Hakan Şenocak / Yazarlığın en önemli yanı, yaşadığın çağla birlikte değişmek, çağ geriye gitse bile, insandan yana ileriye gitmek ama ille de değişmek, değişimi insanlara da hissetirmektir
Başka dünyaların, insanların öykülerini anlatıyor bize Hakan Şenocak; Gölgelerin Gecesi, İşin Önemi, Bitimsiz, Hayatta Kalma Oyunu ve diğer öykülerinde... Kahramanları uzakta değil; çoğu zaman hemen yanı başımızda ya da tam karşımızda duran aynanın içinde.
Hayatta Kalma Oyunu ve Sevgili Nefret bir süre önce İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Böylece öykülerin, okurla bir başka yayınevinin adı altında bir kez daha buluşmuş oldu. Bir yazarın yayınevi değiştirmesi yazara ve eserlerine nasıl yansıyor? Tabii asıl soru şu: "Bir yazar neden yayınevini değiştirmek ister?" Yazarın yayınevinden beklentileri nelerdir mesela? Bu yer değiştirmenin kaynağında sanırım bu sorunun cevabı da var.
- Ben İş Kültür Yayınları'na geçtiğim için kendimi iyi hissediyorum. Galiba en önemli neden zarif ve özenli olmaları... Can Yayınları'ndan ayrılmamın nedeni ise bunun tersi; Erdal Öz her zaman hoş bir insandı benim için, yayıncım olduğu dört beş yıl içinde hiçbir pürüz yaşamadık, ama yayınevindeki herkesle aynı gönül hoşluğunu sürdüremediğimizi itiraf edeyim. Bu yüzden ayrıldım Can Yayınları'ndan... Ama yayınevinin hakkını yemeyeyim; her zaman çok sevdiğim bir yayıneviydi Can, hâlâ da öyle... En yakın arkadaşlarımın kitapları hâlâ Can'dan yayımlanıyor. Ayrılırken üzüntüm, oradaki arkadaşlarımın ve Erdal Öz'ün üzülmesiydi. Benim ayrıldığım dönemde, pek çok öykücü arkadaş da ayrılmıştı. Sanırım, herkesin ayrılma nedeni farklıydı.
Yayınevi değiştirmenin yazar için bir 'sorun' yarattığı düşüncene katılıyorum. Kendi okurunu şaşırtıyorsun her şeyden önce... Fakat yazar olarak sen de çok şaşırıyorsun zaten. Yine de, taze kan anlamında bir boşluğu oluyor yeni yayınevinin. İlkbahar oluyor sanki. yeniden açıyorsun...
Benim yayınevinden beklentim, kitaplarımın en az hatayla yayımlanması, teliflerimin zamanında ödenmesi, tanıtıma özen gösterilmesi. Herhangi bir yazarın isteyeceği şeyler yani... Yayınevi değiştirmenin yazdıklarıma nasıl yansıyacağını henüz bilmiyorum. İyi olacağını sanıyorum.
Yayınevi değiştirmek, yaşadığın şehri değiştirmek gibi
İlk sorunun devamı okur ile ilgili: Yazarın yayınevi değiştirdiğini okur fark ediyor mu ya da bu okur için önemli mi, ne dersin? Senin okurlarının böyle bir yaklaşımı var mı?
- Okur görüyor, önemsiyor, evet. Beni en çok şaşırtan, okurların ya da arkadaşlarımın, İş Kültür'e geçmemi yüzde yüz bir kesinlikle onaylaması, kutlamasıydı. Tek bir olumsuz düşünceyle karşılaşmadım. Yayınevi değiştirmek, yaşadığın şehri değiştirmek gibi geliyor önce. Sonra alışıyorsun. Sanırım okur da alışıyor.
Hayatın anavatanı zamandır, insanın anavatanı ömrüdür
Bugüne kadar yayımlanmış ya da yayımlanmamış birçok öykü kaleme aldın ve yazmaya devam ediyorsun; bir öykü üzerine düşünmek, öyküyü yaratmak bir yazarın kendi dünyasında algılarının değişmesi ile de paraleldir diye düşünüyorum... Örneğin Sevgili Nefret'in son öyküsü -senin de sözünü ettiğin gibi - aslında milliyetçiliğe karşı tepkisel yönler taşıyor. Öykü kahramanı genç kızın sürekli değişen isimleri, 'ait olma-ma' duygusunun bir yansıması da sanırım... Ne dersin?
- Yazarlığın en önemli yanı, yaşadığın çağla birlikte değişmek, çağ geriye bile gitse insandan yana ileriye gitmek, ama ille de değişmek, değişimi insanlara da hissettirmektir. Zaten yaş ilerledikçe düşünceler, duygulanımlar da değişiyor ve kaçınılmaz olarak yazılara yansıyor.
Sevgili Nefret'teki son öykü 'Elena'nın Oyunu' adını taşır; nedense bazı eleştirmenler "kişilik bölünmesi" diye saptadılar o öyküdeki durumu. Oysa bence, ırkçılık karşıtı bir öykü o. Bütün söylediği de, içinde kırk çeşit kültürün yaşadığı ülkemizde tek bir kültüre ait olunamayacağı... Hayatın anavatanı zamandır, insanın anavatanı ömrüdür; 'Elena'nın Oyunu' böyle bir yaklaşımla ırkçılığı sorguluyor.
Güçlü duygulanımlarla yazıyorum
Sevgili Nefret'in ilk öyküsü depremi konu alır; fakat şaşırtıcı bir son ile biter. Bana kalırsa kurgu içinde cümleler yazarın duyarlılığına yenik düşmüştür. Gerçekten çok etkileyici bir öykü! Hayatta Kalma Oyunu'nda da 'Köpek' öyküsü bende, uzun süre üzerimden atamadığım etkiler bırakmıştır. Sen yazarken nasıl hissediyorsun?
- Ürpertiler içinde yazıyorum. Bazen sevinçle, bazen dehşetle, korkuyla, aşkla, ama ille de güçlü duygulanımlarla... Zaten öykü de başka türlü yazılamazmış gibi geliyor bana...
Eski öykülerimin yenilerini beslediğini sanmıyorum
Öykülerini tekrar tekrar okur musun? Eski öykülerin yenilerini besler mi?
- Eskiden okuyordum kitap yayımlandığında. Artık yayımlanmadan önce çok okuyor, çok çalışıyor, çok özeniyor ve kitap haline geldikten sonra bir kez okumakla yetinip kitaplığa kaldırıyorum. Eski öykülerimin yenilerini beslediğini sanmıyorum. Besliyorlarsa da ben farkında değilim.
Ülkemizde bile değerlendirilebildiğimiz söylenemez
Çevirmen Türkolog Nan-a Lee, 'Tatlı Tatlı Ölebileceğiniz Bir Yer' isimli öykünü, seçkileri içerisinde yayımladı. "Kore'de hazırlamakta olduğumuz Dünya Öykü Seçkisi, dünyanın 18 genç yazarından öyküler içeriyor" diyor Lee; "Çalışmamız için Türkiye'den Hakan Şenocak'ı seçtik. Çünkü, bana göre öyküleri, şu an dünyada ilgi gören fantezi türünün başarılı örneklerini oluşturuyor." Bu konuda söylemek istediklerin olabileceğini düşünüyorum... Ne yazık ki Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere çevrilmiyor; bu, sektör için henüz cevabı bulunamamış büyük bir sorun... Ne dersin?
- Öykü kitaplarının birkaç bin adet basıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla, kendi ülkemizde bile pek de değerlendirilebildiğimiz söylenemez sanırım. Kore'den böyle bir isteğin gelmesi sevindirmişti beni. Daha da sevindiren, özellikle bir öyküyü seçmemeleri, benim seçtiğim herhangi bir öykünün seçkide yer alacağını söylemeleriydi. Neden bilmiyorum, 'Tatlı Tatlı Ölebileceğiniz Bir Yer'i seçmiştim. Belki daha evrensel bir öykü olduğu, aşk acısına bulandığı için...
Romanımın öyküler tadında olmasını ben de çok istiyorum
Bir roman yazdığını biliyorum; burada romandan söz etmek ister misin? Acaba karşımıza öykülerinin tadında bir roman mı çıkacak?
- Öyküler tadında bir roman olmasını ben de çok istiyorum. Belki bu yüzden ağırdan alıyorum. Umarım, kimseyi düş kırıklığına uğratmam.
Ridade ve Uğurlu Hanım en sevgili kahramanlarımdı
Son soruyu özellikle Ridade'ye ayırmak istedim... Ridade; Hayatta Kalma Oyunu'nda ilk öykünün kahramanı... Ridade ve tabii Uğurlu Hanım... İki kadın. Uğurlu, öykünün bir yerinde şöyle der: "Ben hayatı sevmedim, hayat da beni sevmedi"... Ridade şöyle yanıt verirdi: "Ben hayatı sevdim ama hayat beni sevmedi." Kısmet," dedi Uğurlu, "bazen öyle olur, bazen böyle. Bu sefer de böyle olsun yavrum." Bu iki kadın için eklemek istediğin sözler var mı?
- Onları özlüyorum. O öykü bitmesin, uzadıkça uzasın isterdim. En sevgili kahramanlarımdılar. Artık onlara söyleyecek bir sözüm yok. Belki: Şerefine Ridade, şerefine Uğurlu annem!
