sylvia Plath / Hayattan alabileceğimden daha fazlasını bir romanda bulurum
31 yıl süren yaşamına kendi eliyle son veren Sylvia Plath (1932 - 1963), sadece şiirlerinden oluşan Colossus ile tek romanı Sırça Fanus'un yayınlandığını görebildi. Ariel ve Suyu Geçiş adlı şiir derlemeleri ile öykü ve düzyazılarından oluşan Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı ölümünden sonra yayınlandı. Yapıtlarında yabancılaşma, ölüm ve kendini yok etmeyi işledi, intiharından sonra en önemli çağdaş şairlerden sayıldı. (*)
Sylvia, şiir yazmaya nasıl başladınız?
- Nasıl başladığımı bilmiyorum, küçüklüğümden beri sürekli yazıyorum. Sanırım çocuk şiirlerini seviyordum ve aynı şeyleri yazabilirim diye düşündüm. Sekiz buçuk yaşındayken yayımlanan ilk şiirimi yazdım, The Boston Traveller'de yayımlandı, ondan sonra sanırım biraz profesyonel oldum.
İlk zamanlarda ne tür şeyler yazıyordunuz?
- Sanırım doğa; kuşlar, arılar, ilkbahar, güz... tüm bu konular yazmak için, içsel deneyime sahip olmayan kişi için iyi bir armağandır. İlkbaharın gelişinin, gökteki yıldızların, ilk kar yağışının vb. bir çocuk ve bir genç şair için armağan olduğunu düşünüyorum.
Lowell'ın akıl hastanesindeki deneyimleri hakkındaki şiirleri
Bugüne gelecek olursak, bir şair olarak sizi özellikle çeken, hakkında yazmayı sevdiğiniz temalar var mı?
- Belki bu bir Amerikan olgusudur. Robert Lowell'ın Life Studies'inde olduğu gibi, yeni bir saldırı türü olarak düşündüğüm şey beni heyecanlandırıyor, yani bir tür tabu olarak gördüğüm, gerçek, özel, duygusal deneyimlere yönelik saldırılar. Örneğin Robert Lowell'ın akıl hastanesindeki deneyimleri hakkındaki şiirleri beni çok fazla ilgilendirdi. Hissettiğim bu tuhaf, ilkel tabu konuları yeni Amerikan şiirinde araştırılıyor. Özellikle bir anne olarak deneyimleri hakkında yazan kadın şair Anne Sexton'ı düşünüyorum. Bir anne olarak ruhsal çöküntü yaşayan aşırı duygusal ve hassas genç bir kadın, şiirleri eşsiz bir ustalıkla yazılmış şiirler ama yine de oldukça yenilikçi, oldukça heyecan verici olduğunu düşündüğüm bir çeşit duygusal ve psikolojik derinliğe sahipler.
Siz şimdi deyim yerindeyse, bir ayağı Atlantik'in bir yakasında diğer ayağı diğer yakasında olan Amerikalı bir şair ve insan olarak...
- Oldukça sevimsiz bir durum ama kabulleneceğim bunu!
Beni heyecanlandıran şairlerin çoğu Amerikalı
... Bu mecazla devam edecek olursak, hangi tarafınız ağır basıyor?
- Pekala, dil söz konusu olduğunda ben bir Amerikalıyım; korkarım, aksanım Amerikalı, konuşma biçimim bir Amerikalının konuşma biçimi. Eski moda bir Amerikalıyım. Şimdi İngiltere'de olmamın ve hep İngiltere'de kalacak olmamın nedenlerinden biri, büyük olasılıkla budur. Tercihlerim söz konusu olduğunda elli yıl kadar gerideyim ve beni heyecanlandıran şairlerin çoğunun Amerikalı olduğunu söylemeliyim. Hayran olduğum çok az çağdaş İngiliz şair var.
Bu, çağdaş İngiliz şiirinin Amerika'ya kıyasla çok geride olduğunu düşündüğünüz anlamına mı geliyor?
- Hayır, sadece elinin kolunun bağlı olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. İngiliz eleştirmen Alvarez'in yazdığı bir deneme vardı: O'nun İngiliz kibarlığının tehlikeleri hakkındaki görüşleri çok yerinde ve çok doğrudur. Çok kibar olmadığımı söylemeliyim ve kibarlığın, özgürlüğü kısıtlayan bir şey olduğunu düşünüyorum. İngiltere'de her yerde göze çarpan temizlik, mükemmel düzen, yüzeyde görünenden belki de daha tehlikelidir.
T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats... Biz buralardan geldik
Ama siz de, bunun sorumlusunun, bu mükemmelliyetçilik kalıbı içinde "İngiliz Edebiyatı" diye adlandırılan ağır şeyin altında şiir yazan İngiliz şairleri olduğunu düşünmüyor musunuz?
- Evet, tam da böyle düşünüyorum. Cambridge'deyken benim başıma da geldi. Genç kadınlar bana gelip "Şiirin yayımlanınca, hakkında yapılan eleştiriye, kötü eleştiriye rağmen yazı yazmaya, şiir yayımlamaya nasıl cesaret ediyorsun?" derlerdi. Ve eleştiri şiirle ilgili değildi. John Donne gibi başlayıp, ama onun gibi bitirememekle eleştirdiklerinde dehşete düştüğümü hatırlıyorum. O zaman İngiliz edebiyatının bütün ağırlığını ilk kez hissettim, İngiltere'de üniversitelerde pratik eleştirelliğe verilen önemi düşünüyorum, (bir dizenin hangi dönemden geldiğini inceleyen tarihi eleştirelliğin değil). Bu oldukça sarsıcı. Amerika'da, üniversitede ne okuduk? T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats (1)... Biz buralardan geldik. Daha gerilerde Shakespeare vardı. Buna katıldığımdan emin değilim ama bu nedenlerden genç bir şair, yazmaya yeni başlayan bir şair için Amerika'da üniversiteye gitmenin İngiltere'deki gibi korkutucu olmadığını düşünüyorum.
Toplama kamplarına yoğun ilgim vardır
Sylvia, kendinizi bir Amerikalı olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz ama Dachau, Auschwitz ve Mein Kampf'ı (2) anlatan "Daddy" şiiri gibi bir şiir duyduğumuzda, gerçek bir Amerikalının bunu yazamayacağı izlenimine kapılıyoruz, çünkü Atlantik'in öteki tarafında bunlar çok fazla şey ifade etmez, bu isimlerin çok anlamı yoktur, öyle değil mi?
- Şimdi siz sıradan Amerikalı gibi konuşuyorsunuz. Kişisel olarak benim kökenimde Almanlık ve Avusturyalılık olduğunu söyleyebilirim. Bir yandan birinci nesil Amerikalıyım, bir yandan da ikinci nesil Amerikalıyım ve toplama kamplarına vb. yoğun ilgim vardır. Oldukça politik bir insan olmayı da tercih ediyorum, çünkü bunda doğduğum yerin bir payı olduğunu düşünüyorum.
Ve bir şair olarak büyük, güçlü bir tarih duygunuz var mı?
- Ben tarihçi değilim ama günden güne tarih beni daha çok büyülüyor. Napolyon'la çok ilgiliyim; çarpışmalar, savaşlar, Gelibolu, Birinci Dünya Savaşı'yla vb. ilgiliyim. Yaşlandıkça daha çok tarihle ilgilenir oldum. Yirmili yaşlarımda hiç ilgilenmezdim.
Şiirlerim duygusal deneyimlerden ortaya çıktı
Artık şiirleriniz kendi hayatınızdan çok okuduğunuz kitaplardan mı çıkıyor?
- Hayır, hayır tam olarak öyle olduğunu söyleyemem. Şiirlerimin doğrudan doğruya duygusal ve hassas deneyimlerden ortaya çıktığını düşünüyorum. Bıçaklanmış, iğne veya sivri bir şey batırılmış gibi içten gelen feryatları hoş bulmuyorum. İnsanın, delilik gibi, işkence gibi en korkunç deneyimlerini bile kontrol edip yönetmesi gerektiğine inanırım. Kişi aklı ve bilgisi ile bu deneyimleri ustaca idare edebilmeli. Kişisel deneyimin çok önemli olduğunu düşünüyorum ama kesinlikle bir çeşit kapalı kutu, aynadaki görüntü gibi narsistik bir deneyim olmamalı. Daha kapsamlı şeylerle, Hiroşima, Dachau ve diğerleri gibi daha büyük şeylerle ilgili olmalı diye düşünüyorum.
Öyleyse, ilkel, duygusal tepkinin ardında entelektüel bir disiplin olmalı.
- Bunu çok güçlü olarak hissediyorum; bir akademisyen olmayı, bir doktor, profesör olmak için üniversitede kalmaya davet edilmiş olmayı... Bir yandan kesinlikle tüm bilim dallarına saygı duyuyorum, insanı köreltmedikleri sürece.
Auden'a büyük hayranlık duyuyordum
Sizi etkileyen, en sevdiğiniz yazarlar kimlerdir?
- Çok azlar. Aslında onları tanımlamakta güçlük çekiyorum. Kolejdeyken çağdaşlar beni sersemletmiş, şaşırtmışlardı, Dylan Thomas, Yeats, hatta Auden: Ben Auden'e büyük bir hayranlık duyuyordum ve yazdığım her şey aşırı derecede Auden'i andırıyordu. (3) Şimdi yine geriye doğru gidiyorum, örneğin Blake'i (4) inceliyorum. Sonra, kuşkusuz, bir kişinin Shakespeare gibi birinden etkilendiğini söylemek büyük bir küstahlıktır. İnsan Shakespeare'i okur, hepsi budur.
Şiirlerimi sesli okunmaları için yazmadım
Sylvia, şiirlerinizi okuyan ve dinleyen biri çok hızlı ve belirgin olarak ortaya çıkan iki niteliğin farkına varır (sanıyorum ki bu iki niteliğin birbiriyle ilişkisi vardır); biri kolay anlaşılırlık, diğeri ise yarattıkları etki. Şiirlerinizi, yüksek sesle okundukları zaman hem kolay anlaşılır hem de etkili olmaları için bilinçli olarak mı tasarlıyorsunuz?
- İlk şiirlerimde yapmadığım bir şey bu. Örneğin ilk kitabım The Colossus'dan herhangi bir şiirimi yüksek sesle okuyamıyorum şimdi. Onları sesli okunmaları için yazmadım. Onlar, itiraf etmek gerekirse beni sıkıyorlar. Şimdi okuduğum bu şiirlerle, bu yeni yazılanlarla konuşurum, onlara kendimden söz ederim. Bu, yazı deneyimimde benim için tamamen yeni bir şey. Anlaşılırlık özellikleri onları kendime söylememden kaynaklanır. Onları yüksek sesle söylerim.
Şair kayıtlarının harika bir şey olduğunu düşünüyorum
Etkili olarak yüksek sesle okunabilirliğin, iyi bir şiirin temel bir bileşeni olduğunu düşünüyor musunuz?
- Evet, artık böyle düşünüyorum ve bu şiirleri kayıt etmenin, şiir okumalarının ve şair kayıtlarının harika bir şey olduğunu düşünüyorum. Bundan heyecan duyuyorum. Bir anlamda geriye dönüş var, öyle değil mi? Geçmişte, kalabalıkların karşısında konuşan şair rolüne geri dönüş.
Ya da bir gruba şarkı söylemek mi?
- Bir grup insana şarkı söylemek, kesinlikle.
Düzyazıya her zaman ilgi duydum
Şiiri bir anlığına bir tarafa koyarsak, yazmaktan hoşlandığınız ya da yazdığınız diğer şeyler var mı?
- Evet, ben her zaman düzyazıya ilgi duydum. Gençken kısa öyküler yayımlattım. Her zaman uzun bir öykü yazmak, bir roman yazmak istedim. Şimdi, yaş kemale erip deneyim kazandığıma göre, düzyazıyla, romanla daha fazla ilgilenebilirim. Bir romanda örneğin günlük hayatta insanın karşılaştığı diş fırçaları vb gibi özel eşyalarla daha fazla ilgilenirsiniz. Bunu yapmak şiirde daha zor diye düşünüyorum. Şiirin daha zalim bir disiplin olduğunu düşünüyorum. Tüm çevresini dolanmak zorunda olduğunuz küçük bir alanda çok uzağa, çok hızlı gitmek zorundasınız. Ben bunu seviyorum. Ben bir kadınım, manevi değeri olan eşyaları severim, değersiz ıvır zıvırı severim ve hayattan alabileceğimden daha fazlasını bir romanda bulurum, belki yoğun bir hayattan değil ama kesinlikle hayattan daha fazlasını... Sonuç olarak roman yazmaya çok ilgi duyuyorum.
Diş fırçalarını bir şiire koyamam
Bu neredeyse bir tür Dr. Johnson görüşü öyle değil mi? Ne demişti, "Şiire girebilecek ve şiire giremeyecek şeyler vardır".
- Evet, elbette, bir şair olarak bunu kabul ederim! Bir şiire her şeyin girebileceğini söylerim ama diş fırçalarını bir şiire koyamam. Gerçekten yapamam!
Yazarlar dışındaki herkesi daha çok tercih ederim
Kendinizi diğer yazar ve şairlerden fazla mı buluyorsunuz?
- Doktorları, ebeleri, avukatları, yazarlar dışındaki herkesi daha çok tercih ederim. Yazarlar ve sanatçıların en narsist insanlar olduklarını düşünüyorum. Bunu söylememeliyim, onların çoğunu seviyorum, arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu yazarlar ve sanatçılardır. Ama hayran olduğum kişi, belli bir pratik deneyim alanında usta olan ve bana bir şeyler öğretebilen kişidir. Demek istediğim, mahalle ebesi bana nasıl arı bakacağımı öğretir. Yazdıklarımdan bir şey anlayamaz. Ben onu pek çok şairden daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Arkadaşlarımın arasında gemiler hakkında her şeyi bilen, bazı sporlar hakkında her şeyi bilen ya da bir insanı kesip bir organın nasıl alınacağı hakkında her şeyi bilen insanlar vardır. Uygulamadaki ustalıkla büyülenirim. Şair kişi bir ayağı havada gezer. Bana uygulamada bir şeyler öğretecek insanı seviyorum.
Doktor olmaktan çok, doktorlar hakkında yazmaktan mutluyum
Şiir yazmasaydınız ne yapmayı tercih ederdiniz? Çünkü, ne de olsa başarılı olmak için şiir hayatınızda büyük yer tutuyordur. Herhangi başka bir şeyi yapamamaktan dolayı uzun süreli pişmanlıklarınız oldu mu?
- Başka bir şey yapacak olsaydım doktor olmayı tercih ederdim. Bunun yazar olmakla bir tür kutupsal karşıtlık olduğunu kabul ediyorum. Gençken her zaman en iyi arkadaşlarım doktorlardı. Beyaz maskeyi takar ve çevreyi dolaşır, bebeklerin doğuşuna ve kadavraların kesilişine bakardım. Bu beni büyülerdi, ama iyi bir doktor olmak için insanın öğrenmesi gereken ayrıntıların tümünü öğrenebilecek kadar kendimi disipline edemedim. Bu bir karşıtlıktır: İnsan hayatıyla doğrudan iş yapan kişiler, iyileştirebilir, onarabilir, yardım edebilirler. Eğer bazı özlemlerim varsa bunlardır, ama kendimi teselli ediyorum çünkü çok fazla doktor tanıyorum. Ve belki, doktor olmaktan çok, doktorlar hakkında yazmaktan mutlu olduğumu söyleyebilirim.
Şiir yazarken kendimi gerçekleştiriyorum
Ama temelde bu şey, şiir yazmak, hayatınızda sizi büyük bir doyuma ulaştıran şeydir, öyle değil mi?
- Ah, doyum! Onsuz yaşayacağımı düşünemiyorum. O, su ya da ekmek gibi ya da kesinlikle bana özel bir şeydir. Bir şiir yazdığımda, bir şiir yazıyorken kesinlikle kendimi gerçekleştiriyor oluyorum. Bir şiir yazdıktan sonra, bir şair olmaktan çıkıp, dinlenmeye çekilmiş bir şair olursunuz ki bu ikisi aynı şey değildir. Ama şiir deneyiminin mükemmel bir deneyim olduğunu düşünüyorum.
(1) William Butler Yeats.
(2) Adolf Hitler'in Kavgam kitabı.
(3) Wystan Hugh Auden.
(4) William Blake.
Kaynak: The Poet Speaks, (Şair Konuşuyor) Interviews with Contemporary Poets (Çağdaş Şairlerle Söyleşiler), Hilary Morrish, Peter Orr, John Press ve Ian Scott-Kilvert, 1966, Londra.
* "T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats... Biz buralardan geldik" başlığı ile yayınlandı.
(Peter Orr / Çeviri Dilek Değerli / Çevirmenler Birliği Dergisi / Sayı 3 / Haziran 2007)
Şükran Kurdakul / Şiirde tarihsel birikimimiz söz konusu olduğu için, şiire aykırı toplumsal koşulların üstesinden gelinebileceğine inanıyorum
Ökselerin Yöresinde adlı kitabı yayınlandığında Sanat Olayı dergisinin sorularını yanıtlayan Şükran Kurdakul, "İnsansal öğelere yaklaşımımda şiirin kendine has zorluklarını, yoğunlaştırma ile çarpıcılıkla vermeye çalışıyorum" diyor.
Ökselerin Yöresinde" adlı son şiir kitabınız yeni yayınlandı. Bu kitabınızı, diğer kitaplarınızdan ayıran özellik nedir?
- Bu kitaptaki şiirlerde duyumsatma amacı daha da belirginleşti. Öyle sanıyorum ki, dönemden gelen sıkıntılı duyarlıkları özümsedikçe, onları verişte yeni tamlamalar kendiliğinden çıktı ortaya. Şimdi insansal öğelere yaklaşımımda şiirin kendine has zorluklarını, yoğunlaştırma ile çarpıcılıkla vermeye çalışıyorum. Bu da ister istemez yeni yapı gereklerine neden oluyor.
Ne gibi?
- Diyelim ki, iki komşu dörtlük arasındaki ses ve uyak, özellikle dizeler içinde sözcüklerin anlam işlevinin yanı sıra uyum işlevlerini göz önünde tutmak. Tamlamalarda özgünlük aramak gibi...
Yeni şiir çalışmalarınız var mı?
- Geçen yıl kimi örneklerini dergilerde yayımladığım "Ölümsüzlerle" adlı kitabı yeni yılın başında çıkaracağımı umuyorum. Bu şiirler Hamlet, Othello, Robenson, Romeo - Juliet, Carmen, Meryemce gibi ünlü roman ve oyun kişilerinin bana yansıyan özelliklerinden kaynaklanıyor.