Not: Bu söyleşi "Güçlü duygulanımlarla yazıyorum" başlığı ile yayınlandı.
(Şebnem Atılgan / Mayıs 2004 / E dergisi / Sayı 62)
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Öyküleri 1977'den itibaren dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı Ağda Zamanı ile 1980 Akademi Kitabevi İlk Kitap Öykü Başarı Ödülü'nü aldı. Maraş Katliamı'nı anlattığı Kıran Resimleri ile Nevzat Üstün Öykü Ödülü'nü, ilk romanı Ölü Erkek Kuşlar ve Gölgede Kırk Derece ile Yunus Nadi Roman Armağanı'nı, Mor ile Orhan Kemal Roman Armağanı'nı ve Verda'nın Ölümü ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldı. Kıran Resimleri 1989'da Fransızca'ya çevrildi.
Özcan Karabulut - Özel yaşamınızın yazarlık serüveninize etkisi nasıl oldu?
– İnsanın özel yaşamı yazarlığına ne ölçüde olanak sağlar mı demek istiyorsunuz? Nasıl yazar olunur ya da? Kesin bir şey söyleyemem bu konuda. Okuma alışkanlığını çok küçük yaşlarda edindim. Yetiştiğim evde belli bir kültür ortamı vardı. Ama ben daha çok yatılı okullarda büyüdüm. Mutsuz bir çocukluk dönemim oldu. Marazi denebilecek kadar duyarlı idim o yaşlarda. İsterseniz ben size kırk yıllık yaşam serüvenimin bundan sonrasını özetleyeyim, kararı siz verin.
İlk şiirlerimi öğretmen okulunda iken yazmaya başladım. Bu yazma ve okuma tutkusu Eğitim Enstitüsü’nde ve daha sonra ilk öğretmenlik yıllarında da sürdü. Bir zaman sonra yazdıklarımın şiir olmadığını anladım. Günlük tutmaya yöneldim. Evlilik bir yitip gitme dönemi oldu yaşamımda. İki çocuk, uykusuzluklar, bulaşıklar, çocuk bezleri ile yedi yıl sürdü bu dönem. Boşandıktan sonra uzun mektuplar yazmaya başladım sevdiklerime. İlk öykülerime başlangıç oldu bu uğraş.
Bence yazmak için belli bir motif gerekiyor. İnsanın ne özel yaşamı, ne okuma tutkusu yazar olmasını gerektirmiyor. Kitap kurdu insanlar var, yazamıyorlar. Yaşamı “ciltlere sığmayacak” kadar dolu geçmiş olanlar var, anlatamıyorlar yaşadıklarını. Yazmak bir birikim ve duyarlık gerektiriyor çünkü.
Yazmaya başlamadan önce son derece huzursuz oluyorum
ÖK – Evliliğin insanın yaratma isteği üzerine olumsuz etkisinden söz edebilir miyiz? Sanat uğraşına yani…
- Bu evli olduğunuz kişiye bağlı. Bir yazarın evli olduğu kişinin kadın olsun erkek olsun, son derece duyarlı, anlayışlı biri olması gerek. Bir yazarla yaşamak özveri gerektiren bir şey. Ben yazmaya başlamadan önce, günlerce, son derece huzursuz, sinirli, ters oluyorum. Niye böyle olduğumu, yazmanın ne demek olduğunu bilen biri anlayabilir ancak. Ama şimdi demiyorum ki, bir yazar bir yazarla ya da başka bir sanatçıyla evlensin. Çünkü sanatçı aslında bencil kişidir. Sanatçı yaratmanın güçlüğünü tek başına taşıyan kişidir de, ondan bencildir. Bir evde iki bencil ise çoktur. Ancak sanata saygılı, rahat, gerektiğinde özveride bulunabilecek, kendi yaşamını sevdiği kişinin yaşamına uydurabilecek, eşinin yaptığı işe saygılı biri ile evlilik güzel bir şeydir. Ama böyle bir insanın çok zor bulunabileceğini de söylemeliyim.
ÖK – Yani birtakım yazarların düşündüğü ya da yazdığı gibi evlilik kesinlikle engelleyici bir şey değil!
– Toplumumuzda erkek yazarlar için hiç değil. Ama bir kadın yazar için evlilik genel olarak engelleyici bir şey. Kendi açımdan olmasa da bunu söyleyebilirim.
Bir öyküyü hiç düşünmediğim biçimde bitirdiğim olmuştur
ÖK – İlk öykülerinizi mektuplardan yola çıkarak yazdığınızı söylemiştiniz. Ülkemizde yaşam serüvenlerini, yazmanın alanıyla bir tutan yazarlar var. Bu çerçevede öykülerinizdeki sözcüklerin dünyasıyla, dış dünya arasındaki ilişkiden söz eder misiniz? Örneğin Kahramanmaraş olayını yaşamadınız. Bence de ille yaşamak gerekmiyor. Birtakım bilgilenmelerle de yazılabilir. Bu ikisi nasıl birleşiyor?
– Ben bir öğrencimi anlatan bir öykü yazmıştım. Ağda Zamanı’nda vardır bu öykü. Fakir Baykurt çok sevmiş, kutladı. “Yalnız,” dedi “Ne diye Nebalet dedin o kıza? Nereden buldun bu adı. Hiç uymamış o tipe”. “Ama o ad gerçek,” dedim Fakir Bey’e. “Gerçekten kızın adı Nebalet’ti…” Kızdı bana, “Ne demek gerçekti, bunu nasıl söylersin!” Şunu demek istiyordu; gerçekle, öykü gerçeği birbirinden farklı şeyler. Katı gerçek belirlemez yazılacak olanı. Gerçekten de yaşamın gerçeği ile öykü gerçeği ayrıdır. Gerçeği kâğıda geçirirken değişen birçok şey oluyor. Yazma olayı da kuralları içinde gelişiyor çünkü. Çoğu zaman yazmakta olduğum bir öyküyü hiç düşünmediğim ama önceden tasarladığımdan çok daha başka, zengin, değişik bir biçimde bitirdiğim olmuştur. Öykü o noktaya doğru kaymıştır, kendi başına yaşamaya yönelmiştir, kendi gerçeğini yaşamaya koyulmuştur.
Bir de şu var elbette, yaşanan gerçeği bütün ayrıntılarıyla, bütün yönleri ile verebilir miyiz? Örneğin ben Maraş’ta yaşanan gerçeği bütünüyle anlatamadım. Anlatmadım. Kendim için, kendi yazarlık tavrıma uygun yönlerini ele alarak yeniden yaşadım olayları. Olayların bütününü inceledikten sonra, yeni tipler, yeni öyküler kurdum.
Yazmak yavaş yavaş intihar etmektir
Nuriye Ortaylı – Öykü yazmak için belli bir ön çalışma gerekiyor mu? Kıran Resimleri’ni yazarken nasıl bir çalışma yürüttünüz?
– Ben ilk öykülerimi çok kolay ve çabuk yazdım. Çünkü onlar yıllar boyunca birikmişlerdi. Ama insan ilk birikimini boşalttıktan sonra gerçekten yazarlık dönemi başlıyor. Yazmanın bir birikim işi olduğunu söylemiştim. Yazmak için biriktirmek zorundasınız. Bunun için de artık on yıl, yirmi yıl bekleyemezsiniz. Daha hızlı bir biçimde araştırma, gözlem yapacaksınız, bunları toparlayacaksınız, sonra da amacına uygun olarak kâğıda geçireceksiniz. Bazen öykü gelip sizi bulsa da böyle bu genelde. Bu aşamada son derece güç yazmaya başlıyorsunuz. Son öyküme geçen Eylül’de başlamıştım bitiremedim, yürümedi, tıkanıp kaldı. Oysa bir kenara bırakınca rahat edemezsiniz. Geçen hafta bitirmek için yeniden oturdum, baktım kâğıdın birine not düşmüşüm; “yazmak yavaş yavaş intihar etmektir” diye. Düşünün yazarken ne kadar sıkıntı çektiğimi.
Kıran Resimleri’ne gelince, olaylar daha yaşanırken çok etkilenmiştim. Ama belki de yazma düşüncesi Maraş’a gidip gelmiş bir arkadaşla konuştuktan sonra doğdu. Bu, bir yıl sonraydı olaylardan. “Orası hâlâ kanayan bir yara” demişti arkadaşım. “Herkes gidip görmeli.” Bunun üzerine Maraş’a gittim. Çok uzun kalamadım ama çok yoğun günler yaşadım. Olayların geçtiği yerleri dolaştım, en büyük kayıpları vermiş insanlarla konuştum. Daha sonra ise duruşma tutanaklarından bir bölümü okudum. Bunlardan özellikle yararlandım. Maraş öykülerini yazarken ben olaylardan çok olayların dramatiğine eğilmeye, acının şiirini yakalamaya gayret ettim. Ölümün ve acının da şiiri var bence.
Okuma biraz da okuduğuyla özdeşleşme demektir
ÖK – Şiir işin içine giriyorsa, okurun zengin anlamlarla ürünü yeniden üretmesi gündeme geliyor…
- Öyle tabii. Son derece somut, düpedüz bir anlatım bana yavan geliyor. Öyle bir cümle kuruyorsunuz ki, onu on kişi değişik tatlarda algılayabiliyor. Okuma biraz da okuduğuyla özdeşleşme demektir. Kişi okuduğuyla ne ölçüde bütünleşebiliyorsa o denli seviyor okuduğu metni. Ayrıca yazar, sokaktakinden farklı anlatabilen biridir. Güzel anlatan, tatlı anlatan, anlattığıyla etkileyen kişidir. Dilin, sözcüklerin olanaklarını sonuna kadar kullanmayı denemelidir.
Öykülerim genel olarak kısa zaman diliminde geçer
ÖK – Biraz da öykülerinizde uygulamaya çalıştığınız anlatım tekniklerinden söz etseniz.
– Çoğu zaman anlattığınız şey kendi biçimini kendi belirler. Kendi tekniğini getirir. Ben bilinçli olarak şu tekniği kullanıyorum, diyemeyeceğim size. Neyi anlatıyorum ben, anlattığım en iyi nasıl anlatılır? Bu biraz da yazma sırasında kendiliğinden oluyor. Ben öyküde zamanı çok önemserim. Öyküler genel olarak kısa zaman diliminde, bir, iki saatte veya bir günde geçer.
Bilinç akışı beni çok etkiliyor
NO – Öykünün vuruculuğu kısa zaman diliminde geçmesinden mi geliyor?
– Hayır, ben öyle anlatıyorum. Ancak benim öyküm, öykünün geçtiği zamanla sınırlı kalmaz. Geriye, ileriye gidebilir. Bu geriye dönüşleri ya da ileriye dönük düş ve düşünceleri ayraç içinde anlatmayı tercih ediyorum. İlk öykülerden sonra ayraçları kaldırmayı denedim bir ara ama öyküde değişik zamanlar birbirine karışıyor, okur için çözümü zorlaşıyor metnin. Ayraçları sevmiyorum. Belki bir gün anlaşılırlığı bozmadan kaldırabilirim. Faulkner, James Joyce gibi yazarlar bunu yapıyorlar ama zor anlaşılıyor yazdıkları, herkes anlayamıyor. Benim bilinç akışı tekniğine yakın bir anlatımım olduğunu söyleyenler oldu. Bilinç akışı beni çok etkiliyor. Bu akımın öncü yazarlarını çok seviyorum, onlardan etkileniyorum. Bilinç akışı benim anlatım tekniğime çok uygun düşüyor ancak o kadar yakalayamıyorum insan bilincini.
Öykü bir solukta, bir oturuşta okunabilir olmalı
ÖK – Okurun öykülerinizi nasıl okumasını isterdiniz?
– Ben okurumu yokuşa sürmekten yana değilim. Ama önce öykümün bir oturuşta okunmasını istiyorum. Bunun için de öykülerimi çok uzun tutmam, bilinçli olarak. Çünkü otuz, kırk sayfalık bir öykü bir oturuşta okunamaz. Bu gayreti okuyucudan bekleyemem. Demek ki gayret bana düşüyor. Öykü öyle bir tür ki onu roman gibi bırakıp bırakıp okuyamazsınız. Öykünün inceliklerle dolu bir yoğunluğu vardır. Öykü bir senfoni gibidir. Bir senfoniyi yarıda kesip ya da bölük pörçük dinlediğinizde tümünü dinlemekten aldığınız tadı alamazsınız. O bakımdan öykü de bir solukta okunabilir olmalı, bir oturuşta; yatakta da olabilir tabii, o önemli değil, başlanınca bitirilmeli ama.
Özellikle kadın arkadaşlarım "Beni de yazsana" demişlerdir
ÖK – Bir öykücü olarak çevrenizdeki insanlar sizden çekiniyorlar mı? Onlarla iletişim kurmakta güçlük çekiyor musunuz, yaşamlarının size malzeme olması endişesiyle…
- Hayır, kesinlikle. Tam tersine özellikle kadın arkadaşlarım “Beni de yazsana, yıllardır yazıyorsun, hâlâ beni anlatmadın” bile demişlerdir. Çok özel durumlarını sorduğumda içtenlikle yardımcı olmuşlardır. Onlara sevgiyle yaklaşacağımı bildiklerinden belki. İnsanları hırpalamak, dile düşürmek, en gizli yanlarını ortaya koymak gibi zevklerim olmadığından belki.
Bir yazar bir katili de anlamaya çalışmalıdır
NO – Gerçekten de öykülerinizde bir nokta çok açık: İnsan sevgisi. Şu kolayca anlaşılıyor: Kıran Resimleri’ndeki kadınları, kıyıma uğrayan insanları sevmek, onlara acımak, onlardan yana olmak. Ancak Kıran Resimleri’nde Ökkeş gibi Zeycan’daki Soğancı gibi portreler de var. Yani bizzat kıyıma katılmış, bu vahşetin sorumluluğundan pay almış kişiler. Öykülerde onları da anlamaya, onları o noktaya getiren nedenleri anlatmaya çalıştığınız, herşey bir yana, onları birer insan olarak ele aldığınız görülüyor.
– Bir yazarın insanlara bakışında önyargılı olması söz konusu olamaz. Benim anlayışım içinde bu yok. Ben insanın ruhsal yapısını, onun her durumda, yaşadığı her olayda ne hissedeceğini anlamaya çalışıyorum. Benim işim bu. Öyle bakınca bir yazar bir katili de anlamaya çalışmalıdır. Sonra, sanatın kin ve nefret duyguları üzerine kurulabileceğini de sanmıyorum ben.
Bir de şu var: Bu sözünü ettiğiniz olayda çoğu insan kendi inisiyatifleriyle davranmış değil. Gerçekten insanlığa düşman, kör bir görüş tarafından koşullandırılıp kışkırtılarak olayın içine itilmişlerdi. Bu açıdan da bu bilinçsizce sürüklenmiş insanları anlayıp anlatmak, belki bugün değil ama gelecekte onlar için de bir uyarı olabilir, diye düşündüm.
Öyle öyküler var ki okuduğumda niye yazılmış diye düşünüyorum
ÖK – Sanat Kurumu’ndaki bir konuşmanızda, fantastik türdeki öykülerden ”bir şey anlamadığınızı” söylemiştiniz. Bu espriyi açıklar mısınız? Kendi öykü anlayışınızı bu tür öykü ile karşılaştırabilir misiniz?
- “Anlamıyorum”un içinde, bana seslenmiyor, benim tarzım değil, ben tat almıyorum var. Gerçekten öyle öyküler var ki, niye yazılmış acaba diye düşünüyorum okuduğumda. Ben yazarken kendi kendime de sorarım bunu: Niçin yazıyorum?
Bir çocuğun ayağındaki pabuç günümü zehir etmeye yetiyor
NO – Gene aynı konuşmada “paylaşmak için” diye yanıtlamıştınız bu soruyu…
- Evet. Ben yazarken, yazdığımı kimin okuyacağını, onu ne kadar insanla bölüşebileceğimi de düşünüyorum. Görüp, yaşayıp tek başına taşıyamadıklarımı bölüşmek, ağırlığı biraz olsun atmak istiyorum, aynı şeyleri yaşayıp da anlatmayan insanlarla bir olmak istiyorum.
Fantastik öykü bir türdür, ona karşı olduğumu söylemiyorum. Öykücülüğümüzün gelişmesi açısından o da bir noktadır, bir çeşitlilik getirir. Ama ben aynı şeyi yapamam. Benim dünyam fanteziler dünyası değil. Ben gerçek bir dünyada yaşıyorum. Bu dünyada gördüğüm herşeyden etkileniyorum. Bazen görmek istemediklerimi bile görüyorum. Kaçamıyorum, çalışan bir insanım, insanlarla sürekli ilişki içindeyim, özellikle çocuklarla. Bir çocuğun ayağındaki bir pabuç benim bir günümü zehir etmeye yetiyor örneğin. Ama bunları görmeyen, rahatsızlık duymayan, çevresi değişik biri için böyle şeyler yazmak ucuzluktur elbette.
Fantastik türün bir kaçış edebiyatı olarak kullanılmasına karşıyım
ÖK – Fantastik türdeki öykülere karşı değilsiniz ama…
- Şu noktada karşıyım: Fantastik türün bir kaçış edebiyatı olarak kullanılmasına karşıyım. Belli dönemlerde bakıyorsunuz, herkes fantastik öykü yazmaya başlıyor. O güne kadar bir sürü gerçek şey yazmış bir yazar birdenbire masallar yazmaya başlıyor. Üstelik bu yazarlar sözlerini hangi ortamda nasıl söyleyeceklerini çok iyi bilen yazarlar, kaçmalarına gerek yok. Bir de toplumsal gerçeklerimiz açısından kaçışın seçenek olmadığını düşünüyorum. Gene bölüşme açısından baktığımda, bu tür öyküleri yazarıyla bölüşenlerin sayısının sınırlı olduğunu biliyorum. Çünkü bu ülkenin gerçeklerini yaşayanlar, o gerçeklerden kaçmak isteyenlerden kesinlikle daha çok olacak her zaman.
ÖK – Şu sıralar yazmayı tasarladığınız ya da yazdığınız öyküler var mı?
– “Uykusuzlar” adlı bir öykü kitabı daha hazırlıyorum. Bir terslik olmazsa Nisan ayında yayınevine teslim edeceğim. Bu öykülerde 79’dan bu yana yaşadığımız olaylara bağlı olarak ortaya çıkan kişiler, analar, babalar, gençler ana konu.