Genç şairler hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Kendilerini 70'li yilların ozanları diye tanıtanlar arasında toplumcu gerçekçi akıma bağlı olanlar çoğunluktadır. Böyle olduğu için değil, gerçekten değişik bir şiir yaratabildikleri için ayırdığım, sevdiğim birkaç şair var. Bizim özellikle şiirde tarihsel birikimimiz söz konusu olduğu için, şiire aykırı toplumsal koşulların üstesinden gelinebileceğine inanıyorum. Yayınladığı kitaplarla güven veren bu kuşağın şairlerini "Şairler ve Yazarlar Sözlüğü"nün yeni basımına alırken edebiyatımız adına da sevinç duydum.
Bir de tiyatro çalışmalarınız var. Bu fikir nereden geldi?
- Şöyle; genç tiyatro yönetmeni Zafer Diper, benim neredeyse yirmi yıllık okurum olmasının yarattığı hevesle öykü ve şiirlerimden yola çıkarak bir özgün metin oluşturdu. Oluşum evresinde benim üzerinde durduğum 1919 - 1960 dönemi sergilenirken, tarihsel olana yaklaşımdı. Zafer oyunda benim yakın tarihimize bakışımı özümsemiştir. Öyle sanıyorum ki Nadir'in ezgileriyle oyunun gerilim havası değişik duyarlılıklara dönüşecektir.
Adnan Özer / Fernando Pessoa ya da kendi galaksisinde hiç olmak
Fernando Pessoa’yı bir galaksiye benzetenler çoktur. O halihazırda bilinen 82 kişidir. Bu Lizbonlu anti-sosyal kişilik, şair(ler)den, bulmaca yazarına kadar bilinen 82 imza sahibidir. Bir güneş ve onun etrafında dönen gezegenler…
Galaksi ya da sırlar yumağı, ne denirse densin 1881 Lizbon doğumlu Fernando Antonio Naguerra Pessoa, yirminci yüzyılın en belli başlı edebiyat fenomenlerinden birisidir. Yaşamöyküsünü yazanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiş durumdadır. Hakkındaki inceleme ve makalelerin ise haddi hududu yoktur.
Fernando Pessoa hakkında son kitaplardan biri de İspanyol incelemeci Angel Campos Pampano’nun Un Corazon de Nadie (Hiçliğin Yüreği, Galaxia Gutenberg, 2001) adlı yapıtıdır. Pampano bu yapıtında galaksi alegorisini iyice güçlendiriyor. Yazar, Pessoa galaksisindeki güneşin kimi zaman Fernando Pessoa, kimi zaman da Alberto Caeiro (Pessoa’nın kendinde yarattığı şairlerden biri) olduğunu ileri sürüyor.
Türkiye’deki okurlar için oldukça yabancı bir isim olan Fernando Pessoa hakkında alegorilere dayalı bir yazı yazmanın edebiyat böbürlenmesi olacağı açıktır. Bırakalım okurları –hadi edebiyatseverler diyelim- edebiyat çevremiz bile Portekiz edebiyatı hakkında pek fikir sahibi değildir, kaldı ki Pessoa… (Türk edebiyatı hakkında Portekiz’deki durum bundan da vahimdir. Lizbon Belediyesi’nin Yahya Kemal Beyatlı ile Fernando Pessoa’yı kültürel yakınlaşma esprisi içinde eşleştirdiklerini biliyorum. Ama doğrusu henüz Türk edebiyatı hakkında bir yayın olduğu bilgisine sahip değilim.)
Her biri başka bir kişilik
Böyle olunca da tanıtıcı nitelikte bir yazı gerekiyor öncelikle. Ancak şu bilinmeli ki Fernando Pessoa hakkında tanıtıcı nitelikte yazı yazmak gerçekten zordur. Ne denebilir; Fernando Pessoa’ydı, Alberto Caeiro oldu, sonra bir gün geldi Alvaro de Campos oldu, yetmedi Ricardo Reis oldu. Bunlar oyun adına ya da baskı karşısında konulmuş takma adar değildi. Her biri başka bir kişi başka kişilikteki bir şairdi. Öyle ki Fernando Pessoa’dan daha çok üne kavuştular. Ya Huzursuzluk Kitabı’nın yazarı, fragmanlar ustası Bernardo Soares’e ne demeli.
1935 yılının 30 Kasım günü hayata gözlerini yuman bu adam kimdi? Hiçbir şey olmak, hiçbir şey yapmak istemeyen biri, 82 kişiliğe sürüklendiği halde hiçliğe yuvarlanan (Hedefsiz olduğum için, belki de, hiçliğe yuvarlandım. Tütüncü Dükkânı’ndan.)
Pampano’nun “Hiçliğin Yüreği” tanımlaması şimdi iyi duruyor. Ardında bıraktığı bir koca bavul dolusu belge (28 bin adet) hep yeni bir ismi ortaya çıkaracak gibi.
Portekizce Pessoa; kişi, bir kimse demektir. Bu da Romalı oyuncunun maskesi olan Persona’dan gelir. Persona; maske, hayali kişi. İsmiyle müsemma.
O tanınmadan yüksek edebiyattan söz edilemez
Okurlar şunu bilmeliler: Pessoa tanınmaksızın Avrupa’da yüksek edebiyat standardından söz edilemez. Şunu da bilmelidirler: Pessoa tanınmaksızın yalın, basit edebiyat duygusunun ne olduğu tam olarak bilinemez. (Bu yargıya varabilmem için tam iki yıl çalışmam gerekiyormuş. Rüstem Aslan ile birlikte iki yılda çalışmasını bitirdiğimiz Fernando Pessoa: 20. Yüzyılın Yalnızı adlı kitap esnasında vardım bu yargıya.)
Pessoa’nın bazı eğilimlerinden, bazı huylarından söz etmek onu bir nebze olsun gerçek olarak hissetmemize yarayabilir. Bir angloman (İngilizce yazılmış her şeye tutkuyla bağlı kimse) olan Pessoa, Portekizce’den çok İngilizce yazmıştır. Mistik ulusalcı şiirler ve yazılar kaleme almıştır… Liberal anarşizm örneği ilk metni belki de o yazmıştır. (Anarşist Banker)… Alberto Caeiro dışkimliğinde (heterónimo) doğa durumunda insan olmaya özenirken, Alvaro de Campos’da kentli, azılı eşcinsel bir züppedir… Çoğunlukla nihilisttir. Kahve, sigara, likör… Otoriter elit düşüncesiyle ezici nihilist…
Pessoa: Kimse.
(Adnan Özer / Ocak 2005 / Satırarası – Dünya Kitapları Yayın Bülteni / Sayı 9)
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ayvalık doğumlu Yunan yazar İlias Venezis 1968'de, ölümünden beş yıl önce, radyoda ve ardından gazetede yayımlanan röportajda romanları arasında en çok Eolya Toprağı'nı sevdiğini söylüyor. 1930 kuşağı yazarlarının Yunan edebiyatındaki saygın yerini yıllar boyunca neden ve nasıl koruduğunu anlatıyor.
Kitaplarınız etkileyici satış rakamlarına ulaşıyor. 30 yıldır Yunan okurların en sevdiği yazarlar arasındasınız. Her kitabınız 30-40 bin satıyor. Bu müthiş başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?
- Ben nasıl açıklayabilirim ki? Belki de siz bir açıklama getirebilirsiniz... Kesinlikle tuhaf, fenomenal bir durumla karşı karşıyayız. İki Yunan yazarın– kendim ve Mirivilis'i kastediyorum- 35 yıl önce eserleri ortaya çıktı. Her ikisinin de ilk kitapları şaşırtıcı tiraja ulaştı. Bundan sonra dünyadaki gelişmeler hayatın ritmini, genç kuşağın sanata yaklaşımını, anlatım biçimlerini, öznesini ciddi şekilde etkiledi. Yeni akımları temsil eden yeni yazarlar ortaya çıktı. Bununla birlikte ilk kuşağın kitapları yerini korudu. Neden? Çünkü bu kitaplar gerçek hikaye anlatıcılarının eserleri. Günümüzün okurları bir zamanlar babalarının okuduğu gibi bu kitapları okuyor. Muhtemelen nedeni şu: Okur bu kitaplarda küçük kişisel öyküler, sıradan günlük olaylarla karşılaşmıyor. Yerine, büyük ve ortak ulusal öyküler ve toplum anlatılıyor: 1922 faciası, Anadolu trajedisi ki modern Yunan tarihindeki en acı olaydır, 1821 Devrimi...
Fakat biz bu olayları tarihçinin bakış açısıyla anlatmıyoruz. Kitaplar muhtemelen edebiyatın daha temel amaçlarına hizmet ediyor: Olaylara odaklanmak yerine bunları yaratan çağa derinden bakış yöneltiyor.
Günümüzde tarih daha çok ilgi çekiyor. Edebiyat da seviliyor ama tarihsel olaylarla ilintili olmayan türleri.
Genç kuşak bizden eğitimli ve daha etkin silahlarla hayat savaşına başladılar
Günümüzün entellektüellerini nasıl buluyorsunuz, özellikle genç yazarları? Önemli bir katkıları var mı sizce?
- Gençler hep zihnimizde olmalı, onlara şefkatle yaklaşmalıyız. Günümüz gençlerinin babalarından daha iyi olduğuna inanıyorum. Şunu kabul etmeliyiz ki onlara tehlikelerle, krizlerle dolu bir dünya devrediyoruz. Bununla birlikte insan gücünün yüceliğini, uzaya seyahat edebilecek bilgi birikimini bırakıyoruz. Tüm bunlar trajik ve çelişkili. Günümüz gençliği bu durumu görüyor ve altında ezilmeden hayatta kalmayı başarıyor. İstisnaları dikkate almayın. Bunun yerine bizim yerimizi almaya hazırlanan temiz yüzlü, asil ruhlu genç kuşağa odaklanın. Bizden daha iyi eğitim aldılar. Bizimkinden daha etkin silahlarla hayat savaşına başladılar. Rüya görmüyorlar, zamanlarını boşa geçirmiyorlar. Düşünüyorlar ve eyleme geçiyorlar.
Genç kuşak edebiyatçılar hakkındaki düşünceleriniz?
- Şunu da eklemek isterim ki, edebiyat alanında kuşaklar arasında önemli bir kırılma yaşandı. 1930 kuşağı ile sonrasında gelen kuşak arasında büyük bir mesafe oluştu. İki kuşağı bu mesafe birbirinden ayırdı. Bizi takip eden kuşak atom çağı insanlığı ile modern dünyayı yansıtacak yeni ifade biçimleri bulamadı. Şimdi bu konu genç kuşakların, evlatlarımızın ödevi.
Edebiyatın toplumumuzda yaşanan “modern Yunan yaratıcılığı” sürecine katkısı olabilir mi?
- Kesinlikle... Edebiyat, genelde sanat, insanoğlunu rahatlatır, yardımcı olur. Okurunu sağlam bir gerçeklik zeminine yerleştirip güven duygusu aşılar. Hayal kurmalarına ve inanmalarına yardımcı olur.
Hangi eserinizi edebiyata büyük bir katkı kabul ediyorsunuz?
- Size ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. Herhalde en çok Eolya Toprağı'nı seviyorum. Çünkü bu romanda hafızamın derinlerine gömülmüş, bununla birlikte beni mutlu etmeyi hep sürdüren kayıp dünyayı anlattım.
İskandinav okurun Yunan yazarın kitabında ne keşfettiği araştırılmaya değer
Eserleriniz pek çok dile tercüme edildi. Bu sizde ne gibi bir duygu yaratıyor?
- Kişisel odaklı bir yanıt vermemeyi tercih ederim. Kitaplarım tüm Avrupa dillerinde satışta. Tekrar tekrar tercüme edildiler, farklı pek çok baskıları yapıldı. Örneğin Eolya Toprağı, Almanya'da dört farklı edisyonda yayımlandı. Biri sadece öğrencilere yönelikti. Kitaplarımdan bölümler okul kitaplarında alıntılandı. Özellikle Batı Almanya'da ortaokul kitaplarındaki alıntılardan bahsediyorum. Romanlarım İskandinav ülkelerinde kayda değer bir başarıya ulaştı. Sık sık Finlandiya, Norveç, İsveç gibi okurunu tanımadığım ülkelerden mektuplar geliyor. Bu okurlar Yunanistan'a beni bulmaya geliyor. Bir İskandinav ülkesi okurunun Yunan yazarın yazdığı kitapta neyi keşfettiği araştırılmaya değer. Huzur romanım bu yıl Paris'te yayımlanacak. Mahkum 31328 ise Profesör Roland Hampe tarafından Almancaya tercüme edildi. Yayımlanmak üzere.
(15 Ocak 1968 / Akropolis gazetesi)
Anna Venezis-Kosmetatou / Babam yaşadığı olayları asla intikamcı şekilde anlatmadı, bağışlamaya, iyiliğe, alçakgönüllülüğe ve sevgiye inanıyordu
Kışın bir öğleden sonrasında, büyük yazar Elias Venezis'in hayatının son yıllarını geçirdiği Herodotou Caddesi'ndeki apartmana varıyorum. Beni kızı Anna Venezis-Kosmetatou karşılıyor.
Daireye, büyük yazar ve akademisyenin sembolik figürü hakim. Mekanın her yerinde fotoğraflar, her köşede kitaplıklar, kişisel eşyaları, performanslarından posterler ve elbette kitapları var. Bayan Anna Venezi ile yaptığım görüşme boyunca radyo, Üçüncü Program'a açık. Karşımda hoş bir kişiliğe ve nazik bir figüre sahip biri var. Açık yürekli, sıcak bir gülümsemeye ve dost canlısı bir tavra sahip; bu özellikleri babasından miras almış, röportajın sonunda anlayacağım.
"31328 Numara", "Huzur", "Eolya Ülkesi", "Amerikan Toprakları" ve "İtalya'da Sonbahar" gezi yazıları, "Çıkış", "Okyanus", "C Bloğu" adlı oyun, 1930'lar kuşağının büyük yazarı Elias Mellos'un en çok okunan kitaplarından bazılarıdır. Elias Venezis olarak tanınan Mellos, edebiyat dünyasının büyük isimlerinden biriydi ve önemli pozisyonlarda yer almayı başardı.
"Babam olağanüstü bir kişiliğe sahipti ve onu tanıma şansına sahip olan herkes bunu asla unutmadı. Şefkatli, sıcak kalpli, iyimser, tatlı ve pozitif düşünceli bir adamdı. İsim vermeden söyleyelim, 1930'lar kuşağının diğer büyük yazarlarının içine kapanık ve kasvetli insanlar olduğunu da unutmayalım."
Kitaplarında, 1922'de Yunanlıların Küçük Asya'dan sürülmesini şok edici bir şekilde anlatır; Alman işgalini yaşadı, hapse atıldı ve idam edilmeye çok yaklaştı; ancak en belirgin özelliği, yaşadığı olayları asla intikamcı bir şekilde anlatmamasıydı. Bağışlamaya, iyiliğe, alçakgönüllülüğe ve sevgiye inanıyordu.
Elias Venezis, 4 Mart 1904'te Küçük Asya'nın Ayvalık şehrinde doğdu. 1922'de ailesi Küçük Asya'yı terk etti, ancak gemiye binmeye vakit bulamadı ve Türkler tarafından esir alındı. Ardından 14 ayını çalışma taburlarında geçirdi. Çok genç yaşta evinden ve vatanından zulüm görmüş bir adamdı. Mülteci olma, esir düşme ve korkunç koşullarda yaşama deneyimini ilk romanı "31328 Numara"da kaleme aldı.
1932'de Atina'ya geldi ve Yunanistan Bankası'nda çalışmaya başladı. Daha sonra Atina'ya geldi ve annemle 1938 baharında evlendiler. Bir yıl sonra ben doğdum. 1930'lardan kalma bir apartmanda, Spyridonos Trikoupi Caddesi 4 numarada, küçük bir dairenin üçüncü katında büyüdüm. Babamın sabahları işe gitmeden önce, şimdi kapalı olanlara benzer küçük bir masada yazı yazdığını hatırlıyorum. Evde ofisi bile yoktu ve bu masa hala Kefalonia'da duruyor. "Tek çocuk olduğum için, anne babam beni her yere yanlarında götürürlerdi. Çocukken hep büyüklerle oturur, yaşıtlarım gibi oynamazdım. Zor zamanlardı," diye hatırlıyor Bayan Venezi.
İşgal döneminde, büyük yazar Yunanistan Bankası'na derinden minnettardı çünkü banka onlara yiyecek sağlamış ve böylece aile açlıktan kurtulmuştu. Yunanistan Bankası'ndaki çalışmaları belirleyici oldu. Başka hiçbir kaynağı olmayan bir Anadolu mültecisi olarak, bu banka ona hem zihinsel hem de maddi bir denge sağladı. Banka sayesinde Mytilene'den Atina'ya geldi, bir aile kurdu ve şehrin manevi yaşamında öncü bir rol oynadı.
Peki, kişiliği nasıldı? Kızı, onun neşeli bir kişiliğe sahip olduğunu ve onunla tanışma şansına sahip olan herkesin bunu asla unutmadığını belirtiyor. Şefkatli, sıcak kalpli, iyimser, tatlı ve pozitif düşünceli bir adamdı. Canlılık saçıyordu ve bu canlılık tamamen gerçekti. Üstelik 1930'lar kuşağının diğer büyük yazarları içine kapanık ve kasvetli insanlardı.
"Biliyorsunuz, tanıştığı herkesin olumlu özelliklerini vurgulamayı ve en iyi yönlerini ortaya çıkarmayı her zaman severdi. Her zaman açık yürekli ve nazik bir insandı. Burnunuz yamuk olsa bile, size 'ne güzel gözleriniz var' derdi. Ayrıca gençleri çok severdi ve her adımlarında onları desteklerdi. Son olarak, acı verici ve travmatik şeyleri asla eve getirmediğini, sadece kitaplarında anlattığını çok net hatırlıyorum."
"Babam için mülteci olmak çok zor bir şeydi ve Ayvalık'a asla geri dönmedi. Yazılarının hiçbirinde de orayı hiç anlatmadı. Birçok kez Lesvos'taki Eftalou'daki evimizde oturup, kaybettiği vatanının dağlarına bakıp ağlardı. İşçi Taburlarında, kolunda taşıdığı ve hayatını kurtaran, çünkü onun birisi olduğunu gösteren demir levhada yazılı olan 31328 numarasını asla unutmayacağım. Babam o levhayı asla elinden çıkarmadı. Masasında tutar ve her seyahatinde yanında taşırdı," diye ekliyor Bayan Venezi.