ÖK – Bitirirken size şaka yollu bir soru sorayım. Roman yazmaya ne zaman “geçeceksiniz?”
– Ben de şaka yollu bir cevap vereyim. Emekli olduktan sonra.
(Özcan Karabulut, Nuriye Ortaylı, Veli Özdemir / Şubat 1984 / Yeni Olgu / Yıl 3 / Sayı 2)
Burhan Arpad / Savaş karşıtı büyük ustaların yapıtlarını Türk okura ulaştırmayı görev bildim
Gazeteci, yazar, çevirmen ve yayıncı Burhan Arpad (1910 - 1994) gerçek bir yazı emekçisiydi. Modern Alman ve Avusturya edebiyatlarından elliye yakın kitap çevirdi. Bazı çevirilerinde Ahmet Hisarlı adını kullandı. Öykü, gezi, fıkra, röportaj ve eleştiri türünde birçok yapıta imza attı. Gezi Günlüğü ile 1963'te Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri-Gezi Ödülü'ne, 1985'te Almanya Federal Cumhuriyeti Birinci derece Liyakat Madalyası'na ve 1988'de Burhan Felek Hizmet Ödülü'ne layık görüldü.
Hikâyeci, fıkra yazarı, gazeteci, eleştirmen, çevirmen, dergi yöneticisi Burhan Arpad bir edebiyat emekçisi. 1923 yılında Rehber-i Tahsil ilkokulunu, 1927 yılında da Ticaret Mektebi'ni bitirdikten sonra uzun yıllar Tekel'de memur olarak çalışmış. Edebiyat yaşamını şöyle anlatıyor Arpad:
"1936 yılında Servetifünun-Uyanış dergisinde fıkra yazarlığı ile edebiyat yaşamına başladım. 1943 yılında Tekel'den ayrıldıktan sonra geçimimi yazarlıkla kazanmak istedim. Memleket, Vatan, Hürriyet gazetelerinde muhabirlik yaptım. ABC Kitabevi'nin kuruluşuna katıldım. Vatan'da fıkra yazarlığım 1955-1962 yıllarını kapsar. Balkanlar, Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerine kısa geziler yaptım ve bunları 'Tuna'dan Şimale', 'Uçuş Günlüğü', 'Gezi Günlüğü' (1963 TDK Gezi Ödülü) ve 'Avusturya Günlüğü' adı altında kitaplaştırdım."
Burhan Arpad'ın 1940 yılı Ocak ve Mayıs ayları arasında "İnanç" adlı aylık bir edebiyat dergisi denemesi var. "Resimli bir dergiydi ve dünya edebiyatını izleyen sayfalar vardı. Önce iki bin basılıyordu, sonradan tirajı üç bin oldu. Ama beşinci sayıdan sonra dergi çıkmadı" diyor.
O yıllar için güzel bir girişim. Neden beşinci sayıdan sonra çıkmadı?
- Hepimiz çok gençtik. Aramızda bir görüş ayrılığı ortaya çıktı. Ben dergiyi hem finanse ediyor, hem de bizzat çalışıyordum. Yürümedi.
Burhan Arpad, Şehir Tiyatrosu'nun çıkardığı "Türk Tiyatrosu" dergisini muhtelif tarihlerde yönettiğini, bir de 1945-1951 yılları arasında Filarmoni Dergisi'ni yönettiğini anlatıyor.
Siz bir süre de yayıncılık yaptınız...
- Arpad Yayınevi'ni 1945 yılında kurdum. İlk bastığım kitap da Prof. Dr. Şerif Başoğlu'nun "Değişen Dünya" adlı kitabıdır.
Ne Sabahattin Ali kadar gerçekçiyim ne de Sait Faik kadar duygulu
Biraz öykücülüğünüzden söz edelim.
- Benim için çıkan tenkitlerde bana Sait Faik ile Sabahattin Ali arasında bir yer verirler. Ama ben ne Sabahattin Ali kadar gerçekçiyim, ne de Sait Faik kadar duyguluyum. Size bir öykümü de anlatayım. Sait benim ilk kitabım "Tablo"ya çok takılırdı. Her görüşte o tatlı külhani ağzıyla "Tablada balık mı satıyorsun?" der gülerdi. Bakışlarında çocukça bir pırıltıyla. O sıralarda da Sait'in 'Medar-ı Maişet Motoru' adlı romanı haftalık kültür ve magazin dergisi 'Yeni Mecmua'da tefrika ediliyordu. Benim de aynı mecmuada 'Matine' adlı kısacık hikâyem bir hafta önce çıkmıştı. Bir gün ben Babıali Yokuşu'nu çıkıyorum, o iniyor. Beni görünce yine gülerek yanıma yaklaştı ve elini omuzuma koyarak 'Ulan bu hikâyeyi ben yazmak isterdim' dedi. İşte bu örnek bizim 40'lı yıllar hikâyecilerinin ne denli yan tutmaz ve içtenlikli olduğunu göstermeye yeter. Ama onların asıl ağır basan belirgin özellikleri olayları toplum açısından değerlendirmeleriydi. Sanırım kalıcı kimi şeyler de bıraktık.
Burhan Arpad yaşamını kalemiyle sürdürüyor. "Şehir 9 Tablo", "Dolayısıyla", "Son Perde: Komik-i Şehir", "Taşı Toprağı Altın", "Yeditepe Olayları" ve "Direklerarası" adlı öykü kitaplarının yanı sıra "Alnımdaki Bıçak Yarası" adlı bir romanı var. Tiyatro öyküleri: "Perde Arkası", "Operet 8 Tablo", "Oyun 6 Tablo". "Günü Gününe" makalelerini, "İlk Gece" de tiyatro eleştirilerini topladığı kitapları.
Biraz da çeviri kitaplarınızdan söz edelim.
- Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, Thomas Mann, Dimitri Dimov'un kitaplarını çevirdim. Bunlar ortak yanları ağır basan dünya yazarlarıdır. Bunları Türk okuyucusuna ulaştırmayı bir görev bildim. Zira bu büyük ustalar anti-militaristtir ve savaş karşıtıdır.
(Nemika Tuğcu / Milliyet / 25 Şubat 1990)
* "Babıali'de 54 yıl" başlığı ile yayınlandı.
Meraklısı için http://www.ahmet-arpad.de/burhanarpad/
Romancı, şair ve akademisyen Natsume Soseki, çağdaş Japon yazınının ilk temsilcisiydi. Bireycilik, yalnızlık ve geleneksel değerlerle Batılılaşma arasındaki çatışmayı ele aldı. İki yapıtını tamamlayamadan 49 yaşında hayatını kaybetti.
Modern Japon edebiyatının en önemli yazarlarından Natsume Kinnosuke, Natsume Soseki takma adıyla tanınır. Ailenin altıncı çocuğu olarak 1867'de Edo'da (bugünkü Tokyo), Uşigome Babaşita semtinde (Şinciku semti yakınları) dünyaya geldi.
Yaşamının ilk yıllarında bir aile dostunun yanında yetişen Kinnosuke, on yaşında evine döner. Bunu izleyen yedi yıl boyunca Çin klasikleri ve İngilizce öğrenimi görür. Ardından Tokyo Üniversitesi'nin hazırlık sınıfına başlayacak, burada Masaoka Şiki gibi edebiyatla ilgilenen başka öğrencilerle tanışacak, uzun soluklu dostluklar kuracaktır. Kinnosuke yazılarında, "Soseki" adını kullanmaya başladığında otuzlu yaşlarındadır.
İsteksizlikle kırılgan bir duygusallık birleşince
Babası güçten düşünce genç yaşta çalışması gerekir. Lise yıllarında ders vermeye başlar. İngilizce'de üstün başarı gösterir, Tokyo Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'nü 1893'te bitirip ünlü bir kolejde İngilizce öğretmenliğine başlar. İş yaşamındaki yoğun isteksizliği kırılgan duygusallığıyla birleşince, ilkgençlik yıllarındaki bunalımları giderek sıklaşır, dayanılmazlaşır. Çalıştığı saygın kolej kendisine önemli bir kariyer sağlayabilecekken, Soseki bu işten ayrılmayı, öğretmenliği güneydeki küçük Şikoku adasında sürdürmeyi seçer. Adadaki yaşamı ve okul, daha sonra 1906'da yayımlanan ve en önemli yapıtlarından sayılan Botçan'da (Küçük Bey, Oğlak Yayınları, 2003) karşımıza çıkacaktır.
1896'da, Kumamoto'da bir yüksek okulda profesör olarak çalışmaya başlayan Soseki bir yıl sonra evlenir, ardından da Eğitim Bakanlığı'ın bursuyla İngiltere'ye gider. Bu dönemin büyük bölümünü Londra'da geçiren Soseki, iki yıl boyunca yoğun olarak İngiliz edebiyatına odaklanır. Ancak İngiltere'deki yaşamı, Soseki'nin çöküntülerini ağırlaştıracak, yazar, iç dünyasında derin kırılmalarla 1903'te Tokyo'ya, ailesine dönecektir.
Genç yazarları etkiledi
Soseki, Tokyo İmparatorluk Üniversitesi'nde İngilizce ve İngiliz edebiyatı dersleri vermeye başlar. Bu dönemde Soseki'nin yakın çevresini oluşturan edebiyatla ilgili öğrencilerin neredeyse tamamı Meiji Dönemi sona ererken Japon edebiyatında önce çıkacaklardır. Aralarında oyun ve roman yazarı Kume Masao ve Japon öykücülüğünde bir dev, Akutagawa Ryunosuke de vardır. Edebiyat alanında doğalcı yaklaşımın, Şaseibun Hareketi olarak anılan "yaşamın gerçekliğini" temel alan anlatıların öne çıktığı bu dönemde Soseki, genç yazarlar üstündeki idealist ve ahlakçı etkisiyle anılacaktır.
Ben Bir Kediyim'in başarısı
Şoseki'nin ilk yapıtlarından Ben Bir Kediyim (Wagahai wa neko de aru, 1905 - 1906) ve Küçük Bey romanlarının baş döndürücü başarısı üzerine Asahi Şimbun'un edebiyat sayfası editörlüğüne getirilen Soseki hiçbir zaman istekli olmadığı öğretmenlik mesleğinden de böylece emekli olacaktır. Tamamladığı on dört romandan çoğu aynı gazetede bölümler halinde yayımlanır. Bunlar arasında, Sanşiro (1908), Madenci (Kofu, 1908), Kapı (Mon, 1910) ve yazarın başyapıtı sayılan Kokora (1914; Türkçe'ye "yürek, can, akıl, ruh, tin" sözcükleriyle çevrilebilir) da yer alır.
İlk romanlarında yergiye ve humour'a çokça yer veren Soseki, Kofu ve Sanşiro ile birlikte bireyin yalnızlığını, tamamlanamaz eksikliğini, toplumsal baskı karşısındaki umarsızlığını merkeze alan, kendine eziyet etme, kaçış ve intihar metaforlarının öne çıktığı, görece karanlık bir anlatımı benimser.
Mide kanserine yenik düştü
Soseki'nin yıllarca peşini bırakmayan ruhsal çöküntülerini, ağırlaşan fiziksel rahatsızlıkları izleyecek, son çalışmaları "Meian" (1) ve otobiyografik romanı "Miçikusa"yı yarım bırakarak, 9 Aralık 1916'da mide kanserine yenik düşecektir.
"İlk Gece" (Dai içi ya"), on gecede on rüyayı öyküleyen Yumeya'nın ilk bölümüdür. Yazarın iç dalgalanmalarını, huzursuzluklarını, çatışmalarını fantastik öğeler dolayımıyla dışavurduğu ve 1908'de yayımlanan bu çalışması, Soseki'nin en önemli yapıtları arasındadır.
Özcan Karabulut / Romana kalırsa, sosyal patlama sokakları işgal etmekte olan çocuklardan geliyor
"Amida, Eğer Sana Gelemezsem" 2008 yılında yayımlandı. Özcan Karabulut, "Türkiye'de çatışan her kesime seslenen ve hiçbirini memnun etmeyeceği daha ilk satırlarında ortaya çıkan can yakıcı bir roman" olarak tanıtılan yapıtı ile ilgili soruları yanıtlamıştı.
Son kitabınız Aşkın Halleri yayımlandıktan bu yana altı yıl geçti. Uzun süre. O günden bugüne ne yazıyorsunuz?
- Yazmadan değil ama yayımlamadan geçmiş altı yıl. Böyle de olsa, uzun bir süre. Yine de, son kitabımdan sonra bir tek öykü yazıp yayımlayabildim. Aşkın Halleri'nin yayımlanmasından hemen sonra benden bir 'gece öyküsü' yazmam istenmişti. O günlerde Diyarbakır'dan dönmüştüm ve kentin etkisi altındaydım (hâlâ etkisinden kurtulabilmiş değilim). Kafamı meşgul eden, yazmadan rahat edemeyeceğim temalar vardı. Birkaç öykü yazabilirdim, ama bana kendini duyuran temalar, elimdeki 'malzeme' daha fazlasını dayatıyordu: Bu bir romandı.
Öyküden gelmiş bir yazar olarak, revaçta olmaya başladığı bir dönemde roman yazmamak için çok direndim. Sonunda roman düşüncesi baskın çıktı; yazmaya başladım. Ismarlama öykü yazmak ters gelse de, "Gece, Bir Otel Odasında" öyküsünü bu koşullarda yazdım. Öykünün teması, alt temaları romanımın da temalarıydı. Öyküde romanın temalarını işleyerek romanı görmek istedim bir yerde. Bir parça gördüm de.
Romanın ortaya çıkmaya başladığı günlerde gördüğüm ise, temalar ne olursa olsun romanın öyküden çok farklı bir yapıya sahip olduğuydu. Diyeceğim, son altı yılda dernek yöneticiliğinin yanında, öykü etkinlikleri gerçekleştirip öykü dergisi çıkarırken elimdeki romanı bitirmeye çalıştım.
Okuduğum her iyi roman, romanımı geciktiriyordu
Gene de romanın yazılıp yayımlanması uzun süre alacağa benziyor...
- Uzun süre yayımlayamamamda, elindeki romanı bitiremememde eylemli olmamın yanı sıra dünya romanındaki çıtanın yüksek olmasının da etkisi olduğunu görüyorum. Okuduğum her iyi roman, romanımı geciktirip duruyordu. Bu sürede şunu fark ettim: Roman kendisinin dışındaki türlere, uğraşlara pek izin vermeyen, mümkünse yazarının yirmi dört saat çalışmasını gerektiren bir yazınsal tür.
Yol hep Diyarbakır'a çıkınca
Romanınızın konusundan ve özelliklerinden söz eder misiniz?
- Romanımın konusu hayatımız (belki de küresel hayatımız demeliyim). Romanda, "Kadınlar senin için ölsün" dendiği andan itibaren aşk da var, meşk de. Romanın ana karakterlerinden biri olan başörtülü kadının yaşadığı yasak aşk, aşk söz konusu olduğunda her şeyin mümkün olduğunu gösteriyor bize. Kentlere ve ülkelere yapılan yolculuklar var romanda (insanın kendine yaptığı yolculuklar). Yol hep Diyarbakır'a çıkınca, son çeyrek yüzyılda bizi etkileyen kimi olayların romana girmemesi mümkün mü? Kimlik ve aidiyet sorunu da romanın ilgi alanında. Biz kimiz, farklı aidiyet duygularıyla kendimizi nereye ait hissediyoruz?
Çocuk işçiler dünyanın da sorunu
Romanın çok belirgin bir özelliğinden söz etmek isterseniz, bu ne olabilir?
- Çocuk işçiler sadece Diyarbakır'ın ve Türkiye'nin sorunu değil, dünyanın da bir sorunu. Kiralık çocuk işçiler, köle çocuk işçiler, fuhuş yaptırılan çocuk işçiler... Romana kalırsa, sosyal patlama sokakları işgal etmekte olan çocuklardan geliyor. Çocuk işçiliği alanında uygulanan çifte standartlar gelişmiş ülkelerin ve süper devletlerin siyasal alanda uyguladıkları çifte standartları da düşündürüyor ve en çok bu ülkeleri ve devletleri sorgulanır hale getiriyor. Evet, romanım bir aşk romanı ama aynı zamanda bir kent romanı da. Öte yandan, siyasal öyküler de yazmış bir yazardan siyasal bir roman beklemek şaşırtıcı olmasa gerek.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sylvia Plath / Hayattan alabileceğimden daha fazlasını bir romanda bulurum
31 yıl süren yaşamına kendi eliyle son veren Sylvia Plath (1932 - 1963), sadece şiirlerinden oluşan Colossus ile tek romanı Sırça Fanus'un yayınlandığını görebildi. Ariel ve Suyu Geçiş adlı şiir derlemeleri ile öykü ve düzyazılarından oluşan Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı ölümünden sonra yayınlandı. Yapıtlarında yabancılaşma, ölüm ve kendini yok etmeyi işledi, intiharından sonra en önemli çağdaş şairlerden sayıldı. (*)
Sylvia, şiir yazmaya nasıl başladınız?
- Nasıl başladığımı bilmiyorum, küçüklüğümden beri sürekli yazıyorum. Sanırım çocuk şiirlerini seviyordum ve aynı şeyleri yazabilirim diye düşündüm. Sekiz buçuk yaşındayken yayımlanan ilk şiirimi yazdım, The Boston Traveller'de yayımlandı, ondan sonra sanırım biraz profesyonel oldum.
İlk zamanlarda ne tür şeyler yazıyordunuz?
- Sanırım doğa; kuşlar, arılar, ilkbahar, güz... tüm bu konular yazmak için, içsel deneyime sahip olmayan kişi için iyi bir armağandır. İlkbaharın gelişinin, gökteki yıldızların, ilk kar yağışının vb. bir çocuk ve bir genç şair için armağan olduğunu düşünüyorum.
Lowell'ın akıl hastanesindeki deneyimleri hakkındaki şiirleri
Bugüne gelecek olursak, bir şair olarak sizi özellikle çeken, hakkında yazmayı sevdiğiniz temalar var mı?