Günlük hayatında son derece sosyal bir insandı. Aslında, evde ailece sofrada birlikte yemek yemeleri nadirdi. Sürekli sosyal etkinliklerdeydiler. Kızının okul nedeniyle katılamadığı ve onları sadece hafta sonları görebildiği birkaç zaman oldu. Babası sosyal etkileşimlerden büyülenmişti, konuşmayı severdi ama aynı zamanda dinlemeyi de. Eğer günümüz gençlerinin sürekli cep telefonlarına bakıp onlar aracılığıyla yazılı olarak iletişim kurmalarını görseydi, üzülürdü.
"Çok aktif bir insandı, sürekli bir şeyler yapmak isterdi. Düşünün ki, iki kez Ulusal Tiyatro ve Opera'nın direktörlüğünü yaptı, Film Festivali başkanlığını yürüttü, akademisyenlik yaptı, yazarlık yaptı, banka memurluğu yaptı, radyo programları sundu ve gazetelerde köşe yazıları yazdı. Ayrıca, bir tiyatro okulundan çocuklara konuşma yapması için çağrılabilirdi. Ertesi gün yola çıkardı. Sürekli kendini yenileyen bir insandı. Ne zaman yazı yazdığını hiç hatırlamıyorum. Sanırım bunu işe gitmeden ve ev hayatına başlamadan önce sabahın çok erken saatlerinde yapardı. Dahası, çok düzenli bir insandı," diye anlatırdı bana.
Venezis ailesi için en acı dönem, hastalığı dönemiydi. Uzun bir süre Londra'da kaldı. Kanserle onurlu bir şekilde yüzleşti ve hiçbir sebeple kimseyi fiziksel veya psikolojik olarak üzmek istemedi. Tanıdıklarıyla iletişimini kesti. Ameliyatlar onu bitkin düşürmüş ve şeklini bozmuştu. Hastalık nedeniyle aldığı bu halin görülmesini istemiyordu. Hastanedeki bu günlük yaşam, zor ve acı dolu bir anıydı. "Babamın beni hiç azarladığını hatırlamıyorum. Ama bana bir arkadaş gibi de davranmadı. Saygıya dayalı içsel bir ilişkimiz vardı. Birçok kez onu neyin üzebileceğini düşündüm ve bunu yapmamayı tercih ettim," diyecek Bayan Anna Venezis, bir sigara yakarak.
1943'te Ilias Venezis, "Eolya Toprakları"nı yayımladığı için solcu eleştirmenler tarafından suçlandı. Eleştirmenler, savaş halindeyken Venezis'in pastoral durumlar ve çocukluk anıları hakkında yazmasının mümkün olduğunu yazdılar. Ancak Venezis bu eleştirilerle hiçbir zaman ilgilenmedi.
Ancak o döneme ait özellikle değerli bir olay var. 28 Ekim 1943'te, Küçük Asya İşçi Taburları'ndan dönüşünden yirmi yıl sonra, Arnavutluk dağlarında şehit düşen meslektaşlarının anısına Yunanistan Bankası'nda bir konuşma yapması için görevlendirildi. Banka kapalıydı ve etkinlik kapalı kapılar ardında yapıldı. Ancak birileri SS'i bilgilendirdi ve Alman kuvvetleri onu tutuklamaya geldi. Yunanistan Bankası binası içinde özgürlükten bahsetmek ve ihbar edilmemek nasıl mümkün olabilirdi? Tutuklandı ve idam edilmek üzere rehin alındı. O sırada Elias Venezis, hapishanede, temel ihtiyaçlar hakkındaki diğer notlarıyla birlikte "Eolya Toprakları" için düzeltmeler yaptı. Kitap Aralık 1943'te yayınlandı ve neredeyse yayınlanmayacağından emindi.
Her gün idam edilecek bir sonraki kişinin kendisi olacağına inanıyordu. Karısına yazdığı bir mektupta şunları söyledi: "Kendini göster sevgilim, ve bu durumda cesur ol. Aklın küçük çocuğumuzda olsun. Umarım Tanrı beni yalnız bırakmaz. Giannis {Skazikis} seninle olsun. Ona yalvarıyorum. Evimizin birkaç arkadaşı seninle mi? Julia ve Andreas? "Eolya Ülkesi"nin ithaf yazısı olmadan sadece Giannis'in özeniyle basılmasını ve "Galini"nin üçüncü baskısının yapılmasını sağla. Chrysoula ile senden iki kelime görmemi sağla. Seni şimdi olduğu kadar çok sevdiğimi hiç bilmiyordum. Annoula'nın küçük bisikletini al ve benim adıma ona ver, çünkü ben bir seyahatteyim. Bunu düşünemiyorum çünkü cesaretimi kaybedeceğim. Seni öpüyorum. Tanrı bizimle olsun."
Ancak kitap her zamanki gibi yayımlandı. Bu arada, kızının vaftiz annesi olan şair Lili Iakovidou'nun Mina adında bir arkadaşı vardı. Öğrencilik yıllarında Hitler'in heykeltıraşıyla tanışmış, ona aşık olmuş ve evlenmişti. Bayan Venezis şöyle hatırlıyor: "Vaftiz annem, Hitler'in sarayında tanınan bir adam olarak kabul edilen kocasının yardım edebilmesi için arkadaşı Mina'ya bir mektup gönderdi. Ona babamın edebiyatçı, sanatçı olduğunu ve partizan olmadığını açıkladı."
Babam bir şekilde hapishane müdürünün odasına girdi, ancak soyadı Venezis değil Mellos'tu, bu da başka yanlış anlamalara ve karışıklıklara yol açtı. Sonunda, o zamanın en çok satan kitabı olan "Eolya Ülkesi"nin yayınlanmasından iki hafta önce ortaya çıktı. Düşünün ki, 1943 Noel'inde yayınlandı ve Mart ayında ikinci bir baskıya ihtiyaç duyuldu. Çok şey söylendi, bazıları iyi yayınlandığını söyledi, diğerleri ise kabul edilemez olduğunu söyleyerek tepki gösterdi. Hoş bir gerçek şu ki, bugünlerde "Eolya Ülkesi" Amerika'da yeniden çevriliyor," diyor.
Elias Venezis'in sözleri ve düşünce biçimi bugün bile son derece geçerliliğini koruyor. Eserlerinin sürekli yeni çevirilerinin talep edilmesi tesadüf değil. 1963 yılında Yunanistan Merkez Bankası çalışanlarının dergisi "Kyklos"ta yazdığı bir metinde şöyle diyor: "Yeni yılın bu ilk sayfasına umut ve inanç duygusuyla başlayalım. Yunanistan için, dünya için, insanlık için. Geçen zaman, yer yer kargaşa, endişe ve terörle doluydu. Çoğu insan, olanları, savaş tehdidini görünce dehşet içinde başlarını eğdi. 'Hayır, artık hiçbir şey yapılamaz. Medeniyet boşa harcanmış sözlerdir. Bu mevcut dünya nesli lanetli nesildir, ellerinde dünya yok olacaktır' dediler. Onu çöküşünden sorumlu tutuyorlar, daha önce gelenlerden daha kötü olduğunu düşünüyorlar, onu değersiz ve üzücü olarak nitelendiriyorlar. Gençler bu sert suçlamayı duyuyor, öfkenin gölgesinin üzerlerine düştüğünü hissediyor ve gözlerinden belirleyici bir parıltı geçiyor." Gençler, kendilerine yöneltilen suçlamaların aksine, dünyanın umudu olduklarını söylemek istiyorlar.
Büyük yazarın metinleri uzun yıllardır okullarda öğretiliyor. "Venezis'in eserleri okullarda öğretilmeli ve sadece alıntıların verilmesi, tüm kitapların verilmemesi çok yazık. Çocuklara edebi kitap dağıtmayan Yunan eğitim sisteminin dezavantajlarından biri bu. Alıntı sadece yazarın bir düşüncesini veriyor, üslubunu algılayamıyorsunuz, onu tam olarak anlayamıyorsunuz," diye ekliyor ve "babamın konuşma ve düşünce tarzı son derece güncel ve hiç de eskimemiş. İngilizceye çevirmek zorunda kaldığım "31328 Numara"yı, "Galini" ve "C Bloğu"nu yeniden okuduğumda, düşünce tarzının ne kadar çok katmanlı kaldığını fark ettim," diye belirtiyor Bayan Venezis.
Aile olarak tatil yapmazlardı, sadece tatile giderlerdi. Hayatlarını kesintiye uğratmazlardı, sadece başka bir yerde devam ettirirlerdi. İlk aile yazlarımızı Anavyssos'ta geçirdik, bu yüzden kitaplarında orayı bu kadar iyi biliyor gibi görünüyor. 1945'ten 1950'ye kadar bir kulübede yaşadık, daha sonra geçirdiğim bir lenfadenopati nedeniyle kuzeye gitmek zorunda kaldık. Böylece Kifisia'ya ve daha sonra Lesvos'taki Molyvos'a gittik."
Babasının bir şikayeti olduğunu veya ona iyi davranmadığını söyleyen birini hatırlayan oldumu? "Birçok kişi. Babam çok hassastı. Yunanlılar, biliyorsunuz, biraz kıskançtırlar ve o zamanlar mülteci olarak yeni bir hayata başlarken, oldukça fazla engel vardı. 1939'da Myrivilis ve Venezis, sırasıyla "Mavi Kitap" ve "Barış" adlı eserleriyle ilk Devlet Nesir Ödülü'nü paylaştılar.
"31328 numaralı eser ilk olarak 1924 yılında Myrivilis'in müdürlüğünü yaptığı Mytilene'deki "Kampana" gazetesinde tefrika halinde yayımlandı. Babama çok yardımcı olmuş bir adamdı ama devlet ödülünü paylaşmalarını asla kabul edemedi, bu yüzden babamla konuşmayı kesti. Onu bir resimde bile görmek istemiyordu," diyor.
Konuşmamızı sonlandırırken şunları hatırlıyor: "Bizi çok severdi ve ailesine çok bağlıydı. Coşkulu bir kişiliğe sahip bir babaya sahip olduğum için çok şanslıydım. Aile hayatını asla iş ilişkileriyle karıştırmadı. Birçok mutluluk anını hatırlıyorum, bazıları büyük bazıları küçük. Babamın öldüğü gün Kefalonia'daydım. Telefon çaldı ve babamın vefat ettiğini söylediler. Burada, bu dairede. Annemle yalnızdı. Sabah annem ona içecek bir şeyler getirmeye gitti ve döndüğü anda babam ölmüştü."
Biliyorsunuz, kötü durumda olan insanlarda sık sık olur, yanlarında biri kaldığı sürece hayatta kalırlar, bir süreliğine yalnız kaldıkları anda giderler. 3 Ağustos'ta boğaz kanserinden öldü. Onu Mytilene'ye naklettik ve mezarı Molyvos'ta. On yıl sonra annem de öldü. Zamanı geri çevirebilseydim, ölmeden önce onunla görüşüp veda etmek isterdim. Mezarı üzerinde sadece "Huzur" yazıyor. Çünkü o, zengin ve deneyimlerle dolu bir hayattan daha fazlasını arıyordu."
Bayan Anna Venezis bize aile albümlerindeki fotoğraflardan hikayeler anlatıyor. Bakışlarım "Galini"nin kapağında oyalanıyor ve karakteristik bir pasajı çok net hatırlıyorum: "İşte bu yüzden acı dolu insanlar en derinlerde en iyimser olanlardır: çünkü hâlâ sevme ayrıcalığına, insana ve hayata inanma ayrıcalığına, hayal peşinde koşma ayrıcalığına sahipler."
Hava kararmaya başladı bile ve Paris fotoğraf çekiminden sonra şöyle diyecek: "Burada dışarıda neler olup bittiğini unutuyorsunuz. Zamanın içinde kayboluyorsunuz."
Vassilis Vassilikos / Yaşar Kemal'in yanındayken kendimi ülkemdeymiş gibi rahat hissediyorum
Türkiye'de özellikle "Z" (Ölümsüz) adlı romanıyla ilgi uyandıran Yunan yazar Vassilis Vassilikos, 1976 yılında Türkiye'ye gelmiş ve Milliyet Sanat Dergisi'nin sorularını yanıtlamıştı.
Türkiye'de birkaç basım yapan "Z" (Ölümsüz) ile ve "Fotoğraflar" adlı romanınızla tanınıyorsunuz. Bu iki eser dışındaki çalışmalarınız üzerine bilgi verir misiniz?
- İlk kitabım, on dokuz yaşımdayken yazdığım, konusunu mitolojiden alan bir eserdi: "Jason". Bundan sonra otuz dört kitap daha yazdım. Yani otuz beş kitabım var. Biri şiir kitabı, ötekiler düzyazı.
Bunlar birçok dile çevrildi...
- "Z" adlı romanım otuz iki dilde çıktı. "Tha Plant" "The Well" ve "The Angel" (Bitki, Kuyu ve Melek) adlarını taşıyan üçlü yirmi iki dile çevrildi. "Fotoğraflar" on beş dilde, ötekiler beşer, altışar dilde yayımlandı. Son romanım bugünlerde Yunanistan'da yayımlandı: "The Coroner" (Adli Tabip). Bu romanın Türkiye'de basılması konusunda bir yayıneviyle bu gelişimde anlaşmaya vardım.
Bütün eserlerimi Yunanca yazarım
Yunanistan'daki baskı rejimi sırasında uzun süre Fransa'da kaldınız. Fransızca'yı da, İngilizce'yi de iyi biliyorsunuz. Doğrudan doğruya Fransızca ya da İngilizce olarak yazdığınız eser var mı?
- Hayır. Bütün eserlerimi Yunanca yazarım.
Türk edebiyatı ile Yunan edebiyatı arasında bazı ortak noktalar var mıdır sizce?
- Elbette.
Yaşar Kemal'in yanında kendimi ülkemde gibi hissediyorum
Nelerdir?
- Bunlar aynı sorunsaldan doğuyor: Yaşama biçimi, başka bir deyişle kırsal alanda yaşayış; göçmen işçilik, yani Almanya'da çalışma ve plutokrasi. Daha somut bir şey söyleyeyim: Yaşar Kemal gibi bir insanın yanında kendimi ülkemdeymişcesine rahat hissediyorum.
İki ülkenin edebiyatları arasında işbirliği sağlamak için bugüne kadar yapılanlar sizce yeterli midir? Değilse neler yapılmalı?
- Yeterli olması bir yana, hiçbir şey yapılmış değil. Çünkü işbirliğinin hükûmetler arasında sağlanması gerekir. Oysa şimdiye değin birtakım kişisel ilişkiler dışında herhangi bir yaklaşım sağlanamamıştır.
Türkiye ve Yunanistan birbirleri hakkında çok şey öğrenebilir
Ne gibi ilişkiler?
- Sözgelimi Türk aktörleriyle Yunan aktörleri karşılıklı olarak birbirlerini çağırıyorlar; ilişkiler bu düzeyde kalıyor. Sözgelimi Selanik Film Festivali'nde Nâzım Hikmet'le ilgili bir film gösterildi: kimi aktörler Nâzım Hikmet'in şiirlerini okuyorlar; yapımcı da bunları görüntülemiş. İki saatlik bir film hazırlanmış. Bu kadarla kalıyor. Oysa her iki ülkede birer komite kurulmalı, karşılıklı olarak edebiyat eserlerinin çevrilmesine başlanmalı. Bir ülke, böylece öteki ülke üzerine daha çok şeyler öğrenebilir.
Ne yazık ki şu anda Yunanistan'da, Tahiti konusunda Türkiye üzerine bilinenlerden çok daha fazlası biliniyor. Ancak burada "Yunan şovenizmi"ni de unutmamak gerek: Bugün Yunanistan'da köklerini ta "Megalo İdea"dan alan bir şovenizm var. Ve bu, şimdiki kuşak tükenene kadar, aşağı yukarı beş yıl daha sürecek. Ardından yeni bir yaklaşım dönemi başlayacak. Bu konuda Karamanlis'le Demirel, yine de babalarından daha ileri düzeydeler. Önümüzdeki dönemde Ecevit ile Papandreu sorunları toplumcu bir şekilde çözecekler. Ve yirmi yıl sonra da hem Yunanistan, hem de Türkiye halk demokrasisine geçecek. İşte o zaman bugün bizim göğüs germek zorunda kaldığımız sorunlara her iki ülke halkı da gülecek.
ABD'ye karşı çıkış, edebiyata antiemperyalizm olarak yansıyor
İki ülkenin siyasal konumları ve siyasal olayları arasındaki koşutluğun edebiyatlarına da yansıması üzerine söyleyecekleriniz var mı?
- Her iki ülke de birer işkence döneminden geçti. Böylece, her iki ülkede de işkence konusunda kitaplar yazıldı. Öte yandan, her iki ülkenin de Amerika'ya karşı çıkış dönemleri var ki, bu, edebiyata antiemperyalizm olarak yansıyor. Bir zamanlar Amerikan askeri Türkiye'ye ayak basamıyordu; bu konuda bir şiirim var...
Edebiyat, gerçeği yansıtma yoluyla barışa katkı sağlayabilir
Edebiyatın barışın sağlanmasına katkısı ne yolda ve ne ölçüde olabilir?
- Gerçeği yansıtması yoluyla... Bu gerçek, politik demagojinin tam tersi olan bir gerçektir. Bu gerçek, küçük bir azınlığın ekonomik çıkarlarının dışında, ona karşı bir gerçektir. Edebiyat turizme benzer: Gerçek, bir yere vararak, o yeri görerek, ancak orada öğrenilebilir. Aiskhylos'un "Persler" adlı oyunu, benim için bu konuda çok iyi bir örnektir: Kendi yazdığı eser yoluyla, karşısındaki düşmanı tanıyıp anlıyor, böylece düşmanı diyalektik bir şekilde ortaya çıkarmış oluyor.
"Türk ve Yunan edebiyatları arasındaki ortaklık aynı sorunsaldan kaynaklanıyor" başlığı ile yayınlandı.
Ahmet Oktay / Yazınsal metnin sadece bir haz nesnesi olarak değerlendirilmesi, edebiyatın tümüyle ticarileştirilmesidir
Medyada göklere çıkarılan, yüksek tirajlar yapan romanlar, içsel deneyimlerin azaldığı, romancının ve okurun hakikat duygusuyla ilişkisinin zayıfladığı, sadece haz almaya yönelik yapıtlardır.