- Belki bu bir Amerikan olgusudur. Robert Lowell'ın Life Studies'inde olduğu gibi, yeni bir saldırı türü olarak düşündüğüm şey beni heyecanlandırıyor, yani bir tür tabu olarak gördüğüm, gerçek, özel, duygusal deneyimlere yönelik saldırılar. Örneğin Robert Lowell'ın akıl hastanesindeki deneyimleri hakkındaki şiirleri beni çok fazla ilgilendirdi. Hissettiğim bu tuhaf, ilkel tabu konuları yeni Amerikan şiirinde araştırılıyor. Özellikle bir anne olarak deneyimleri hakkında yazan kadın şair Anne Sexton'ı düşünüyorum. Bir anne olarak ruhsal çöküntü yaşayan aşırı duygusal ve hassas genç bir kadın, şiirleri eşsiz bir ustalıkla yazılmış şiirler ama yine de oldukça yenilikçi, oldukça heyecan verici olduğunu düşündüğüm bir çeşit duygusal ve psikolojik derinliğe sahipler.
Siz şimdi deyim yerindeyse, bir ayağı Atlantik'in bir yakasında diğer ayağı diğer yakasında olan Amerikalı bir şair ve insan olarak...
- Oldukça sevimsiz bir durum ama kabulleneceğim bunu!
Beni heyecanlandıran şairlerin çoğu Amerikalı
... Bu mecazla devam edecek olursak, hangi tarafınız ağır basıyor?
- Pekala, dil söz konusu olduğunda ben bir Amerikalıyım; korkarım, aksanım Amerikalı, konuşma biçimim bir Amerikalının konuşma biçimi. Eski moda bir Amerikalıyım. Şimdi İngiltere'de olmamın ve hep İngiltere'de kalacak olmamın nedenlerinden biri, büyük olasılıkla budur. Tercihlerim söz konusu olduğunda elli yıl kadar gerideyim ve beni heyecanlandıran şairlerin çoğunun Amerikalı olduğunu söylemeliyim. Hayran olduğum çok az çağdaş İngiliz şair var.
Bu, çağdaş İngiliz şiirinin Amerika'ya kıyasla çok geride olduğunu düşündüğünüz anlamına mı geliyor?
- Hayır, sadece elinin kolunun bağlı olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. İngiliz eleştirmen Alvarez'in yazdığı bir deneme vardı: O'nun İngiliz kibarlığının tehlikeleri hakkındaki görüşleri çok yerinde ve çok doğrudur. Çok kibar olmadığımı söylemeliyim ve kibarlığın, özgürlüğü kısıtlayan bir şey olduğunu düşünüyorum. İngiltere'de her yerde göze çarpan temizlik, mükemmel düzen, yüzeyde görünenden belki de daha tehlikelidir.
T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats... Biz buralardan geldik
Ama siz de, bunun sorumlusunun, bu mükemmelliyetçilik kalıbı içinde "İngiliz Edebiyatı" diye adlandırılan ağır şeyin altında şiir yazan İngiliz şairleri olduğunu düşünmüyor musunuz?
- Evet, tam da böyle düşünüyorum. Cambridge'deyken benim başıma da geldi. Genç kadınlar bana gelip "Şiirin yayımlanınca, hakkında yapılan eleştiriye, kötü eleştiriye rağmen yazı yazmaya, şiir yayımlamaya nasıl cesaret ediyorsun?" derlerdi. Ve eleştiri şiirle ilgili değildi. John Donne gibi başlayıp, ama onun gibi bitirememekle eleştirdiklerinde dehşete düştüğümü hatırlıyorum. O zaman İngiliz edebiyatının bütün ağırlığını ilk kez hissettim, İngiltere'de üniversitelerde pratik eleştirelliğe verilen önemi düşünüyorum, (bir dizenin hangi dönemden geldiğini inceleyen tarihi eleştirelliğin değil). Bu oldukça sarsıcı. Amerika'da, üniversitede ne okuduk? T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats (1)... Biz buralardan geldik. Daha gerilerde Shakespeare vardı. Buna katıldığımdan emin değilim ama bu nedenlerden genç bir şair, yazmaya yeni başlayan bir şair için Amerika'da üniversiteye gitmenin İngiltere'deki gibi korkutucu olmadığını düşünüyorum.
Toplama kamplarına yoğun ilgim vardır
Sylvia, kendinizi bir Amerikalı olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz ama Dachau, Auschwitz ve Mein Kampf'ı (2) anlatan "Daddy" şiiri gibi bir şiir duyduğumuzda, gerçek bir Amerikalının bunu yazamayacağı izlenimine kapılıyoruz, çünkü Atlantik'in öteki tarafında bunlar çok fazla şey ifade etmez, bu isimlerin çok anlamı yoktur, öyle değil mi?
- Şimdi siz sıradan Amerikalı gibi konuşuyorsunuz. Kişisel olarak benim kökenimde Almanlık ve Avusturyalılık olduğunu söyleyebilirim. Bir yandan birinci nesil Amerikalıyım, bir yandan da ikinci nesil Amerikalıyım ve toplama kamplarına vb. yoğun ilgim vardır. Oldukça politik bir insan olmayı da tercih ediyorum, çünkü bunda doğduğum yerin bir payı olduğunu düşünüyorum.
Ve bir şair olarak büyük, güçlü bir tarih duygunuz var mı?
- Ben tarihçi değilim ama günden güne tarih beni daha çok büyülüyor. Napolyon'la çok ilgiliyim; çarpışmalar, savaşlar, Gelibolu, Birinci Dünya Savaşı'yla vb. ilgiliyim. Yaşlandıkça daha çok tarihle ilgilenir oldum. Yirmili yaşlarımda hiç ilgilenmezdim.
Şiirlerim duygusal deneyimlerden ortaya çıktı
Artık şiirleriniz kendi hayatınızdan çok okuduğunuz kitaplardan mı çıkıyor?
- Hayır, hayır tam olarak öyle olduğunu söyleyemem. Şiirlerimin doğrudan doğruya duygusal ve hassas deneyimlerden ortaya çıktığını düşünüyorum. Bıçaklanmış, iğne veya sivri bir şey batırılmış gibi içten gelen feryatları hoş bulmuyorum. İnsanın, delilik gibi, işkence gibi en korkunç deneyimlerini bile kontrol edip yönetmesi gerektiğine inanırım. Kişi aklı ve bilgisi ile bu deneyimleri ustaca idare edebilmeli. Kişisel deneyimin çok önemli olduğunu düşünüyorum ama kesinlikle bir çeşit kapalı kutu, aynadaki görüntü gibi narsistik bir deneyim olmamalı. Daha kapsamlı şeylerle, Hiroşima, Dachau ve diğerleri gibi daha büyük şeylerle ilgili olmalı diye düşünüyorum.
Öyleyse, ilkel, duygusal tepkinin ardında entelektüel bir disiplin olmalı.
- Bunu çok güçlü olarak hissediyorum; bir akademisyen olmayı, bir doktor, profesör olmak için üniversitede kalmaya davet edilmiş olmayı... Bir yandan kesinlikle tüm bilim dallarına saygı duyuyorum, insanı köreltmedikleri sürece.
Auden'a büyük hayranlık duyuyordum
Sizi etkileyen, en sevdiğiniz yazarlar kimlerdir?
- Çok azlar. Aslında onları tanımlamakta güçlük çekiyorum. Kolejdeyken çağdaşlar beni sersemletmiş, şaşırtmışlardı, Dylan Thomas, Yeats, hatta Auden: Ben Auden'e büyük bir hayranlık duyuyordum ve yazdığım her şey aşırı derecede Auden'i andırıyordu. (3) Şimdi yine geriye doğru gidiyorum, örneğin Blake'i (4) inceliyorum. Sonra, kuşkusuz, bir kişinin Shakespeare gibi birinden etkilendiğini söylemek büyük bir küstahlıktır. İnsan Shakespeare'i okur, hepsi budur.
Şiirlerimi sesli okunmaları için yazmadım
Sylvia, şiirlerinizi okuyan ve dinleyen biri çok hızlı ve belirgin olarak ortaya çıkan iki niteliğin farkına varır (sanıyorum ki bu iki niteliğin birbiriyle ilişkisi vardır); biri kolay anlaşılırlık, diğeri ise yarattıkları etki. Şiirlerinizi, yüksek sesle okundukları zaman hem kolay anlaşılır hem de etkili olmaları için bilinçli olarak mı tasarlıyorsunuz?
- İlk şiirlerimde yapmadığım bir şey bu. Örneğin ilk kitabım The Colossus'dan herhangi bir şiirimi yüksek sesle okuyamıyorum şimdi. Onları sesli okunmaları için yazmadım. Onlar, itiraf etmek gerekirse beni sıkıyorlar. Şimdi okuduğum bu şiirlerle, bu yeni yazılanlarla konuşurum, onlara kendimden söz ederim. Bu, yazı deneyimimde benim için tamamen yeni bir şey. Anlaşılırlık özellikleri onları kendime söylememden kaynaklanır. Onları yüksek sesle söylerim.
Şair kayıtlarının harika bir şey olduğunu düşünüyorum
Etkili olarak yüksek sesle okunabilirliğin, iyi bir şiirin temel bir bileşeni olduğunu düşünüyor musunuz?
- Evet, artık böyle düşünüyorum ve bu şiirleri kayıt etmenin, şiir okumalarının ve şair kayıtlarının harika bir şey olduğunu düşünüyorum. Bundan heyecan duyuyorum. Bir anlamda geriye dönüş var, öyle değil mi? Geçmişte, kalabalıkların karşısında konuşan şair rolüne geri dönüş.