Sayın Ahmet Oktay, siz, sadece kültürel ve edebi metinlerle ilgili sorunlara değil, aynı zamanda kimi felsefi akımlara ilişkin yapıtların, Türkiye toplumunun yaşadığı kültürel ve düşünsel ortamıyla kurulan ilgisiz bağıntılarla ilgili sorulara da duyarlı bir şairsiniz. Örneğin "Milliyet yazıları"nızın, söz konusu felsefi yapıtların, Türkiye'de yaşanılan sorunlar açısından yerini ve değerini göstermeye yönelik bir özelliği vardı. Buradan hareketle sormak istiyorum. Bizim yaşadığımız sorunlar ile felsefenin sorunları arasında mı bir ilgi yok; yoksa bizim yaşadığımız sorunlar, dünyada öteki toplumların yaşadığı sorunlarla mı ilgisiz? Ne dersiniz?
- Küreselleşme sürecinin ivme kazandığı bir zamanda, Türkiye'yi dünyadan izole etmenin olanaksızlığını hemen vurgulamam gerekir. Türkiye'nin sorunları, aslında dünyanın sorunlarının bir ürünüdür. Kültürel ve düşünsel hayatımızın dinamikleri, kapitalist dünya sisteminin bunalımları çerçevesinde oluşmaktadır. Postmodernist eğilimler ve yönelişler böyle bir noktadan görülebildiği takdirde daha anlamlı hale gelmektedir.
Küreselleşme, son kertede emperyalizmin günümüzün koşullarında aldığı yeni biçimin adıdır ve bu süreç, Pierre Bourdieu'nun sözleriyle "piyasa mantığını engelleyen her türlü kolektif yapının yok edilmesini gerektirmektedir". Türkiye'de kültür endüstrisinin son beş yıl içinde geçirdiği dönüşüme göz atmak yeterlidir:
Kültürel alan tam bir kuralsızlık yansıtmakta, satış ve kâr öğesi her türlü değerin önüne geçmektedir. Türk romanının ve öyküsünün toplumsal ve törel kaygılarını hızla yitirmesinin, yazınsal metnin sadece bir haz nesnesi olarak değerlendirilmesinin güdüleyici nedeni, edebiyatın tümüyle ticarileştirilmesidir. Bir çevre (peripheral) ülkesi olan Türkiye'nin içsel dinamikleri, büyük ölçüde kapitalizmin merkez ülkelerinde olup bitenler bağlamında biçimlenmektedir. Eğer, felsefenin sorunlarının en geniş anlamda dünyaya ve insana ilişkin sorunlar olduğunu anımsarsak, Türkiye'nin dünyanın öteki toplumlarından farksız bir ülke olduğunu söylememiz gerekir.
Medyada göklere çıkarılan romanlar, sadece haz almaya yönelik
Bugün içinde bulunduğumuz, 21. yüzyılın başlangıç eşiğinden bakıldığında, dünyada olup biten olaylardan hangileri bir dünya problemidir? Bu problemlerin genel özellikleri nasıl tanımlanabilir?
- Bugün en büyük sorun kapitalist dünya sisteminin içinde çırpındığı bunalımdır. Bunalımın dinamiklerini Prof. Erinç Yeldan şu dört ana başlık altında düşünmektedir:
1 - Kapitalizmin altın çağı boyunca süren yüksek birikim temposunun yarattığı aşırı üretime dayalı kriz, 2 - Söz konusu dönemin sermaye - emek çelişkisine damgasını vuran Fordist endüstriyel ilişkilerin beslediği kâr sıkışması, 3 - Uuslararası kapitalist rekabetin yoğunlaşması ve 4 - Finansal sistemin serbestleştirilmesi sonucu yükselen finansal sermaye ve spekülatif birikim tercihlerinin sanayi yatırımlarının önüne geçmesi." ("Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler" Praksis, sayı 7, s. 21).
Yeldan, 1970'lerden itibaren "dünya kapitalizminin lider ülkelerinin büyüme hızlarında ciddi düşüşler yaşanmaya başladığını" vurguladıktan sonra, "günümüz küreselleşmesinin en ayırt edici özelliğinin emek gelirlerini baskılaması" (s. 25) olduğunu belirtmekte ve "reel ücretlerdeki artışın üretkenlik temposunu aşmadığı sürece sermayedar açısından hazmedilebilir bir olgu olarak kabul edilebildiğini" vurgulamaktadır. Ama 1980'lerden sonra, sermayenin uzun dönem kârlılığında baş gösteren gerileme, sermayenin "hızla finansal yatırım alanlarına çekilmesi ve uluslararasılaşması" zorunluluğunu doğurmuş ve emek üzerindeki baskının arttırılmasını zorunlu kılmıştır.
Görüldüğü kadarıyla ana sorun, hâlâ sömürü ve bölüşüm ilişkileri çerçevesinde oluşmakta, bütün uluslararası sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel göstergeler bu tür bir bağlamsal zemin üzerinde eklemlenmektedir. Uluslararası sermayenin Güney Amerika, Afrika, Asya ve Uzakdoğu ülkelerinde giriştiği, zaman zaman silahlı biçim de alabilen müdahaleler, bu ülkelerin ekonomik açıdan sömürülmesinin koşullarını güvence altına almakta, IMF ve Dünya Bankası gibi örgütler aracılığıyla bağımlılıklarının sürdürülmesini sağlamaktadır. Bu trend, Birleşik Amerika'nın Irak'ı işgaliyle tepe noktasına varmıştır. Şu sıralarda Suriye, Kuzey Kore vb. gibi ülkelerin de dize getirilmesi gerektiğinin ısrarla dile getirilmesi, "Yeni Dünya Düzeni"nin, son kertede ABD hegemonyasının ABD İmparatorluğu'na dönüşmesine yol açacağı yolundaki kaygıların ciddiye alınması gereken göstergesi olmaktadır.
Buradan bakıldığında, kapitalizmin her şeyi sermaye lehine kuralsızlaştırıcı (deregulation) eğilimi ile postmodernizm gibi bunalım dönemine özgü bir düşünce eğiliminin merkezsizleştirici ve öznesizleştirici eğilimi arasında açık bir paralellik olduğu söylenebilir. Edebiyat alanında toplumsal matriksin giderek önemsizleştirilmesi, siyasal düzeneğin görünmez kılınışı gibi olgular, bu bağlam içinde değerlendirilmesi gereken olgulardır.
Aslında küresel bir edebiyat kavramı çok sorgulanabilir durumdadır. John Tomlinson'un sözleriyle "postmodernliğin' hâkim zihniyeti belirsizlik, paradoks, ahlakî meşruiyetten yoksunluk ve kültürel yönelimsizlik ifade etmektedir" (Kültürel Emperyalizm, s. 253, Çeviren Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yayınları, 1999). Bu yargının doğruluğunu anlamak için günümüzün Türk romanını okumak yeterlidir. Medyada göklere çıkarılan, yüksek tirajlar yapan bu romanlar, içsel deneyimlerin azaldığı, romancının ve okurun hakikat duygusuyla ilişkisinin zayıfladığı, sadece haz almaya yönelik yapıtlardır. Yine Tomlinson'un sözleriyle, "küresel olanın kültür mekânı, bizim sürekli olarak ve özellikle kitle iletişim araçları tarafından gönderildiğimiz bir mekândır, fakat bu mekânda kendi kişisel deneyimlerimizi bulabilmek son derece güçtür." (a.g.e. s. 257. Vurgulama Tomlinson'un).
Dünyanın "eski" dünya olmadığı bellidir. Yeni olguları anlayabilmek için yeni düşünce biçimlerine gereksinim vardır. Ekolojik ve feminist yaklaşımlar, geleneksel sol siyaset içinde farklı yorum olanaklarına ve eylem kapasitesine yol açmıştır. Kısaca, felsefe yeni anlayabilme yollarını arayıp bulmak zorundadır.
Bugün, felsefenin bu problemler karşısındaki konumunu nasıl değerlendirirsiniz? Başka bir deyişle, bugün, felsefe bu problemlere nasıl yaklaşmaktadır; bu sorunlara bir çözüm getirebilmekte midir?
- Yukarıda değindiğim gibi dünya eski dünya değildir. Şunu da kabullenmek gerekiyor: Küreselleşme olguları ve postmodern düşünce biçimleri, geleneksel solun kavramakta ve çözümlemekte zorlandığı sorunlar yarattı ve yorum olanakları sağladı. Ortodoksluğu nerelerde terk etmesi gerektiğini saptamak zorundadır sol. Çünkü küreselleşme süreci içinde kerteler olur olmaz biçimde birbirine karıştırılıyor. Terimlerin içleri boşaltılıyor. Bunun son örneği Cola Turka reklamı. Tümüyle oryantalistik bir zihniyet ve söylem yansıtan bu reklam dolayısıyla ortaya "pozitif milliyetçilik" diye bir kavram üretildi. Patron için çalışan reklamcı birden kuramcı kesiliyor. Bu pozitif milliyetçilikten kazanan ya da kazanacak olan kim? Türkiye'nin bireyleri mi? Hayır: Malı üreten sermaye sahibi ile o malın pazar payını arttırmayı öngören reklamcı. Bu kadar basit. Burada reklamın, reklamcılığın ilkeleri açısından başarılı olduğunu yadsıyor değilim. Ama olgunun art alanının iyi görülmesi gerekiyor. Marksist sol, sınıf ve sömürü kavramlarını görmezden gelemez, çözümlemelerinde bunlarsız edemez.
Türkiye'de felsefeyle ilgilenen akademisyenler, ne yazık ki, böylesi konular karşısında suskun kalmayı seçiyor, gündelik yaşamın sorunları üzerinde söz almaktan ve tavır koymaktan kaçınıyorlar. Felsefe, belki sorunlara yukardan bakar, ama bu yukardan bakış aşağıda olup bitenleri anlamak ve anlatmak içindir. Anımsayalım; ne demişti akademisyenlerin durumundan söz ederken Althusser: "Politikaya dokunan herhangi bir şey felsefe için ölümcül olabilir, çünkü felsefe politikayla yaşar" (Lenin ve Felsefe, s. 54, Çeviren Bülent Aksoy, Erol Tulpar, Murat Belge; Birikim Yayınları, 1976).
Dünyayı değiştirecek olan felsefeciler değil kitlelerdir
Marks'ın on birinci tezini dikkate alarak sormak istiyorum: Bugün Marksizm içinde yer alan düşünürleri, dünyadaki olup bitenler karşısında yönlendiren temel kaygı, değiştirme mi yoksa yorumlama etkinliği midir?
- 1968 hayal kırıklığından başlayan ve Reel Sosyalizmin çöküşüyle sona eren süreç, doğrusunu söylemek gerekirse, aydınlar arasında bir genel bunalıma yol açtı diye düşünüyorum. Tereddütler doğdu, inkârlar ve kamp değiştirmeler yaşandı. Felsefede açık bir içe kapanış göründü. Ama küreselleşme olguları ve kapitalizmin yeni biçimlenişleri karşısında bütün dünyada siyasal mücadele alanında da gelişmeler ve ivme kazanımları da oldu. Wallerstein ve ona yakın duranların "sistem karşıtı" diye nitelikleri ideolojik açıdan hayli amorf görünen muhalif hareketlerin yükselişine tanık olduk. Bunlar küçümsenmemesi gereken olgulardır. Irak'ın işgali, yeni siyasal - ideolojik gelişmelere yol açacaktır diye düşünüyorum. Bir süre sonra Marksist aydınlar kitlelerle yeniden bağ kurmayı arzulayacaklardır diye bir umudum var.
Şunu da anımsatmak gerekiyor: Dünyayı değiştirecek olan felsefeciler değil, kitlelerdir. Dünyanın belli bir doğrultuda dönüştürülmesini isteyen, bunu sağlamak için mücadeleden kaçınmayan, bu uğurda mücadele etmeyi göze alan kitleler. Biliyorsunuz: Yine Marks şöyle demişti: "Teori kitlelerin malı olunca kuvvet olur." Proletarya, dünyayı dönüştürmek için felsefeye gereksinim duymak zorundadır.
Her sorun, daha başlangıcında şiirin öz sorunudur
Bu problemler şairin, dolayısıyla şiirin sorunu olabilir mi? Dünya sorunları karşısında, şairin sorumluluğu nedir?
- Şair, "fildişi kulede" yaşadığını farz ederken ya da orada yaşıyorken bile, aslında bu dünyada yaşıyordur. "Bu dünya" diline, sözcüklerine, düşüncesine, imgelemine, fantazmalarına sızmaktadır. Şiiri, ötekilere, yani okurlara bağlayan budur. Okurları çağıran, ortak bir duyuş birliğinde buluşturan, bu sızmalar aracılığıyla şiiri dünyaya eklemleyen öğelerdir. Rimbaud, çok önce söylemişti: "Ben başkasıdır."
Adına yaraşır her şair, şu ya da bu bu biçimde, şu ya da bu ölçüde dünyanın insan sorunlarıyla ilgilidir. İnsanlığın sözcülüğünü bilerek kullanıyorum. Çünkü kastetmek istediğim soyut insan değil, toplumsal - sınıfsal ve siyasal - düşünsel bir topus'a sahip insandır. Buradan bakıldığında her sorun, belki daha başlangıcında şiirin öz sorunudur. Çünkü sözcük, son kertede, şairin dünyada-oluş ve dünyada-davranış biçimiyle ilişkili olarak kullanılır. Sözcük, bir bağlam çerçevesinde seçilir, kendiliğinden biçimde gelip şiire yerleşmez. Behçet Necatigil şiiri ile Turgut Uyar şiirini vb. kuran, biçimlendiren bu bağlamdır. Şairin, dolayısıyla şiirin dünya sorunlarıyla ilgilenmesi, son kertede dünyanın sorunları içinde yaşaması kaçınılmazdır.
Kişisel inancım, şairin sömürü, özgürlük, eşitlik, adalet, iyilik gibi kavramlara karşı kayıtsız kalamayacağı ve bu kavramların savunucusu olması gerektiğidir. Ama, şiirin, şairden şaire değişik boyutlar kazanabilmesine rağmen kendine özgü iç yasaları, yüzyıllardan devralınmış geleneksel iç ilkeleri vardır. Adına yaraşır her şair, siyasal - ideolojik tercihi ve inancı ile bu iç yasaları dengelemeyi başarır ve iki düzey arasındaki dolayım düzeneğini oluşturur.
Gündelik politika ile büyük harfle yazılan politikayı özdeşlemek gerekir. Kuşkusuz, gündelik politik amaçlarla da şiir yazılabilir. Ama bunlar gündelik koşullar, anlayışlar, yani gündelik zihniyet dünyası değiştiğinde ya da aşıldığında işlevlerini yitirir ve unutulmaya bırakılırlar. Şiir, görünenin olduğu kadar görünmeyenin, bilinirin olduğu kadar bilinmeyenin de peşinde koşan bir sanattır.
Küçük İskender / Şiir hiçbir aşamadan geçmedi, engel aşan daima şairdi
Şiir, roman, deneme, günlük türünde eserler verdi. 2000 yılında Orhon Murat Arıburnu, 2006'da Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'nü kazandı. 2014'te Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nü, 2017'de Necatigil Şiir Ödülü'nü aldı. Kitapları Kürtçe ve Almanca'ya çevrildi. 2019'da hayata veda etti.
Küçük İskender, seni Nisan 1986’dan bu yana her ay Adam Sanat’ta yayımlanan şiirlerinden tanıyoruz. Bize kimliğin üstüne bilgi verir misin?
- 1964 İstanbul doğumluyum. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesine’ne girdim. Beş yıllık yoğun öğrenimim esnasında, bende o güne kadar oluşmuş-oluşturulmuş olan insan tezi ile oradaki yapay ve sığ insan ilişkileri ve insan olayına bakış biçimleri arasında bir zıtlaşmanın, bir inatlaşmanın, dahası trajik-komik bir çatışmanın başladığını farkettim; karşı çıkmam, sığınmam gerekiyordu…
Okulu bıraktım. Bu belki de özgürlüğün tadılmaya başlanması bağlamında, benim kendi yaşantıma yönelik ilk manifesto, “anarşist” edebiyatın ilk başarılı eylemi, aileme – çevreme – topluma yönelik ilk asiliğim, ötesi belli ki Küçük İskender’in T.C. vatandaşı İskender Över karşısında ilk hamartia’sı! Şu anda İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi’nde sosyoloji bölümündeyim.
Sigarayı, rakıyı, genç olanları, sanatı, doğal ve güzel olan her şeyi sevmeye çalışıyorum; onları imgeleyerek yaşatıyor, bir bakıma da tarihe sığdırmak için sahipleniyorum; kuşkusuz yetebildiğim ölçüde… Sevmek benim için dinsel, cinsel, tinsel, düşünsel, metafizik veya astronomik bir önem taşımıyor; ahlak anlayışım varolana yönelmem ve onun anlamlı sorumluluğunu, payıma düştüğünce, yüklenmem konusunda adeta zorladı beni.
Galiba “kim” oluşum da şu mizahi dengede: Sevgiyi önce kendi içinde bul, sonra sev; önce insan ol, sonra yaşa! Tek sıcak kalan kaygım sevmek – sevdirmek, yaşamak – yaşatmak kaygısı. Mal varlığıma gelince; f – ş harfleri bozuk bir daktilo, büyük bir kütüphane, küçük bir teyp, birkaç gerçek dost, bir kedi, bir de koskoca bir insanlık tarihi! Hepsi bu…
Hep kendini ezdirenleri merak ettim
Şiirlerinden edinilen ilk izlenim şu: Okuyanı çarpan sözcük oyunları, anlam kaydırmalarla yüklü yoğun bir imgesel anlatım. Şiirin bugünkü çizgisine nasıl, hangi aşamalardan geçerek ulaştı?
- Şiirim demeye çekinirim. Bir sentez adamı olmak isterdim. 74 yılından beri kalem ve kâğıt taşıyorum. Beni hiçbir zaman ezilenler ilgilendirmedi, kendini ezdirenleri merak ettim hep. Neden boyun eğiyorduk?! Korku da olabilir. Öncelikle psikolojiden, mitolojiden ve varoluşçuluk dönemlerinden, avam masalarından, ceplerinden, küçük burjuvazi deneyimlerinden geçerek geldi şiir ve düzyazılar, şiirim ve roman taslaklarım. Gizlenebileceği bir fantezi şehri buldu, cinselliği teorik açıdan inceleyip cinsiyetsiz kalmakta karar kıldı. Sevinci olduğu kadar hüznü ve acıyı da yakından tanıdığımı sanıyorum.
Şiirim ve ben tıpkı Oğuz Atay’ın Olric ve Selim’i gibi tutunabilmenin yolları üzerinde kavgalar ettik, gerekli işbirliğini kurduk; işveren bir yaşam görüşü, heyecanlardan meydana gelen bir işçi topluluğu oluşturuyorduk biraz da. İmgelerim ise çırılçıplak ayna karşısına geçip nasıl büyüdüğünü seyretti yıllarca, kendi tenine dokunarak zevk almayı öğrendi. “Sakın,” dedi bir gün, “bütün bunların hepsi birer sosyal mastürbasyon olmasın?!” Şiirimin henüz diploması yok, ama felsefi bir diplomasisinin olduğunu söyleyebilirim. Onu anlatmaya gerek duymuyorum, eğer o kendini anlatamayacak denli güçsüzse… Şiir hiçbir aşamadan geçmedi, engel aşan daima şairdi!
Çelişkiler beni besliyor, yetiştiriyor gibi
İmgelerin, yaşamın hemen her alanı kapsayan geniş bir ilgi yelpazen olduğunu gösteriyor. Kültürel yapın nelerden besleniyor, bize ilgi ve uğraş alanlarından söz eder misin?
- Geniş bir kütüphanem olduğundan söz etmiştim. Tiyatro ile içiçeliğim, sinemaya uzanan korkunç duyarlılığım, insan tanıma merakım, gözlem cesaretim, ruh hastalıklarına yaklaşımım, her türlü oyuna ve coşkuya ve zevke düşkünlüğüm günün birinde sözcüklere giriveriyor: Bilinçli her davranışa saygım vardır ve zaman zaman bana ters gelen şeyleri bile yaparım, yalnızca öğrenmek için dedim ya. Örneğin sosyal içerikli bir dergiyi koltuğumun altına sıkıştırıp seks filmi oynatan bir sinemaya giderim, diskolarda dans etmek, iskambil kâğıdı oynamak bana garip gelmez; bu kendimle alay da sayılabilir, acımasızlık kabullenilebilir. Çelişkiler beni besliyor, yetiştiriyor gibi. Boğaz Köprüsü’nde sekiz kişilik bir taksi düşünün. Arabadaki gençlerden biri gitar çalarken elli – elli beş yaşlarındaki şoför Portofino’yu söylüyor. Kaç insan böyle bir şey yaşamıştır?
Tükeninceye dek yazacağım
Yayımlanmayı bekleyen çok sayıda şiirin yanı sıra ancak kitaplarda yer alabilecek üç de uzun şiirin var. Böylesine bir üretkenliği nasıl sağlayabildin? Bir şiir üstünde ne kadar çalışıyorsun? Yazdığın bir şiir senin için ne zaman tamamlanmış oluyor?
- “Yazmasam çıldıracaktım!” Böyle bir söz kullanır Sait Abi. Şimdiye değin ihanetine uğramadığım tek güzellik, edebiyatın kendisi. Çok yazmak beni korkutmuyor. Belki aynı duygularda dönüp dolaşıyorum. Bu, yazdıklarımın beni doyurmaması anlamındadır ki bu beceriksizlik de o denli ürkütücü değil. Madem ki sorumluluklarım, inançlarım beni yazmaya zorluyor hatta tüketircesine, o halde ben de tükeninceye dek yazacağım!
Şiirin çıkış süreci değişiklik gösterebiliyor. Önce bir taslak. Taslağın düzeltilmesinin ardından, zamanımın büyük bir çoğunluğunu geçirdiğim cafe’nin panosunda yerini alır şiir. Tanıdıklar, tanımadıklar okur. Mimikler, el – kol hareketleri ve serbest piyasa eleştirisi sonunda şiiri oradan indirir, yeniden yazar, defterime geçiririm. Dosyalamak için daktilomu açıp kâğıdı makinaya taktığımda şiir bitmeye başlamıştır. Kısaca doğum böyle uzun bir aşamadan geçer. Ne zaman ki biri gelip bu şiirin bir fotokopisini ister, işte o an şiir sahibini bulmuş, yani tamamlanmıştır.
Sanat için sanat, toplum için sanat filan var biliyorsunuz. İnsan için sanat yapmak ayıp mıdır? Hayır. Tevfik Fikret’in “Prometheus”u, Nâzım Hikmet’in Piraye’ye yazdıkları, Nietzsche’nin Zerdüşt’ü, Hesse’nin “Demian”’ı. Bunlar birini anlatan, hep birilerine yazılmış şeylerdi. Dünyasal nedenlerden, sorunlardan uzak mıydı? Yine hayır. Prizmaya tek noktadan giren ışık gibi. Tayf ise hepimize sesleniyor. Hiçimiz (*) mutluluğun resmini yapamayacağız. Bu yazgıyla yaşamak ve isyan etmek benim hızımın, utancımın tanımıdır. Sevgi Soysal “Her şeyi adlandırmayı seviyorsunuz!” diye bağırıyor. Doğru. Ben bile yazarak, yaşayarak birini, birilerini adlandırmıyor muyum?
(*) Büyük olasılıkla "Hiçbirimiz" .
(Turgay Fişekçi / Adam Sanat / Sayı 13 / Aralık 1986)
Demir Özlü / Zafer Şenocak, Albert Camus gibi birinci sınıf bir yazar
Sınırları belirli, dili keskin ve metaforik, birinci sınıf bir yazar Zafer Şenocak. İyice yontulmuş, keskinleştirilmiş bir dille yazıyor. Onun dilinde popülizm, okuyucuya yakınlaşma, onu ilgilendirme ucuzluğu da yok.
Biz Türkiye'de yeni kuşaklar arasında roman yazarı ararken, bu yazarın Almanya'da varolduğunu farketmedik. Nasıl Avrupa'nın birçok ülkesinde, o ülkenin yazarları, kendi ülkelerinde yaşayan yabancı yazarların yanından burnu havada geçiyorlarsa, Türkiye'deki yazarlar da başka ülkelerde yetişmiş yazarlara o gözle (o burunla diyecektim) bakıyorlar. Reklam budalası şarlatanlardan söz etmiyorum, edebiyatı ciddiye almaya çalışanlardan söz ediyorum.
Türkiye'de roman yazmış olan örneğin kırk yaşından küçüklerin ya da bu yaş çevresinde olanların taşıdıkları kusurların hiçbirini taşımayan, tersine yazışı erdemlerle dolu bir yazar var Almanya'da. Adı: Zafer Şenocak. Bu erdemlerin neler olduğunu bir iki paragraf aşağıda not edeceğim. Bizim açımızdan tek eksikliği birçok kitabını şimdiye kadar Almanca yazmış olması. O kitapların da Türkçe'ye çevrilmiş olmaması.
Zafer Şenocak 1993'de Fransa'da yapılmış olan Belles Etrangères Turquie programına katılmış, gene dil engeli yüzünden Türk yazarlarınca yeterince bulgulanamamıştı.
Edebiyat ve felsefe okumuş, dört dil biliyor
1961'de Ankara'da doğmuş, 1971'den bu yana - yani çocukluk yıllarından beri - Almanya'da yaşıyor. Önce Münih'te, 1990'dan sonra da Berlin'de. Bizim kimi alaylı yazarlarımızın tersine bu ülkede edebiyat ve felsefe okumuş; gene pek çok yazarımızda olmayan nitelikleri de edinmiş; anadili olan Türkçe ve Almanca dışında İngilizce ve Fransızca'yı da çok iyi biliyor. İngiliz diliyle ABD'de dersler de verebiliyor. O, hem şiir hem de düzyazı yazmış bugüne kadar.
Dizelerinin kaynağı Necatigil ve Rilke'nin şiir dünyaları
Zafer Şenocak'ın Türkçe şiirlerini bana verdiği manscript'lerden okudum. Behçet Necatigil ile Rilke'nin şiir dünyalarını kaynak edinmiş, çok olgun şiirlerdi. (Zaten Almanca yayınladığı şiirler bu ülkede çok iyi eleştiriler almıştı; bunu 1989'dan beri biliyordum.)
Tehlikeli Akrabalık adlı kitabı bir başyapıt
Paris'te yayınlanmış olan şiir kitabı La Mer verticale (L'Esprit des péninsules Yayınevi, 1999) kütüphanemde var. Ama şiir üzerine fikir yürütmenin zorluklarını bilenlerdenim. Şiir üzerine fikir yürütebilmek için o şiirlere zaman zaman yeniden dönmek gerekir. Şiirler, zaman boyunca ayrı ruh halleri içinde okunabilmelidir. Şimdi de onun, Paris'te gene aynı yayınevince yayınlanmış olan Parenté dangereuse (2000 - Tehlikeli Akrabalık diye çevrilebilir) adlı anlatısını okudum. Bu kitabın bir tür başyapıt olduğunu çekinmeden söyleyeceğim.
Türkiye ve Almanya arasında kimlik arayışı
"Kimlik" sorunu ardında bu kitabın anlatıcısı. Kimliğini araştırırken de ülkeler (özellikle Türkiye ve Almanya) arasında dolaşıyor. Bu gezinti tarihsel perspektiflerle de karşılaşıyor. Tarihsel perspektifler içinde ulusalcılıklarla da, kitle kıyımlarıyla da, çok kültürlülükle de, kozmopolitizmin sorunlarıyla da. Almanya'da tarih içinde yahudi olmak ya da bugün Türk olmak... Araştırılan 1936 Berlin Olimpiyatları sırasında ölmüş (beki de intihar etmiş) olan bir dedenin dramıdır. Bu anlatının bütün sayfalarında hüzün eksik değil. Trajik olansa son bölümde okuyucuya en ağır darbesini indiriyor.
Yontulmuş ve keskinleştirilmiş bir dil
Zafer Şenocak iyice yontulmuş, keskinleştirilmiş bir dille yazıyor. Türkiye'de Türkçe yazan pek çok romancının tutumunun tersine yazışında hiçbir fazlalık, laf kalabalığı yok. (Zaten bu noktada yazınsal gerçek bizde sanıldığının tersinedir; yabancı bir dille ilgilenmeyen yazar çoğunlukla Türkçe'yi de iyi yazamaz. Dili fazlalıklarla doludur, basitliğe inmeye de pek elverişlidir).
Onun dilinde popülizm, okuyucuya yakınlaşma, onu ilgilendirme ucuzluğu da aranmamak gerekir. Gene Türkiye'deki (ne yazık ki) darmadığınık, düşünceden kaçışın boşluğuna düşmüş birçok yapıtın tersine, bu anlatı (elbette roman da denilebilir bu yapıta) yalıtılmış düşünceye dayanıyor. Eşsiz ve derinlemesine bir tarih bilinci.
Şenocak, Albert Camus türünde, Camus gibi sınırları belirli, dili keskin ve metaforik, birinci sınıf bir yazar. Bütün bu serüvenin sonunda sanırım şimdi Türkçe yazıyor. Belki de ulaşacağı son liman bu.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Kemal Bilbaşar / Halkı yüreklendirmek, coşturmak için destan türünü kullanmaktan yanayım
Güney dergisi, Cemo adlı romanı ile 1967 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanan Kemal Bilbaşar’a üç soru yöneltti. Sorulara toplu bir yanıt veren yazara göre, destan türünden yararlanma, yapıtın özgünlüğüne gölge düşürecek bir öykünme düzeyinde kalmamalı.
1 - Bir dergiye verdiğiniz cevapta “Yazın ürünleri salt bir öykünme dürtüsü ile meydana getirilemeyecekse, yazarın kimler için yazmakta olduğunu saptaması önem taşır” diyorsunuz; "Bir yazarın esas kavrayacağı halka bu olmalıdır". Bu konudaki görüşlerinizi açıklar mısınız?
2 – “Cemo” üzerinde durulması gereken bir roman. Bu eserinizdeki destancı anlatıma hangi amaçla başvurdunuz? Halk hikâyelerinden yararlandınız mı?
3 – Devrimci edebiyatımızı yaratırken bu alanda neler yapmalıyız?
– Çağımızdaki devrimci edebiyat, toplumcu ve de halkçıdır. Halkın ezilip, sömürüldüğü tüm feodal, kapitalist ve emperyalist toplumlarda halkı uyarmak, onlara kurtuluşa giden yolları göstermek ve savaşım gücü aşılamak için etkin bir araçtır. Emekçi halk yığınlarından yetişmiş gerçek devrimci yazarlar, şiir, öykü roman ve oyunlarıyla kurulu düzeni yıkma, halktan yana yeni bir düzen kurma savaşımına öncülük ederler. Bu kısa tanımlama az gelişmiş ülkelerde ve yurdumuzda devrimci edebiyatın nasıl oluşması gerektiği konusunu da aydınlatır.
Devrimci edebiyatımız toplumcu ve halkçı olmak zorundadır. Devrimci yapıtların ezilen ve sömürülen emekçi halk yığınlarınca kolaylıkla benimsenmeleri, onların yalın ve arı bir dille yazılmalarına bağlıdır. Bu edebiyatın, kırsal bölgelerde ya da oralardan göçmüş gecekondu mahallelerinde yaşayan emekçi yığınları üzerinde etkinliğini arttırmak ve hızlandırmak için Halk Edebiyatı’ndan, onun yaygın deyiş özelliklerinden yararlanmasını da öğütlerim. (Aşık İhsani’nin şiirleri bunun başarılı örneğidir.)
Öte yandan devrimci edebiyatımızın gelişip güçlenmesi, yazın yaşamımızın, küçük burjuva aydınlarının sözcüsü olan kuramcıların, eleştirmenlerin ve ödül yargıcılarının tekelinden kurtulmasına bağlıdır; onların yanıltıcı değer yargılarıyla göklere çıkardıkları ve cömertçe ödüllendirdikleri küçük burjuva lüzumsuz adamlarının kaleminden çıkma seks manyağı yapay devrimcilerin abuk sabuk sayıklamalarını gerçek devrimci sanat yapıtı gibi topluma sürmelerine başkaldırmak gerekir. Bunu, kökeni emekçi halk yığınlarından olan gerçek devrimci sanatçılar eserleriyle ve bunları savunmayı üstlenmiş yürekli eleştirmenler yıkıcı ve yapıcı kalemleriyle yapacaklardır.
Toplumcu ve halkçı sanatçıların sesini onları susturmakla görevlendirilmiş rotatiflerin elbirliğiyle kopardıkları yaygaralar bile bastıramaz. O inançlı ses ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılır ve de bir gün yurdun dört bucağından koro halinde yükselip yazın dünyasında egemen olur.
Bugünkü ortamda halkı yüreklendirmek, coşturmak, onların savaşım gücünü arttırmak için devrimci edebiyatımızın destan türünden yararlanmasından yanayım. Ne var ki bu yararlanma hiçbir zaman yapıtın özgünlüğüne gölge düşürecek bir öykünme düzeyinde kalmamalıdır. Cemo ve Memo’da bunu sağlamayı denemiştim.
(Güney / Sayı 1 / Ocak 1978 / Kaynak sinematek.tv)
Edip Cansever / Yaşadıkça şiiri, yazdıkça yaşamı düzeltiyor gibiyim
Bezik Oynayan Kadınlar'daki şiirler, Şairin Seyir Defteri, İlkyaz Şikâyetçileri ve Oteller Kenti'nde olduğu gibi, içe kapanışı, evrensel yalnızlık planında kavrayan şiirlerden oluşur. Tomris Uyar'ın sorularını yanıtlayan Cansever, Bezik Oynayan Kadınlar'da okura neden yüksek sesle seslendiğini açıklıyor.
Bence senin şiirin gözle (sessizce) okunan bir şiir. Ama sözgelimi Ben Ruhi Bey Nasılım, Tragedyalar gibi uzun şiirlerin yüksek sesle okunmak için yazılmış izlenimini veriyor ne dersin?
- Şiirimin daha çok gözle okunurluğu benim özellikle seçtiğim bir yaratı çabasıyla gerçekleşmiyor. Söz konusu ettiğin şiirlerde (bunlara yeni çıkacak olan Bezik Oynayan Kadınlar'ı da ekleyebilirim) okura yüksek sesle okumak gereksinimini duyuyorsam, bunun nedenini şöyle açıklayabilirim:
Uzun şiirlerimde, sonuca ulaşmadan, konunun, temanın bir objektif hızıyla kavranması ve giderek yayılması amacıyla öykü ve tiyatro ögelerinden bol bol yararlanıyorum. Rastlantıları genel akışa bağlamak, düşünceyi geriye dönüşlerle unutturmamak gibi ussal gelgitlere de yer vermem gerekiyor. Şunu da belirtmek isterim: Yukarıda adını andığım kitaplardan rahatça okuma tiyatroları yapılabilir. Demek istiyorum ki, o kitapların yüksek sesle okunabilmesi, biraz da kendiliğinden bir olay.
Beyin, şiiri ilk okuyuşta özümleyebilmeli
İkinci Yeni akımı içinde sayılan şairlere sık sık "güç anlaşılıyor" ya da "kapalı" şiir yazdıkları suçlaması yüklenmiştir. Bu görüşe katılıyor musun? Ayrıca, sence, "güç anlaşılma"nın sınırı nasıl saptanır?
- Şiirin güç anlaşılırlığı, kolay anlaşılırlığından sonra gelmeli. Beyin, şiiri ilk okuyuşta rahatça özümleyebilmeli. Daha sonra, şiiri derece derece anlamak, varılabilirse gerçek bir yükseltiye ulaşarak şairine en yakın yerde durmak söz konusu olabilir. Güçlüklerin aşılması için gerekli olan, çok şiir okumaktır. Yoksa kolay anladığımızı sandığımız şiirlerden bile pek çok şey anlamadığımızı anlamak kalır geriye.
Bir eksen çevresinde şiirimi büyütmeye çalışıyorum
Şiirde gelişme, değişmeye koşut mu gider? En azından senin otuz yıllık serüvenin için bu düşünüş geçerli mi?
- Şiirde sürekli bir gelişme söz konusu olsaydı, hiçbir şair hiçbir şiirini bitirmemiş olurdu. Şöyle de diyebiliriz: Bazı yapıtlar neden başarılı ya da çok başarılıdır da bazıları daha sonra yazıldıkları halde zirvede değil de eteklerde dolaşmaktadır? Kısaca, gelişmeye inanmıyorum. Kendi adıma, bir eksen çevresinde şiirimi büyütmeye çalışıyorum. Gerçekte, sanatçıların çok derinlerinden tutundukları bir ana damar vardır. Üstte kalan bazı değişimler silinir, yitip gidebilir. Önemli olan, o damarı çeşitlendirebilmektir.
Gelişim dediğimiz, ancak acemilik dönemlerinde göze çarpan bir olgudur. Şair, kişiliğinin, mizacının karşılığını bulduktan sonra, yazdıklarını yoğunlaştırıp derinleştirerek, onlara daha bir etkinlik kazandırarak yeni bir dünya kurmakla sürdürür kendini.