Ya da bir gruba şarkı söylemek mi?
- Bir grup insana şarkı söylemek, kesinlikle.
Düzyazıya her zaman ilgi duydum
Şiiri bir anlığına bir tarafa koyarsak, yazmaktan hoşlandığınız ya da yazdığınız diğer şeyler var mı?
- Evet, ben her zaman düzyazıya ilgi duydum. Gençken kısa öyküler yayımlattım. Her zaman uzun bir öykü yazmak, bir roman yazmak istedim. Şimdi, yaş kemale erip deneyim kazandığıma göre, düzyazıyla, romanla daha fazla ilgilenebilirim. Bir romanda örneğin günlük hayatta insanın karşılaştığı diş fırçaları vb gibi özel eşyalarla daha fazla ilgilenirsiniz. Bunu yapmak şiirde daha zor diye düşünüyorum. Şiirin daha zalim bir disiplin olduğunu düşünüyorum. Tüm çevresini dolanmak zorunda olduğunuz küçük bir alanda çok uzağa, çok hızlı gitmek zorundasınız. Ben bunu seviyorum. Ben bir kadınım, manevi değeri olan eşyaları severim, değersiz ıvır zıvırı severim ve hayattan alabileceğimden daha fazlasını bir romanda bulurum, belki yoğun bir hayattan değil ama kesinlikle hayattan daha fazlasını... Sonuç olarak roman yazmaya çok ilgi duyuyorum.
Diş fırçalarını bir şiire koyamam
Bu neredeyse bir tür Dr. Johnson görüşü öyle değil mi? Ne demişti, "Şiire girebilecek ve şiire giremeyecek şeyler vardır".
- Evet, elbette, bir şair olarak bunu kabul ederim! Bir şiire her şeyin girebileceğini söylerim ama diş fırçalarını bir şiire koyamam. Gerçekten yapamam!
Yazarlar dışındaki herkesi daha çok tercih ederim
Kendinizi diğer yazar ve şairlerden fazla mı buluyorsunuz?
- Doktorları, ebeleri, avukatları, yazarlar dışındaki herkesi daha çok tercih ederim. Yazarlar ve sanatçıların en narsist insanlar olduklarını düşünüyorum. Bunu söylememeliyim, onların çoğunu seviyorum, arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu yazarlar ve sanatçılardır. Ama hayran olduğum kişi, belli bir pratik deneyim alanında usta olan ve bana bir şeyler öğretebilen kişidir. Demek istediğim, mahalle ebesi bana nasıl arı bakacağımı öğretir. Yazdıklarımdan bir şey anlayamaz. Ben onu pek çok şairden daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Arkadaşlarımın arasında gemiler hakkında her şeyi bilen, bazı sporlar hakkında her şeyi bilen ya da bir insanı kesip bir organın nasıl alınacağı hakkında her şeyi bilen insanlar vardır. Uygulamadaki ustalıkla büyülenirim. Şair kişi bir ayağı havada gezer. Bana uygulamada bir şeyler öğretecek insanı seviyorum.
Doktor olmaktan çok, doktorlar hakkında yazmaktan mutluyum
Şiir yazmasaydınız ne yapmayı tercih ederdiniz? Çünkü, ne de olsa başarılı olmak için şiir hayatınızda büyük yer tutuyordur. Herhangi başka bir şeyi yapamamaktan dolayı uzun süreli pişmanlıklarınız oldu mu?
- Başka bir şey yapacak olsaydım doktor olmayı tercih ederdim. Bunun yazar olmakla bir tür kutupsal karşıtlık olduğunu kabul ediyorum. Gençken her zaman en iyi arkadaşlarım doktorlardı. Beyaz maskeyi takar ve çevreyi dolaşır, bebeklerin doğuşuna ve kadavraların kesilişine bakardım. Bu beni büyülerdi, ama iyi bir doktor olmak için insanın öğrenmesi gereken ayrıntıların tümünü öğrenebilecek kadar kendimi disipline edemedim. Bu bir karşıtlıktır: İnsan hayatıyla doğrudan iş yapan kişiler, iyileştirebilir, onarabilir, yardım edebilirler. Eğer bazı özlemlerim varsa bunlardır, ama kendimi teselli ediyorum çünkü çok fazla doktor tanıyorum. Ve belki, doktor olmaktan çok, doktorlar hakkında yazmaktan mutlu olduğumu söyleyebilirim.
Şiir yazarken kendimi gerçekleştiriyorum
Ama temelde bu şey, şiir yazmak, hayatınızda sizi büyük bir doyuma ulaştıran şeydir, öyle değil mi?
- Ah, doyum! Onsuz yaşayacağımı düşünemiyorum. O, su ya da ekmek gibi ya da kesinlikle bana özel bir şeydir. Bir şiir yazdığımda, bir şiir yazıyorken kesinlikle kendimi gerçekleştiriyor oluyorum. Bir şiir yazdıktan sonra, bir şair olmaktan çıkıp, dinlenmeye çekilmiş bir şair olursunuz ki bu ikisi aynı şey değildir. Ama şiir deneyiminin mükemmel bir deneyim olduğunu düşünüyorum.
(1) William Butler Yeats.
(2) Adolf Hitler'in Kavgam kitabı.
(3) Wystan Hugh Auden.
(4) William Blake.
Kaynak: The Poet Speaks, (Şair Konuşuyor) Interviews with Contemporary Poets (Çağdaş Şairlerle Söyleşiler), Hilary Morrish, Peter Orr, John Press ve Ian Scott-Kilvert, 1966, Londra.
* "T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats... Biz buralardan geldik" başlığı ile yayınlandı.
(Peter Orr / Çeviri Dilek Değerli / Çevirmenler Birliği Dergisi / Sayı 3 / Haziran 2007)
Şükran Kurdakul / Şiirde tarihsel birikimimiz söz konusu olduğu için, şiire aykırı toplumsal koşulların üstesinden gelinebileceğine inanıyorum
Ökselerin Yöresinde adlı kitabı yayınlandığında Sanat Olayı dergisinin sorularını yanıtlayan Şükran Kurdakul, "İnsansal öğelere yaklaşımımda şiirin kendine has zorluklarını, yoğunlaştırma ile çarpıcılıkla vermeye çalışıyorum" diyor.
Ökselerin Yöresinde" adlı son şiir kitabınız yeni yayınlandı. Bu kitabınızı, diğer kitaplarınızdan ayıran özellik nedir?
- Bu kitaptaki şiirlerde duyumsatma amacı daha da belirginleşti. Öyle sanıyorum ki, dönemden gelen sıkıntılı duyarlıkları özümsedikçe, onları verişte yeni tamlamalar kendiliğinden çıktı ortaya. Şimdi insansal öğelere yaklaşımımda şiirin kendine has zorluklarını, yoğunlaştırma ile çarpıcılıkla vermeye çalışıyorum. Bu da ister istemez yeni yapı gereklerine neden oluyor.
Ne gibi?
- Diyelim ki, iki komşu dörtlük arasındaki ses ve uyak, özellikle dizeler içinde sözcüklerin anlam işlevinin yanı sıra uyum işlevlerini göz önünde tutmak. Tamlamalarda özgünlük aramak gibi...
Yeni şiir çalışmalarınız var mı?
- Geçen yıl kimi örneklerini dergilerde yayımladığım "Ölümsüzlerle" adlı kitabı yeni yılın başında çıkaracağımı umuyorum. Bu şiirler Hamlet, Othello, Robenson, Romeo - Juliet, Carmen, Meryemce gibi ünlü roman ve oyun kişilerinin bana yansıyan özelliklerinden kaynaklanıyor.
Genç şairler hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Kendilerini 70'li yilların ozanları diye tanıtanlar arasında toplumcu gerçekçi akıma bağlı olanlar çoğunluktadır. Böyle olduğu için değil, gerçekten değişik bir şiir yaratabildikleri için ayırdığım, sevdiğim birkaç şair var. Bizim özellikle şiirde tarihsel birikimimiz söz konusu olduğu için, şiire aykırı toplumsal koşulların üstesinden gelinebileceğine inanıyorum. Yayınladığı kitaplarla güven veren bu kuşağın şairlerini "Şairler ve Yazarlar Sözlüğü"nün yeni basımına alırken edebiyatımız adına da sevinç duydum.
Bir de tiyatro çalışmalarınız var. Bu fikir nereden geldi?
- Şöyle; genç tiyatro yönetmeni Zafer Diper, benim neredeyse yirmi yıllık okurum olmasının yarattığı hevesle öykü ve şiirlerimden yola çıkarak bir özgün metin oluşturdu. Oluşum evresinde benim üzerinde durduğum 1919 - 1960 dönemi sergilenirken, tarihsel olana yaklaşımdı. Zafer oyunda benim yakın tarihimize bakışımı özümsemiştir. Öyle sanıyorum ki Nadir'in ezgileriyle oyunun gerilim havası değişik duyarlılıklara dönüşecektir.
Adnan Özer / Fernando Pessoa ya da kendi galaksisinde hiç olmak
Fernando Pessoa’yı bir galaksiye benzetenler çoktur. O halihazırda bilinen 82 kişidir. Bu Lizbonlu anti-sosyal kişilik, şair(ler)den, bulmaca yazarına kadar bilinen 82 imza sahibidir. Bir güneş ve onun etrafında dönen gezegenler…
Galaksi ya da sırlar yumağı, ne denirse densin 1881 Lizbon doğumlu Fernando Antonio Naguerra Pessoa, yirminci yüzyılın en belli başlı edebiyat fenomenlerinden birisidir. Yaşamöyküsünü yazanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiş durumdadır. Hakkındaki inceleme ve makalelerin ise haddi hududu yoktur.