Bir anlamda şiir düşünce, düşünce şiirdir
Şiirin beslendiği alanlar nereler? Kimler? Eskilerin "ilham" dediklerinin aslı var mı sence?
- Şiirimi genellikle yaşadıklarımdan edindiğim duygularımdan, düşüncelerimden çıkarırım. Düşünce denince, yanlış anlaşılmasın, düşünce benim için şiirin özgül değerinden ayrılamaz. Bir anlamda şiir düşünce, düşünce şiirdir. Genel yapının, yapıdan kopmaksızın mimarıdır da. Savsöze, yargıya, ithal malı genel bilgi derlemelerine özenmediğimi rahatça söyleyebilirim.
Ya hayat ile şiir bağları?
- Şiir, yaşamın her kesiminde sürekli olarak var bence. Şair olarak bunları kullanmaktır geriye kalan. Yaşadıkça şiiri, yazdıkça yaşamı düzeltiyor gibiyimdir.
Fatma Murat / Füruzan'da kendi sesimi duydum, Sait Faik'ten deli gibi etkilenmiştim
Sahne sanatçısı Fatma Murat, tiyatro oyunları, sinema ve televizyon filmleri ile tanındı. Hiç Değilse Ölüm Var, Korkuyor Aşk adlı iki öykü kitabına ve edebiyat dergilerinde yer alan hikâyelere imza attı. Ölümünden üç yıl önce yayımlanan söyleşide Murat soruyor: "Toplumun hangi kesiminde olurlarsa olsunlar kadınların uğradığı haksızlıkları göz ardı edebilir miyiz?"
İnsan, sizin gibi sanatın iki ayrı dalında uğraş veren biriyle konuşmaya kalkınca, ister istemez bu iki uğraşının birbiriyle olan etkileşimini merak ediyor. Tiyatroyla öykünün bu bağlamda nasıl bir alışverişi var? Biri öbürünü "olumlu" ya da "olumsuz" etkiliyor mu?
- Oyunculuğumun ilk yıllarıydı, bir gün sokakta biriyle kavga eden bir köylü kadının peşine takıldım. Sahiden. Yürüyüşüne, söylene söylene giderken neleri nasıl dediğine bakıp öykünmek için. O sıralar bu kadınınkine benzer bir rolü üstlenmiştim de ondan.
Diyeceğim şu: Oynarken o kadın nasıl yürür, yemeğini nasıl yer, kavga ederken nasıldır tınısı gibi, bir de bunları izliyorsunuz tek tek, tek tek. Üstelik o sırada böyle bir gözlem içinizden geçmese bile, rolü üstlenir üstlenmez hemen, yetmiyor, oynuyorsunuz. Oymuş gibi yaparak her gece. (Kuşkusuz hepimiz - öyküsünü yazarken - o şeyin peşinden kendimizce koşarız.) Yazarken, o kadınların içlerinden geçenler kadar, dış duruşlarından da kaçamıyorum. Olumlu mudur, olumsuz mu bilemiyorum.
Kendime tanık olmak için yazdım
Öykülerinizin merkezinde kadın kahramanlar yer alıyor. Daha önce başka yazarlarımız da kadının toplumdaki yerini belirleyen - sorgulayan öyküler yazmışlardı. Bu seçimin size özgü nedenlerini anlatır mısınız?
- İlkin kendine tanık olmak. Bir çocuğun büyürken ilkin kendine en yakın sesleri, görüntüleri algılaması gibi. Ama temelde bilerek yaptığım bir seçim bu. Anaerkil toplumun dayattığı, üstelik bir de akraba güçten yararlanarak - yumruğu daha yeğin, kaldırdığı ağırlığın kilogramı da -, alışkanlıkla kadınların toplumun hangi kesiminde olurlarsa olsunlar uğradığı haksızlıkları göz ardı edebilir miyiz? Kadın bir de doğurgan ve özverili olduğu için katlanmayı da becerebiliyor. "Varlık" dergisinde Selahattin Özpalabıyıklar, "Fatma Murat'ın empatisinin kapsama alanına erkekler de giriyor. Aynı duyarlı, ama suçlamadan, gerçeği araştırıcı yaklaşımdan Huriye'nin öldürdüğü kocası Serdar da yararlanıyor" diye yazmış. Bir de bu var.
Onları okurken yakınımda duruyorlar
Yerli ya da yabancı, sizi etkileyen öykücüler kimler?
- Çehov, Borges, Cortazar, Tezer Özlü, yenilerden Aslı Erdoğan ve daha pek çoğu yakınımda duruyorlarmış gibi oluyor onları okurken. Füruzan'da kendi sesimi duydum. Hep! Sorunuzun tam yanıtı Sait Faik'tir. Erken gençlik yıllarımda deli gibi etkilenmiştim.
(Kaan Özkan / Adam Öykü / Sayı 16 / Mayız - Haziran 1998)
Mehmet Seyda / Hikâyeler ve romanlar kitap durumuna girmedikçe elimde durmadan değişikliğe uğruyor; 10 kez yeniden yazdığım hikâyeler olmuştur
Öykü ve romanın yanı sıra birçok türde yapıt veren Mehmet Seyda, Bir Açıdan adlı kitabında 10 yabancı yazarın, Edebiyat Dostları'nda ise 26 Türk yazarın portresini başarıyla çizmişti. Ataç dergisinin Seyda ile gerçekleştirdiği söyleşi…
Kimi yazarlar, Bir Açıdan adı ile yayımladığımız kitabındaki sanatçıların, kendi yaşantıları içinde durumları ve sanatlarındaki özellikleri inceleyen yazılarını senin yetişme oluşumuna bakarak yetersiz bulduklarını ileri sürdüler. Kitabındaki yazıları hazırlamadan önce kendinde ne gibi yeterlikler görerek bu işi göze alabildin, açıklar mısın?
- Ben, Bir Açıdan'da adı geçen yazarları her bakımdan incelediğim savında ve kanısında değilim. Zaten daha kitabın başında "bunlar benim kendi oluşum düzeyimde şu ya da bu biçimde köşebaşını tutmuş yazarlardır. Hatta bugün Faulkner dururken Hemingway'den söz açılabilir mi" diye sorulabileceğini belirtmiştim. Benim işim aslında hikâye ve roman yazmaktır. Ama bu hikâye ve romanları yazma isteğinin kaynaklarını açıklamak, bunları kendimce değerlendirmek sanıldığı anlamına gelmez. Kaldı ki, ben kendi payıma bunu her yazarın yapmasını isterim. Böylece birçok yargılardan ve değerlendirmelerden genel bir yargı ve değerlendiriliş doğabilir.
10 kez yeniden yazdığım hikâyeler oldu
Son olarak yayımladığın Zonguldak Hikâyeleri ve Başgöz Etme Zamanı adlı kitaplarındaki hikâyelerin getirdiği anlayışla, bugünkü hikâye anlayışın arasında ayrımlar var mı?
- Bence temelde hiçbir ayrım yok. Yalnız yıllar bana bir şey katıyorsa teknik bakımdan bir değişim göze ilişebilir. Ama insana ve onun sorunlarına bakış açım kökten değişmediğine göre ben bunu karşımdakilere kelimenin gerçek anlamı ile "en vurucu yolda" denemeye bugün de çalışmaktayım.
Hikâyelerimin kimi diline, kimi yazılış tarihine bakıyor. Diyeceğim iki şey var: 1936 yılında Yücel dergisinde yayımlanan ilk hikâyemde de bugünkü dili aşağı yukarı kullanmıştım. Böylece dil yönünden yeni akıma ayak uydurma değil, belki de onu ilk değerlendirenler arasında gözükmüşümdür. Tarihlere gelince; gerek hikâyeler, gerek romanlar kitap durumuna girmedikçe elimde durmadan değişikliğe uğruyor. On kez yeniden yazdığım hikâyeler olmuştur. Ayrıca şunu da belirteyim ki hepimiz birbirimiz üzerinde eksik ve yanlış incelemeler sonucu yargılar vermenin alışkanlığı içindeyiz.
Asıl yakınmam hikâye ve roman yazarı kişilerden
Bu son tümcenin nedeni eleştirmenler mi?
- Açık konuşmak gerekirse eleştirmenlerin her biri yerici olmaktan çok hikâye ve romanları övücü yargılarda bulundular. Benim asıl yakınmam benim gibi bir hikâye ve roman yazarı olan kişilerdendir.
Elimde 10 cildi dolduracak hikâye ve roman var
Bugüne değin yayımlanan kitapların dışında hazır yapıtların var mı?
- Var. 1937 yılından beri daha önce söylediğim gibi yaza boza bugüne getirdiğim İncir Çekirdeği adlı romandan başka elimde daha 10 cildi dolduracak hikâye ve roman stoku var.
1958'de Cumhuriyet gazetesinin açtığı roman yarışmasına katılırken -sonradan üçüncü ilan edilen- Ne Ekersen adlı yapıtını bu saydıkların arasından seçerken hangi düşünceler ön oldu?
- İyi bir noktaya değindin. Bu romanı biraz da sıkışık durumda olduğum için 1,5 ayda hemen hazırlayıp gazeteye gönderdim. Ve oturup beklemeye koyuldum. Kişinin kendini anlaması için güzel bir sınama taşı idi bu.
Necati Cumalı eylemi ön plana geçirerek sinemaya yöneldi
Bu yıl bizim sanatçılarımızdan hikâye ve roman olarak hangi kitapları okudun?
- Feyyaz Kayacan'ın, Demir Özlü'nün, Adnan Özyalçıner'in yapıtlarını ilk okuduklarım arasında sayabilirim. Susuz Yaz'ı okumuş ve Tarık Dursun Kakınç'ın kimi kitaplarında olduğu gibi, Necati Cumalı'nın da eylemi ön plana geçirmek suretiyle sinemaya yöneldiğini düşünmüştüm.
Susuz Yaz'ın konusu yanlış bir temele dayanmıştı
Şimdi filmi gördün mü?
- Gördüm, kendi olanaklarımız içinde, hatta bunları zorlayarak seyirci önüne getirilmiş bir kurdela... Ancak içinde henüz endüstrileşmemiş sinemacılığımızın eksiklerini de taşıyordu. Konu olarak da sanımca yanlış bir temele dayanmıştı.
Senin bundan sonraki çalışmaların içinde sinemaya bir yöneliş olacak mı?
- Sanmıyorum. Çünkü yalnız eylemde değil, gerçekçi çözümlemelerde de durmak gerektiğine inanıyorum. Bu ise sinemaya uygun aksiyonu zayıflatan bir öğedir.
Bir toplum kargaşasının içindeyiz
Sana da sorayım: Türk devrim tarihinin oluşumu içinde sanatçının yeri ve önemi su götürmez. Böyle olduğu halde örgütlenmekte hâlâ bir başarı gösterememiş olması sence nedendir?
- Bence bir toplum kargaşasının içindeyiz. Böyle bir ortamda siyasal hareketler için hiç kimse kendi yerinde değil. Yani işin çekirdeğini verecek örgütlenme yeterli ilgiyi henüz toplayamıyor.
Javier Marias / Bir romanda uzun süren kusursuzluk sıkıcı olurdu
Romanları 42 dile çevrilen İspanyol yazar Javier Marias'ın Duygusal Adam, Yarınki Yüzün, Ufkun Öte Yanı, Yarın Savaşta Beni Düşün ve Yazınsal Yaşamlar adlı yapıtlarının ardından Karasevdalılar da Türkiye'de yayınlandı. O günlerde Marias yazı hayatı, çeviri ve anadil ile ilgili soruları yanıtladı.
Kurmaca yazmanın dışında El Pais’te köşe yazarlığı da yapıyorsunuz. Çevirileriniz var. Bir yayıneviniz olduğunu biliyoruz. Bütün bu işler birbirini nasıl etkiledi, etkiliyor? Yaratıcı yazarlık, gazete yazarlığı ve çeviri birbirinden farklı yazma türleri; nasıl bir etkileşim içindeler yazarlık serüveninizde?
– Evet, 1970 ve 1980'lerde muazzam yazarlardan, zorlu yazarlardan epey çeviri yaptım. Ama 30 birkaç şiir dışında –o da sadece keyif aldığım için- hiç kitap çevirmedim. Bir yayınevini yönettiğimi söylemekse biraz abartılı olur: Sadece senede bir, iki kitabı yayımlanmak üzere seçip finanse ediyorum; az bilinen ya da unutulmuş şeyler ve aslına bakarsanız bu durum benim “yayıncı” olarak görülmemi gerektirmez. Her halükârda yaratı ile tercüme arasındaki ilişki benim için çok yakın, iki faaliyeti nereyse birbirinden ayrı görmediğimi söyleyebilirim. Elbette tercüme işinde insan metni ne yeniden icat edebilir ne de var olanı ortadan kaldırabilir, oysa kendi eserlerinde bunu yapabilir. Yine de kendi metinlerimde de yazdığım ilk taslağın her sayfası bir tercüme metnin ilk haline benzer. İşte üzerinde çalıştığım, düzelttiğim, yeniden şekil verdiğim de bu taslak metindir – tıpkı çevirilerde de olduğu gibi, tabii belirttiğim o (büyük) farklılıkla beraber düşünmek kaydıyla…
Basındaki makalelere gelince, bu başka bir şey; makale yazmak, olup bitenleri, gündemi takip etmeye zorunlu kılar beni ve söz konusu yazılarda duruşumu gerekçelendirmeyi ve savlarımı ortaya koymayı gerekli görürüm; kurmaca karakterler ya da anlatıcıların hissetmediği bir mecburiyet bu. Bu anlamda roman yazdığımda daha hakiki, daha özgür ve daha ‘yabanıl’ oluyorum. Çünkü orada bir şeyi iyileştirmek için de, umut vermek için de, bana hatalı ya da kötü gelen şeyleri ifşa etmek için de bir sebebim yok. Romanlarda daha muğlak, belki daha karmaşık, aynı zamanda daha çelişkili olabiliyorum. Basına yaptığım katkılardan vazgeçebilirdim ama romanlarımdan vazgeçmek daha zor olurdu.
Yazar söylenmesi imkânsız olanı söylemenin yolunu arar
Romanlarınızda çeviri edimine ilişkin referanslar, anlatıcılarınızdan çevirmen olanlar var. Oxford’da çeviri kuramı öğrettiniz. Çevirinin yaşamınızdaki, kariyerinizdeki ve romanlarınızdaki yeri nedir?
– Çok önemli. Aslına bakarsanız kendi dilimizin içinde de durmaksızın tercüme faaliyeti yapıyoruz zaten, anne babalarımızla konuşurken, kadınlarla, erkeklerle, gençlerle, bir taksiciyle ya da yargıçla konuşurken, kamusal alanda ya da özel ortamlardayken asla aynı dili kullanmıyoruz. Gayri ihtiyari her durumda hangi kayda başvuracağımızı seçiyoruz. Aslında iki insan da birbirinin tıpatıp aynı dili konuşmuyor, her birinde küçük farklılıklar var.
Yazar da belli anlamlarda düşüncesini kelimelere dökerken tercüme yapar, herhangi bir açık ifadeden yoksun olan şeyi dillendirmek zorunda olduğu şeye dönüştürürken tercüme yapmış olur. Amorf ve ne idüğü belirsiz bir şeyi, oldukça kesin ve anlaşılabilir bir şeye dönüştürür. Öyle ki, insan hakiki sesinin nasıl olduğunu asla bilemez. Bu mütemadiyen değişmektedir çünkü. Yazar neredeyse söylenmesi imkânsız olanı söylemenin bir yolunu bulmaya çalışır, tıpkı bazen birbirinden son derece farklı dil çiftleriyle tercüme yapan ve zor bir metni diğer dile aktarmaya çalışan tercümanın yaptığı gibi…
Thomas Hardy'ye "Ne demek istediniz" diye sormak isterdim
Kitaplarınızın çevirmenleriyle ortak çalışır mısınız? Mesela Türkçede geçtiğimiz günlerde yayımlanan Karasevdalılar’ın çevirmeniyle iletişiminiz oldu mu?
– Hayır, anımsadığım kadarıyla kitaplarımın Türkçe çevirmenleri genellikle benimle iletişime geçmedi. Onlara çok yardımım dokunacağını da sanmıyorum, belki de bu yüzdendir. Ancak diğerleriyle ortak çalıştığım oldu; eskiden daha fazla vaktim varken, kitaplarımın bildiğim üç dile (İngilizce, İtalyanca, Fransızca) ait çevirilerini gözden geçiriyordum. Şu aralar sadece çevirmenlerin sorularına ve tereddütlerine yanıt vermekle yetiniyorum. Hatırladığım kadarıyla kitaplarımı Almanca, Macarca ve Felemenkçeye tercüme eden çevirmenlere de yanıt veriyorum. Ben de bir çevirmen olduğumdan ve Conrad’a, Sterne’e, Stevenson’a, Sir Thomas Browne’a veya Faulkner’a hiçbir şey soramadığımdan kendi kitaplarımın çevirmenlerine olabildiğince yardım etmeye çalışıyorum. Thomas Hardy’ye “Burada ne demek istemiş olabilirsiniz allasen?” diye sormayı çok istemişimdir mesela.
İnsan birden fazla dil bildiğinde kendi dilinde olmayanlara öykünür
Bir söyleşinizde “Yıllarca yazdıklarımın çeviri gibi olduğunu söylediler ki bu benim için bir övgüydü” demişsiniz. Bu bana anadilinden – ve Joyce etkisinden - kurtulmaya çalışan Beckett’i hatırlattı. Sizin anadilinizle ilişkiniz nasıl ve bu ilişki üslubunuzu nasıl etkiiyor? İspanyolca dışında bir dilde yazmayı hiç düşündünüz mü?
– Nabokov, kendi dili olan Rusçadan İngilizceye geçiş yapmayı bir sarayda yaşarken konforlu bir apartman dairesine taşınmaya benzetir. Üstelik Nabokov’un zengin bir İngilizcesi vardır. Dolayısıyla İspanyolcayı bırakır ve en iyi bildiğim, yazışmalarımda kullandığım dil olan İngilizceye geçersem korkarım benim için de aynısı söz konusu olur. Dolayısıyla benim açımdan anadil önemlidir; sahip olduğum hâkimiyet alanı açısından, içindeki güvenli hareket serbestisinden ve elimin altında bulunan kaynaklardan ötürü. Ama bu belirleyici değil.
İnsanın metinlerini kaleme aldığı dil önemli ama tali bir konudur. Demek istediğim, Proust’un pekâlâ İtalyanca ya da İngilizce yahut Henry James’in Fransızca yazdığını da düşünebilir insan ya da denizi bırakıp yazar olmaya karar verdiğinde az kalsın Fransızcayı seçecek olan Conrad’ın da pekâlâ Fransızca yazdığını düşünebiliriz. Neden olmasın?
Bir tercüman bunu yani her şeyin bir başka dilde de ifade edilebileceğini, ufak tefek istisnalar haricinde gayet iyi bilir. Dolayısıyla, evet, diyebilirim ki benim İspanyolcam "arı‘’ türde tipik bir İspanyolca değildir, bildiğim diğer dillerden öğelerin içinde olması muhtemeldir, insan birden fazla dil bildiğinde kendi dilinde olmayanlara öykünür ve elbette dilin yanlış kullanımlarına vardırmadan metnine bunları dahil etmeyi arzular. İkna edici olma isteğiyle yapar bunu.
Tarih boyunca diller birbirini etkilemiştir, yabancı öğeler benimsenmiş, bu da dilleri zenginleştirmiştir. Buna devam etmemek ve kendi dilimizi daha esnek, daha çok olasılık barındıran bir hale büründürmemek için bir sebep var mı?
Gerçeklik de son derece sıkıcı bir romancıdır
Bir makalenizde “Herkes roman yazıyor, roman yazarak hayatınızı kazanamazsınız, bu size ölümsüzlük de getirmez ama yine yazmaya değer, çünkü kaçmanın tek yolu budur” diyorsunuz. Karasevdalılar’da da şu cümle var: “Kimse sizden istemeden oturup çalışmak için biraz anormal olmalısınız.” Bu alıntılar ışığında, yazmak sizin için bir kaçış mı?
– Nereden baktığınıza bağlı olarak hem evet hem de hayır. Genellikle romanlarımda hâlihazırdaki dünyanın durumuyla, nasıl olduğumuzla ve kişisel olarak ilgilendiğim, merakımı celbeden meselelerle uğraşırım ve tabii hepimizin hayatında olup biten şeylerle; sır, ihanet, aldatma, bilmenin rahatlığı, bilmenin imkânsızlığı, fark edilen şeyin ağırlığı, kimsenin bugünün sahibi olmaması, ikna ve şüphe gibi konularla… Bu anlamda ‘gerçeklerden kaçan’ biri olduğum söylenemez.
Gelgelelim, bir romanın yazılma sürecine gömüldüğümde, gerçeklikle bağlantılı olmasına rağmen kurmaca bir dünya tasavvur ederim. İcat edilmiş karakterle saatlerce, günlerce, aylarca birlikte yaşarım ve bu anlamda daha nahoş ve sıkıcı bir gerçeklikten kaçıp sığınabileceğim bir dünya vardır ‘elimin altında’. Herhangi başka bir romancının da yapabileceği gibi, bu aynı zamanda neler olup biteceğine benim karar verdiğim ve kontrol ettiğim bir dünyadır. Ve bazen olup bitenler yürek burkan tarzda gelişse de bu da benim ölçütlerime göre düzenlenmiştir.
Ayrıca bir başka röportajımda gerçekliğin de son derece sıkıcı bir romancı olduğunu söylemiştim, zira bir romanın en ikna edici, en uyumlu dünyası kimselerin kabul etmeyeceği, akla hayale gelmeyecek, inanılması güç şeyleri barındırır içinde.
Anlattıklarımın hayatımdaki şeylere tekabül ettiği öne sürülemez
Zamanın Karanlık Sırtı adlı romanınızı yaşamınızdan izler taşıdığı için “sahte roman” diye tanımlıyorsunuz. Sahte ve gerçek roman arasındaki çizgi nedir? İnce bir çizgi mi bu?
– Hayır, o kadar ince değil. Negra Espalda Del Tiempo’da (Zamanın Karanlık Sırtı) anlatıcının adı Javier Marias ve romanda anlattıkları da olup bitmiş, çoğunluğu doğrulanabilecek şeyler. Küçük bir serbestlik haricinde bu anlatı bir kurmaca değil, öte yandan diğer romanlarımda sağlaması yapılabilecek hemen hiçbir şey bulunmaz. O romanlarda anlattığım filanca şeyin hayatımda bir şeylere tekabül ettiğini kimse öne süremez. Sizin söylediğiniz bir varsayım, kanı, faraziye. İşin aslı öteki romanlarımın hepsi kurmaca, gerçi insan kendi deneyimlerine sık sık başvurur elbette. Cervantes’ten bu yana bütün roman yazarlarının yaptığı gibi.
Karasevdalılar, kadın başkahramanın bakış açısından anlatılmalıydı
Karasevdalılar’ın anlatıcısı bir kadın ve ismi (Maria) soyadınızla benzerlik taşıyor. Kadın anlatıcı nadir tercih ettiğiniz bir ses. Neden bu romanı Maria anlatıyor ve kadın bir anlatıcının zorlukları, kolaylıkları neler sizin için?
– Üçüncü kişiyi de tercih edebilirdim ama 1986’dan itibaren bütün romanlarım birinci şahıstan yazıldı ve buna çok alıştım. Hikâyenin, başkahraman Maria Dolz’un deneyiminden ve bakış açısından aktarılması gerekiyordu. Başka şansım yoktu. Dolayısıyla başta çok tedirgin biçimde koyuldum bu işe. “Bu anlatıcı erkek anlatıcılarım gibi konuşamaz ve onlar gibi şaka yapamaz” diye düşündüm örneğin. Ta ki erkekler ile kadınlar arasında pek çok fark bulunmasına rağmen anlatma, tarif etme ve düşünme tarzlarında –benim anlatıcımın yapacağı üç etkinlik açısından- çok fark olmadığını anlayana kadar sürdü bu tedirginlik… Derken ‘gevşedim’ ve rahatladım. Neyse ki kimse beni inandırıcılığı zayıf bir kadın karakter yaratmakla suçlamadı ve bu konuda eleştirmedi.
Roman dünyayı anlamamıza yardım eder, onu yargılama gücümüze değil
Karasevdalılar zaman, ölüm, yas, suç ve ceza hakkında en çok da gerçeğin kendisi hakkında bir yorum olarak da okunabilir. Bir açıdan romanlarınızın teorik bir boyutu da var, metin felsefe dersleriyle dolu denilebilir. Sizce bu edebi düşünme mi? Bunu sorarken edebi düşünce ile felsefi düşünce arasındaki sizin de bir yazınızda işaret ettiğiniz ayrımı unutmuyorum.
– “Ders” kelimesini sevmiyorum. Asla bir ‘sav’ı olan, ‘eğitici’ ya da ‘mesaj veren’ romanlar yazmadım. Tam aksine, metinlerimde tıpkı her şeyi olduğu gibi, muğlak ve belirsiz olanı da yansıtmaya çalıştım. Bazen bir romanın bir yargının tam aksi olduğunu söylerim. Bir yargıda bir olayı tahlil eder, bir suç ve suçsuzluk tespiti yaparız. Bir romanda ise nedenlere eşlik ederiz, bu gösterilir bize, bunun nasıl mümkün olduğunu görürüz ve burada en az önem taşıyan hükümdür, romanın böyle bir sorumluluğu olamaz. Eğer mutlaka bir işe yaradığından söz edeceksek, roman dünyayı daha net görmemize, anlamamıza yardım eder kuşkusuz –onu yargılama gücümüze değil.
Faulkner, edebiyatın gecenin karanlığında bir tarlanın ortasında yanan bir kibrit olduğunu söyler; ilk anda aydınlanan, çevremizdeki devasa karanlıktır. Daima zifiri karanlık yerler olacaktır ve aydınlık yerlere göre daha karanlık yerler de. Edebiyat bizim için ilkine ışık tutar, diğerleri konusunda da belki biraz yardım eder. Hepsi bu kadar…
Şimdiki zaman, tahkipkâr veya belki de kurtarıcı bir mekanizma
Karasevdalılar’da anlatıcı ‘şimdiki zaman’ın en güçlü zaman olduğunu ve geçmişi ezip geçtiğini söylüyor. Zamanın romandaki rolü ne?
– Şimdiki zaman kipi değil, sadece ve sadece şimdiki zaman. Çoktan olup bittiğinden ve geçmişte kaldığından, artık düşünme eğiliminde olmadığımız, gerçekleşmeyen şeyler… Şimdiki zamanın kaçınılmaz bir gücü vardır, onun içinde yerleşik durumdayızdır ve şimdiki zaman artık var olmayanı - bir zamanlar onca gerçekliğe sahip olsa da artık var olmayanı - giderek silikleştirmeye ve muğlak hale getirmeye adanmış bir karakterdedir. Bu anlamda bakıldığında tahripkâr bir mekanizmadır veya belki de kurtarıcı bir mekanizma.
“Geçti artık olmayacak” cümlesi daima bir avuntu sunar, adeta dehşetengiz bir şeyin artık sona ermesi bu dehşetengiz şeyi silip götürmeye yetecekmiş gibi. Böyle değildir elbette ama bu inanışla kendimizi avuturuz. Bu “geçti tamam” aynı zamanda çocuklar yaralandığında, canları acıdığında annelerin de sarf ettiği bir sözdür. Çocuğun acısı devam etse de artık olay devam etmiyordur, bitmiştir. Ve bu da bizi rahatlatır.
Yeats, "Karmaşa olmadan bir şey yoktur" der
Kitapta mükemmel çift hakkında yazarken “uyum” ve “dünyadaki düzen” gibi ifadeler kullanıyorsunuz. Ama mükemmel çift romanın daha başından çözülüyor, sonrası kaos… Mükemmel olan mümkün mü, yoksa sadece aşkta değil hayatta da kaosa mı mahkûmuz?
– Düzenin içinde bile belli dozda kaos vardır ya da kusursuzluk, beklenmeyen şeyler yahut acı çekme vardır. Yeats’ten çevirdiğim bir dizeden sık sık alıntı yaparım, mealen şöyle der: “Karmaşa olmadan bir şey yoktur. En çok sevdiğimiz insanın bile hoşumuza gitmeyen bir şeyi vardır ve en nefret ettiğimiz insanın bile hoşumuza giden bir tarafı.”
Bunun doğru olduğunu sanıyorum. Bununla birlikte, bir romanda ya da filmde çatışma olmaması imkânsızdır neredeyse, olayların çarpışmaması ve eğilip bükülmemesi imkânsızdır. Değil mi? Bir romanda uzun süren “kusursuzluk” sıkıcı olurdu. Eğer olabilirse gerçek hayatta öyle bir şey sıkıcı olmaz. Bunun için onu mümkün olduğunca korumaya çalışmaz mıyız?
Hayatta olmayan hangi yazarı tarihsel sıralamaya göre okuduk!
Karasevdalılar, eserlerinizi okumaya başlamak için ideal bir kitap olarak tanımlanıyor. Siz de bu görüşe katılır mısınız? Yoksa kronolojik bir okuma mı önerirsiniz?
– İlk romanını 1971’de (19 yaşındayken) yayımlamış bir yazarın 2011’de basılan kitabının okumaya başlamak için ideal kitap olması üzücü olmaz mıydı sizce de? Elbette, çok uzağa gitmeye gerek yok, tarihsel sıralama da çok önemli değil. Gelgelelim Yarınki Yüzün kitabını okuyan okur (benim zevkime göre yaptıklarım içinde kötünün iyisiydi, dolayısıyla daha iddialıdır) belki de önce Todas las Almas (1989) kitabını okumuşsa daha çok zevk alır, hatta Negra Espalda de Tiempo’yu (1998) okumuşsa daha da fazla… Çünkü Todas las Almas’ın ve Yarınki Yüz'ün kitaplarının anlatıcısı aynıdır ve Negra Espalda del Tiempo’nun anlatıcısının da Todas las Almas kitabıyla ilişkisi vardır. Ama hepsi bağımsız olarak da okunabilir.
Tüm dünyada iki milyondan fazla satan Beyaz Kalp kitabını önerenler de var ya da Yarın Savaşta Beni Düşün kitabını… Bana sorarsanız Todas las Almas’a özel bir zaafım var ama bundan ötürü en iyi eserim olduğunu da düşünmüyorum. Bilmiyorum, aslında bu sıralama konusu benim için önemli değil. Zaten şu anda hayatta olmayan hangi yazarı tarihsel sıralamaya göre okuduk ki! Dickens, Faulkner, Tolstoy veya Melville’in hangi kitabını yayımlanma sırasına bakarak okuduk? Hemen hiçbirini.
(Çeviri Saliha Nilüfer / Kitap Zamanı / Sayı 114 / 6 Temmuz 2015)
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Gülten Akın / Her başkaldırı, öte yüzünde, kendi yanımızda olması gerekenlere bir yakarmadır; insanlığını bilmesi, gereğini yapması için insanca bir uyarının iletimi amaçlanmıştır
Şiirleri başlangıçta hayatla doğa arasında tedirgin bir iç dünyanın duyarlığını dile getirdi. Zamanla dikkatini inceliklerden kitle sorunlarına çevirdi. Şiirleri birçok dile çevrildi, akademik çalışmalara konu oldu ve bestelendi. Kısa oyunları yurtiçinde ve yurtdışında sahneye kondu.
Önce neden bu kitabın adı “İlahiler” desem? İlahilerin hangi özelliğinin bu kitaptaki şiirlerle örtüştüğünü düşünüyorsun? İlâhi, yaradan da seslense, benim bildiğimce bir yakarış, bir övgü şiiridir. Senin şiirlerinin tavrında ise sevdaya, inanca övgü olsa bile hiç yakarı yok. Yanılıyor muyum?
– İlahiler Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın ürünlerindendir. Tarihin dediğini kısaca özetlersek: 13. yüzyılda Anadolu’ya Moğol akınının başlamasıyla, Selçuklu İmparatorluğu bir yıpranışın alt-üst oluşun içine girmiştir. Bu kaynayan kazan içinde insanlar bir kurtuluş özlemine, yol arayışına zorlanmışlardır. Tarikatlar belirmiştir. Bu tarikatlara bağlı insanlar tekkelerini kurmuşlardır. Bu tarikatları yönlendirense, tarihsel açılardan yükselen Tasavvuf düşünüşüdür.
Tasavvuf’a göre, varlık bir bütündür. Yaradan ve Yaradılan tektir. Yaradan insanda tecelli etmiştir, tüm varlıklar gibi. İlahi söyleyen aşıktır. Aşktır söyleten. Bu aşk Tanrı’ya, ama insanda tecelli eden Tanrı’ya yöneliktir. Çoğu kez, o yüzden sevda soyut bir sevda değildir. Bu sevdanın iletildiği biçimlerse, hayatın açılarından, insanın kendisinden kaynaklandığı için, konulara bağlandığı için, üretilip kaynağa döndüğünde, nesnel yerini bulur. Somutlaşır. Tarihsel acılar dedik, inanç dedik. Bunlar, içerik açısından, sizin anlatımınızla, “örtüşme” konusunda yetiyor.
Yakarması mı eksik benim ilahilerimin? Bu çağda nasıl bir yakarma bekliyorsunuz benden? Şununla yetinmeniz gerekir: Her başkaldırı öte yüzünde bir yakarmadır. Kendi yanımızda olması gerekenlere. İnsana, insanlığını bilmesi, gereğini yapması için bir yakarı. Bu yakarı gündelik, alçaltıcı bir yakarı değildir. Çünkü kişisel beklentilerin değil, insanca bir uyarının iletimi amaçlanmıştır.
Şiir yazmanın en önemli noktası, yaşamın sanata dönüştürüldüğü noktadır
“Şiir yazmanın bence en önemli noktası yaşamın sanata dönüştürüldüğü noktadır. Sanat için yaşamın olayları birer niceliktir. Onun sanatsal niteliğe dönüştürümü bir bakıma dirimini yok etmektir” demiştin bir yazıda. Bu yazı, Şiiri Düzde Kuşatmak adlı kitabında da yer aldı. Bu “olayların dirimini yok etmek” üzerinde duralım. Başka bir yazıda da “av” sözüyle betimlemiştin bu süreci. Bence olayın sanata dönüştürümü, olayın dirimini yok etmiyor, dirimi sonsuzlaştırıyor. Mumyalama gibi değil, bir yüzün taşa işlenişi gibi. Yalnız belki çizgilerde bir iki değişiklik olur. Senin de söylemek istediğin buydu belki. Ne dersin?
– “Yaşam ve Şiir” adlı yazımdan bir parça almışsınız. O paragraf aynen şöyle: “Şiir yazmanın bence en önemli noktası yaşamın sanata dönüştürüldüğü noktadır. Sanat için, yaşamın olayları birer niceliktir. Onun sanatsal niteliğe dönüştürümü bir bakıma dirimini yok etmektir. Sanata dönüştürme sürecinin uzunluğu kısalığı ozanın öznel durumuna göre değişir.” (Şiiri Düzde Kuşatmak, 33)
Bu düşüncenin doğruluğunu mu tartışacağız, yoksa sizin getirdiğiniz, benim düşünceme karşılık olmayan bir anlatımın tartışmasını mı yapacağız? Konu eğer birinciyse, önce o beğenmediğiniz düşünceyi biraz açmam gerekecek. (Bence gereği yok ya.)
Biz toplumcu gerçekçi ozanlar, hayata da sanata da eytişimin çizgisinden bakıyoruz. Her nesne, her olay, her insani durum ortaya çıktığı anda, sav ve karşı sav diyebileceğimiz zıtlardan, bir sıçramayla birliğe ulaşmıştır. O anki durumunu konumunu almıştır. Bu sıçrama ve oluşum nitel bir oluşumdur. Sav dediğimiz, karşı sav dediğimiz oluşum, durum ve konumlarsa, nesnelerse, onlarda “kendileri için” bir niteliktir. Ama zıtların birliğine sıçradığında, o durum, konum, nesne için sav da karşı sav da birer niceliktir. Özür dileyerek, sık başvurulan suyun buhara dönüşümü örneğini bir kez daha yansıtayım. Su “kendine” bir niteliktir. Ama buhar içinse, bir niceliktir. Isı tamam olup kaynama ve buharlaşma gerçekleştiğinde, artık sudan söz etmeyiz. Yeni bir nitel oluşumla, suyun dirimi buharın dirimine aktarılmıştır. Su buharda sürmektedir.
Yaşamla sanat arasında da benzer bir ilgi vardır. Şiir bir nitelik olarak ortaya çıktığında, kaynağı yaşam da olsa, o yepyeni bir üründür artık. Yaşamdan bu ürüne aktarılan nicelik yine nicelik olarak kalırsa, sanat gerçekleşmemiş demektir. Öyle şiirler, öyküler, resimler görürüz. Çiğdir onlar. Hayatın dirimini, sanatın dirimine dönüştürememişlerdir.
İlk üç kitabımdan sonra şiirimde bir değişim oldu
İlk kitabının yayımlanışından bu yana otuz yıla yakın bir süre geçti. Söyleyişinden içeriğine geçirdiğin değişimi, durulmayı şiir deneyimine mi, yoksa toplumumuzdaki dönüşümlere mi bağlamak doğru olur sence?
– İlk üç kitabımdan sonra, yani 60’larda şiirimde bir değişim oldu. Bu değişimin kaynağı elbette hem toplumsal dönüşümler, hem kişisel dönüşümler, hem deneyde yetkinleşmedir. Bunu birçok kez açıklamıştım. Şiiri Düzde Kuşatmak içindeki söyleşilerde ayrıntısıyla vardır.
Ozan bir sis çanı gibi uyarıcı olmalı
Şiiri Düzde Kuşatmak’ın sunuşunda ozanların şiirlerinden başa bir şey yazmamalarının gelenekselleştirildiğine değiniyorsun. Bu geleneği şiiri bir eğlence aracı gibi gören camkule kentsoylularının yarattığını söylüyorsun. Oysa, böyle bir geleneği kurmak isteyenler şiiri ve ozanı değerlendiren bir eleştiri ve eleştirmen geleneğini de getirmek zorundaydılar. Bizi hem şiir yazmak, hem şiir geleneği ve öteki ozanlar üstüne konuşmaya zorlayan onların dilsiz sağırlıkları değil mi?
– Yok. Kimseye dilsiz, sağır dememeliyiz. Her kulak efsanedeki sirenleri işitebilir mi? Kulağınız neye ayarlıysa, onu işitirsiniz. Diliniz neye ayarlıysa onu söylersiniz. Onlar da izliyorlar, değerlendiriyorlar, eleştiriyorlar.
Bizimse, kendi bakış açımıza yakın eleştirmenimiz yok değil. Sayıları da giderek artıyor. Tıpkı ozanlarımız gibi. O sunuştaki değini başka bir amaçla yazıldı. O amaç, bir ozan olarak niye düze indiğimizin açıklaması. Diyorum ki orada:
“Kim unutturmaya çalışırsa çalışsın, biliyoruz, ülkemiz şiirinin geleneğinde işlevsellik vardır, halk için, hayat için. Bu işlevselliğin bir sonucu da, ozanın neyi, niçin, kimin için yazdığını bilmesi, bunun hesabını vermesi. Düze inmesi, bir sis çanı gibi uyarıcı olması da var. Genç ozanlara birikimini açık seçik aktarma görevi de var.”
Yetmez mi? Sevgiyle.
Şiirleri birçok yabancı dile çevrildi, araştırmalara konu oldu, bestelendi
Gülten Akın (Yozgat, 23 Ocak 1933 – Ankara, 4 Kasım 2015), 1955’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık ve öğretmenlik yaptı. 1980 sonrası İnsan Hakları Derneği, Halkevleri, Dil Derneği gibi demokratik kitle örgütlerinde kurucu ve yönetici olarak çalıştı.
Uzun süre, hayatla doğa arasında tedirgin bir iç dünyanın duyarlığını dile getiren, sonra objektifini inceliklerden kitle sorunlarına çeviren Akın'ın şiirleri İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İtalyanca, Bulgarca, Arapça, Lehçe, İspanyolca ve İbraniceye çevrildi, çeşitli akademik çalışmalara konu oldu ve, bestelendi. Kimi kısa oyunları yurtiçinde ve yurtdışında sahneye kondu.
Sığda kitabı ile Türk Dil Kurumu 1965 Şiir Ödülü'nü, Maraş'ın ve Ökkeş'in Destanı ile TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü, Ağıtlar ve Türküler ile 1977 yılında Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı. 2004 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçildi. 2006 Yunus Emre Şiir Ödülü’nü, 2008 Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü, 2008 Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Sanat Hizmet Ödülü'nü ve 2014 Metin Altıok Şiir Ödülü’nü aldı.
(Sennur Sezer / Yazko Somut / Yıl 4 / Sayı 54 / 20 Nisan 1984)
Eser Tutel / Osmanlı tarihinin romancısı Reşad Ekrem Koçu'nun yazılarını okuyup da "Şiir gibi yazıyor" dememek elde değildi
Popüler tarihin unutulmaz isimlerinden Reşad Ekrem Koçu, kitaplarıyla yeniden gündemde. Reşad Ekrem, 50’li ve 60’lı yıllarda Osmanlı tarihini geniş halk kesimlerine açmış ve sevdirmişti.
Reşad Ekrem Koçu’yu 50’li yılların başlarında tanıdım. O sıralar elli yaşlarında olması gerekirdi. Çalıştığım Türkiye Yayınevi’ne haftada bir uğrar, ‘Hafta’ dergisi için kaleme aldığı yazıları bırakırdı.
Beş dakika kadar oturur, o sırada odada kim varsa, dergiyi çıkartanlardan Cemil Cahit Cem ya da Sezai Solelli’yle, şundan bundan söz ettikten sonra kalkar giderdi. Orta boylu, gözlüklü, dağınık saçlı, keskin bakışlı bir adamdı. Konuşmalarından, çok bilgili ve çok zeki olduğunu anlamak zor değildi.
Getirip bıraktığı yazılar, derginin orta yüzündeki renkli sayfada yayımlanırdı. Hemen hepsi de Osmanlı tarihinden, kolay okunan, merak uyandıran, ilgi çekici sayfalardı. Ressam Nezih İzmirlioğlu’nun resimlediği bu konuların, derginin en çok okunan yazılarından olduğunu bilirdim.
‘Hafta’ dergisindeki yazıları
Hatırladığım kadarıyla bu yazılar, ‘Topkapı Sarayı’nda Bir Gezinti’ başlığı altında yer almaktaydı. Her yazının başlığı da ‘oku beni’ diyecek derecede güzel seçilmişti. Nasıl mı? Örneğin, ‘Alay Köşkü Önünde Ayak Divanı’, ‘Genç Osman Vak’ası’, ‘Alemdar’ın Saray Baskını', ‘Cellat Çeşmesi ve Cellatlar’, ‘Baklava Alayı’, ‘Zülüflü Ağaların 24 saati’, ‘Bir Padişahın Sünnet Düğünü’ gibi…
Bu yazılar bir cilt boyunca, 26 sayı sürdü. 1954’te yeni bir cilde başlanınca yazıların başlığı da, içeriği de değişti. Hoca, bu sefer de her sayıda üslubunu bozmadan, dilini kolay anlaşılacak şekilde sadeleştirerek büyük bir Türk tarihçisini tanıtacaktı. Peki, kimlerdi bu ünlü Türk tarihçileri?
Vakanüvis Ahmet Vasıf Efendi, Ahmet Lütfi Efendi, Mustafa Naima Efendi, Pecevili İbrahim Efendi; Silahtar Fındıklılı Mehmed Ağa, Evliya Çelebi, Katip Çelebi filan…
Yazıların başlıkları da hatırlayabildiğim kadarıyla şöyleydi: ‘Emme-basma tulumbanın icadı, esir pazarının kaldırılması, bakırdan altın yapan kız, adsız kahramanlar, gemici Kara Mehmed’.
Demek istediğim, o zamanlar ‘Hafta’ gibi aile dergilerinde bu düzeyde konular işlenir ve bu yazılar yoğun bir ilgiyle izlenirdi. Bugün ise böyle bir dergicilik anlayışını çoktan yeller üfürdü, seller götürdü. Hem de bir daha geri gelmemecesine…
Resim de yapardı!
Reşad Ekrem Bey çok bilgili, üstelik de çok güzel yazı yazabilen bir kimseydi. Onun yazılarını okuyup da, ‘Bu adam şair! Şiir gibi yazıyor!’ dememek elde değildi. Çok sonradan öğrendim ki, Reşad Ekrem Bey gerçekten şairmiş meğer…
Hem de herkes gibi ilk gençliğinde filan değil, beli bir yaşa gelip de olgunluğa eriştiği döneminde… 1965’te yazıp yayımladığı ‘Acı Su’ adlı şiir kitabından başka bir de gerçek öyküleri yazıp topladığı ‘Çocuklar’ adlı bir kitabı daha varmış.
Bitmedi! Yazdığı yazıların bazılarını oturur, bizzat kendi resimlerdi. Semavi Eyice’nin de belirttiği gibi, resimleri naif tarzdaydı ve hiç de acemi işi değildi. Böylesine çok yönlü bir kimsenin, sıradan bir insan olmadığı besbelli. Kendisi aynı zamanda tarihçiydi, öğretmendi, tek başına ansiklopedi yazıp yayımlayacak kadar da güç ve sabır sahibiydi. Rind meşrep yaradılışta olup titiz ve velut bir yazardı. Üstelik de inançları doğrultusunda, büyük bir cesaret sahibiydi!
1905’te İstanbul’da doğmuştu. Babası Ekrem Reşit Bey’di. Annesi de şimdi Bulgaristan’da bulunan eski Zağra’dan Hacı Fatma Hanım… Babası önceleri bir ara Tarik, Malumat, Ceride-i Havadis, sonra Konya’da Babalık gazetelerinde çalışmıştı. Son işi ise Cumhuriyet gazetesinde memleket haberleri servisi şefliği idi.
Neden üniversitede kalmadı?
Reşad Ekrem’in çocukluğu İstanbul’da, Yukarı Göztepe’deki Kayışdağı Caddesi üstündeki ahşap köşkte geçmişti. 1921’de Bursa Lisesi’ni bitirmiş, 1931’de İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun olmuştu. Sonra Osmanlı tarihi kürsüsünde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın yanında asistan oldu. Ne var ki, 1933’te Üniversite’de yapılan reform sırasında, pek çokları gibi hocası kadro dışı bırakılınca, o da akademik yaşamına son vererek üniversiteden ayrıldı.
Öğretmenlik dönemi
Yukarı Göztepe’deki köşkleri, Fahrettin Kerim Gökay’ın köşkünün hemen yanı başındaydı. Ama ablasının ölümü üzerine köşk satılınca Reşad Ekrem Bey yine o yakındaki başka bir köşke taşındı. Bundan sonraki yıllarını İstanbul’daki okullarda tarih öğretmenliği ve yazarlık yaparak geçiren Reşad Ekrem Bey, Kuleli Askeri Lisesi, Vefa ve Pertevniyal liselerindeki öğretmenliğinin yanı sıra değişik dergi ve gazetelerde tarihle ilgili pek çok yazı yayımladı, kitaplar yazdı.
Pekala bilimsel eserler verebilecek düzeyde tarih bilgisine sahipken, o hep herkesin kolayca okuyup anlayabileceği popüler yazılar yazmayı tercih etti. Başta Semavi Eyice ve daha pek çoklarına göre onun yazdıkları, hem tarihi bilgi hem de üslup ve teknik bakımından, o sıralarda tarih yazıları yazmakta olan Turhan Tan ve İskender Fahrettin Sertelli’nin yazdıklarından çok üstündü.
Emeklilik yılları
Emekli olduktan sonraki yıllarda Reşad Ekrem Bey evine kapandı dosyaları, tuttuğu notları ve kitaplarıyla baş başa kalarak durmadan çalıştı. Hiç evlenmediği için hayatını bir düzene koyamamış, hatıralarıyla iç içe kalmıştı. Bir ara bütün kitaplarını, notlarını, kısacası her şeyini yakarak ortadan kaldırmak düşüncesine kapıldı.
1975 yılının 9 Temmuz günü öldüğünde, 70 yaşındaydı. Göztepe tren istasyonunun yakınındaki Tütüncü Mehmet Efendi Camii’nden kaldırılan cenazesi, Sahrayıcedit Mezarlığı’na defnedildi. Evlat edinip nüfusuna geçirdiği manevi oğlu Mehmet Koçu, bütün kütüphanesini gazeteci Niyazi Ahmet Banoğlu’nun aracılığıyla Tercüman gazetesine sattı. Ne yazık ki, gazetenin kitaplık ve arşivi dağıldığı için bugün, bu değerli belgelerin akıbeti bilinmiyor.
Göstericilerin yakasına sarıldığı gün
Onu son olarak, ölümüne yakın, bir öğle üzeri Divanyolu’nda cadde üstündeki Çınar Lokantası’nda gördüm. Camın kenarındaki bir masada rakısını koymuş, hem yemek yiyor, hem de içkisini içiyordu. O günler, sağ ve sol güçlerin sık sık caddelerde gövde gösterileri yaptıkları çalkantılı günlerdi.
Sağcı gençler miydi, solcu gençler miydi, şimdi pek hatırlayamayacağım gelişigüzel bir kalabalığın, bir ara caddeden Sultanahmet’e doğru, düzensiz bir şekilde yürümekte olduklarını gördük. Yumruklarını havaya sıkarak sloganlar atıyorlardı.
Hoca bir süre camdan bu gençleri seyretti. Sonra nasıl olduğunu bilemeyeceğim, birden masadan kalkarak caddeye fırladı. Hemen en yakınındaki gencin yakasına sarılıverdi! Bütün konvoy durmuştu. Gençler şaşkınlıkla hocaya bakakalmıştı. Hoca, “Çocuk! Kimsin sen! Benim için bir hiçsin!” diye öfkeyle bağırdı. Ardından da, “Senin vazifen çok çalışıp, adam olup bir an önce bu memlekete faydalı olmaktır! Bu yaptığın kolay iştir! Önemli olan zoru başarmaktır” demez mi!
Bir an için bütün gençler durdular. Bir sessizlik oldu. Yalnız Hoca’nın öfkeli ve üzgün sesi duyuluyordu. Gencin yumruğu aşağıya düşmüştü. Kımıldayamıyor, karşı koyamıyor, yakasını Hoca’nın ellerinden kurtarmak için tek bir harekette bile bulunamıyordu.
Lokantada bulunan herkes Hoca’nın bu cesaretini takdir etmişti. Kalabalığın galeyana gelip ona bir zarar vermemesi için, Hoca’yı teskin ederek zorla içeri aldık. Ancak ondan sonradır ki konvoy yoluna devam edebilmişti. İşte, Reşad Ekrem Bey yalnız kalemi kuvvetli değil, iradesi de, kişiliği de böylesine kuvvetli bir kimseydi. Ne diyelim, nur içinde yatsın.
İstanbul için tek başına ansiklopedi
Gençlik yıllarında Ahmet Rasim’den İstanbul’un bütün özelliklerini öğrenip tanıyan Reşad Ekrem, koca İstanbul’u, her şeyiyle bir ansiklopedide toplamaya karar verdi. Bu ansiklopedinin adı kısaca, İstanbul Ansiklopedisi olacaktı. 1944’te, Cemal Çaltı adındaki bir kereste tüccarının mali desteğiyle, Ankara Caddesi’nde, Nallı Mescit’in biraz aşağısındaki bir hanın alt katında çalışmaya başladı. Maddelerin büyük bir çoğunluğunu kendisi kaleme alıyor, gerekiyorsa resimlerini de yapıyor ya da ressama bizzat kendi tarif ediyordu. Çoğu zaman matbaa işlerini de kendi takip etmek zorunda kalıyordu.
Semavi Eyice, yıllar sonra 1994’te Tarih Vakfı’nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’ne yazdığı Reşad Ekrem Koçu maddesinde, “Burada, bilhassa akşamüstleri, İstanbul’un tarih, edebiyat ve eski eserleri ile ilgili aydınları toplanıyor, birkaç saat süren sohbetlerden sonra, hep beraber o yıllarda henüz yıkılmamış Balıkpazarı’na (Eminönü) gidiliyor ve konuşmalar içkili akşam yemeğinde de sürüyordu” diye yazar. Bu ansiklopedi 1951’de ancak 34’üncü fasiküle kadar gelebildi. Sonra mali imkansızlık nedeniyle yayınına ara verildi.
Hoca boş durmuyor gazetelere, dergilere tarihle ilgili yazılar yazıyor, kitaplar hazırlıyordu. 1958’de Mehmet Ali Akbay adlı bir tüccarın yardımıyla, Hoca yeniden ansiklopedisine döndü ve Sirkeci’deki bir handa İstanbul Ansiklopedisi’ni bıraktığı yerden tekrar yayımlamaya koyuldu. Ne var ki 10’uncu cildin yayımlanmasından az sonra fasiküller aksamaya başladı. 11’inci ciltten birkaç fasikül çıktıktan sonra yayın büsbütün durdu. Reşad Ekrem Koçu öldüğünde, ansiklopedi henüz ‘G’ harfinin ortalarına gelmişti.
Reşad Ekrem Koçu'nun yapıtları
Aşağıda sıralanan yapıtlarının dışında Reşad Ekrem Koçu, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nin ilk beş cildini kısaltıp sadeleştirdi, el yazması Aşçı Dede’nin Hatıraları’nı Seyyid Vehbi’nin Surnamesi’ni, Haşmet’in Viladetnamesi’sini kısaltıp sadeleştirerek yayımladı.
İstanbul’un fethinin 500’üncü yılında (1953), Cumhuriyet gazetesi için ‘Türk İstanbul’ adlı kapsamlı ilaveyi ve yine aynı gazete için, ‘600 Yılın Tarih Panoraması’ adlı çalışmasını hazırladı. Bugün ise çok sayıdaki makale ve yazıları günışığına çıkarılmayı bekliyorlar.
Kitapları ve ilk yayın tarihleri: Kızlarağasının Piçi (1953), Hatice Sultan ve Ressam Melling (1934), Osmanlı Muahedeleri ve Kapitülasyonlar (1934), Çocuklar (Şiir ve Hikayeler, 1938), Esircibaşı, Kösem Sultan, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri (İnceleme, 1947), Türk İstanbul (Cumhuriyet gazetesinin ilavesi, 1953), Osmanlı Padişahları (İnceleme, 1960), Erkek Kızlar (Tarihi hikayeler, 1962), Forsa Halil (Tarihi uzun hikaye, 1962), Dağ Padişahları (İnceleme, 1962), Haşmetli Yosmalar (Hikayeler, 1962), Yeniçeriler (İnceleme, 1964), Osmanlı Tarihi Panoraması (1964), Fatih Sultan Mehmed (1965), Patrona Halil (Roman, 1968), Kabakçı Mustafa (Roman, 1968), Türk Giyim, Kuşam ve Süslenme Sözlüğü (1969).
"Osmanlı tarihinin romancısı Reşad Ekrem Koçu" başlığı ile yayınlandı.
(Eser Tutel / Popüler Tarih / Sayı 14 / Temmuz – Ağustos 2001)