Fernando Pessoa hakkında son kitaplardan biri de İspanyol incelemeci Angel Campos Pampano’nun Un Corazon de Nadie (Hiçliğin Yüreği, Galaxia Gutenberg, 2001) adlı yapıtıdır. Pampano bu yapıtında galaksi alegorisini iyice güçlendiriyor. Yazar, Pessoa galaksisindeki güneşin kimi zaman Fernando Pessoa, kimi zaman da Alberto Caeiro (Pessoa’nın kendinde yarattığı şairlerden biri) olduğunu ileri sürüyor.
Türkiye’deki okurlar için oldukça yabancı bir isim olan Fernando Pessoa hakkında alegorilere dayalı bir yazı yazmanın edebiyat böbürlenmesi olacağı açıktır. Bırakalım okurları –hadi edebiyatseverler diyelim- edebiyat çevremiz bile Portekiz edebiyatı hakkında pek fikir sahibi değildir, kaldı ki Pessoa… (Türk edebiyatı hakkında Portekiz’deki durum bundan da vahimdir. Lizbon Belediyesi’nin Yahya Kemal Beyatlı ile Fernando Pessoa’yı kültürel yakınlaşma esprisi içinde eşleştirdiklerini biliyorum. Ama doğrusu henüz Türk edebiyatı hakkında bir yayın olduğu bilgisine sahip değilim.)
Her biri başka bir kişilik
Böyle olunca da tanıtıcı nitelikte bir yazı gerekiyor öncelikle. Ancak şu bilinmeli ki Fernando Pessoa hakkında tanıtıcı nitelikte yazı yazmak gerçekten zordur. Ne denebilir; Fernando Pessoa’ydı, Alberto Caeiro oldu, sonra bir gün geldi Alvaro de Campos oldu, yetmedi Ricardo Reis oldu. Bunlar oyun adına ya da baskı karşısında konulmuş takma adar değildi. Her biri başka bir kişi başka kişilikteki bir şairdi. Öyle ki Fernando Pessoa’dan daha çok üne kavuştular. Ya Huzursuzluk Kitabı’nın yazarı, fragmanlar ustası Bernardo Soares’e ne demeli.
1935 yılının 30 Kasım günü hayata gözlerini yuman bu adam kimdi? Hiçbir şey olmak, hiçbir şey yapmak istemeyen biri, 82 kişiliğe sürüklendiği halde hiçliğe yuvarlanan (Hedefsiz olduğum için, belki de, hiçliğe yuvarlandım. Tütüncü Dükkânı’ndan.)
Pampano’nun “Hiçliğin Yüreği” tanımlaması şimdi iyi duruyor. Ardında bıraktığı bir koca bavul dolusu belge (28 bin adet) hep yeni bir ismi ortaya çıkaracak gibi.
Portekizce Pessoa; kişi, bir kimse demektir. Bu da Romalı oyuncunun maskesi olan Persona’dan gelir. Persona; maske, hayali kişi. İsmiyle müsemma.
O tanınmadan yüksek edebiyattan söz edilemez
Okurlar şunu bilmeliler: Pessoa tanınmaksızın Avrupa’da yüksek edebiyat standardından söz edilemez. Şunu da bilmelidirler: Pessoa tanınmaksızın yalın, basit edebiyat duygusunun ne olduğu tam olarak bilinemez. (Bu yargıya varabilmem için tam iki yıl çalışmam gerekiyormuş. Rüstem Aslan ile birlikte iki yılda çalışmasını bitirdiğimiz Fernando Pessoa: 20. Yüzyılın Yalnızı adlı kitap esnasında vardım bu yargıya.)
Pessoa’nın bazı eğilimlerinden, bazı huylarından söz etmek onu bir nebze olsun gerçek olarak hissetmemize yarayabilir. Bir angloman (İngilizce yazılmış her şeye tutkuyla bağlı kimse) olan Pessoa, Portekizce’den çok İngilizce yazmıştır. Mistik ulusalcı şiirler ve yazılar kaleme almıştır… Liberal anarşizm örneği ilk metni belki de o yazmıştır. (Anarşist Banker)… Alberto Caeiro dışkimliğinde (heterónimo) doğa durumunda insan olmaya özenirken, Alvaro de Campos’da kentli, azılı eşcinsel bir züppedir… Çoğunlukla nihilisttir. Kahve, sigara, likör… Otoriter elit düşüncesiyle ezici nihilist…
Pessoa: Kimse.
(Adnan Özer / Ocak 2005 / Satırarası – Dünya Kitapları Yayın Bülteni / Sayı 9)
Ayvalık doğumlu Yunan yazar İlias Venezis 1968'de, ölümünden beş yıl önce, radyoda ve ardından gazetede yayımlanan röportajda romanları arasında en çok Eolya Toprağı'nı sevdiğini söylüyor. 1930 kuşağı yazarlarının Yunan edebiyatındaki saygın yerini yıllar boyunca neden ve nasıl koruduğunu anlatıyor.
Kitaplarınız etkileyici satış rakamlarına ulaşıyor. 30 yıldır Yunan okurların en sevdiği yazarlar arasındasınız. Her kitabınız 30-40 bin satıyor. Bu müthiş başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?
- Ben nasıl açıklayabilirim ki? Belki de siz bir açıklama getirebilirsiniz... Kesinlikle tuhaf, fenomenal bir durumla karşı karşıyayız. İki Yunan yazarın– kendim ve Mirivilis'i kastediyorum- 35 yıl önce eserleri ortaya çıktı. Her ikisinin de ilk kitapları şaşırtıcı tiraja ulaştı. Bundan sonra dünyadaki gelişmeler hayatın ritmini, genç kuşağın sanata yaklaşımını, anlatım biçimlerini, öznesini ciddi şekilde etkiledi. Yeni akımları temsil eden yeni yazarlar ortaya çıktı. Bununla birlikte ilk kuşağın kitapları yerini korudu. Neden? Çünkü bu kitaplar gerçek hikaye anlatıcılarının eserleri. Günümüzün okurları bir zamanlar babalarının okuduğu gibi bu kitapları okuyor. Muhtemelen nedeni şu: Okur bu kitaplarda küçük kişisel öyküler, sıradan günlük olaylarla karşılaşmıyor. Yerine, büyük ve ortak ulusal öyküler ve toplum anlatılıyor: 1922 faciası, Anadolu trajedisi ki modern Yunan tarihindeki en acı olaydır, 1821 Devrimi...
Fakat biz bu olayları tarihçinin bakış açısıyla anlatmıyoruz. Kitaplar muhtemelen edebiyatın daha temel amaçlarına hizmet ediyor: Olaylara odaklanmak yerine bunları yaratan çağa derinden bakış yöneltiyor.
Günümüzde tarih daha çok ilgi çekiyor. Edebiyat da seviliyor ama tarihsel olaylarla ilintili olmayan türleri.
Genç kuşak bizden eğitimli ve daha etkin silahlarla hayat savaşına başladılar
Günümüzün entellektüellerini nasıl buluyorsunuz, özellikle genç yazarları? Önemli bir katkıları var mı sizce?
- Gençler hep zihnimizde olmalı, onlara şefkatle yaklaşmalıyız. Günümüz gençlerinin babalarından daha iyi olduğuna inanıyorum. Şunu kabul etmeliyiz ki onlara tehlikelerle, krizlerle dolu bir dünya devrediyoruz. Bununla birlikte insan gücünün yüceliğini, uzaya seyahat edebilecek bilgi birikimini bırakıyoruz. Tüm bunlar trajik ve çelişkili. Günümüz gençliği bu durumu görüyor ve altında ezilmeden hayatta kalmayı başarıyor. İstisnaları dikkate almayın. Bunun yerine bizim yerimizi almaya hazırlanan temiz yüzlü, asil ruhlu genç kuşağa odaklanın. Bizden daha iyi eğitim aldılar. Bizimkinden daha etkin silahlarla hayat savaşına başladılar. Rüya görmüyorlar, zamanlarını boşa geçirmiyorlar. Düşünüyorlar ve eyleme geçiyorlar.
Genç kuşak edebiyatçılar hakkındaki düşünceleriniz?
- Şunu da eklemek isterim ki, edebiyat alanında kuşaklar arasında önemli bir kırılma yaşandı. 1930 kuşağı ile sonrasında gelen kuşak arasında büyük bir mesafe oluştu. İki kuşağı bu mesafe birbirinden ayırdı. Bizi takip eden kuşak atom çağı insanlığı ile modern dünyayı yansıtacak yeni ifade biçimleri bulamadı. Şimdi bu konu genç kuşakların, evlatlarımızın ödevi.
Edebiyatın toplumumuzda yaşanan “modern Yunan yaratıcılığı” sürecine katkısı olabilir mi?
- Kesinlikle... Edebiyat, genelde sanat, insanoğlunu rahatlatır, yardımcı olur. Okurunu sağlam bir gerçeklik zeminine yerleştirip güven duygusu aşılar. Hayal kurmalarına ve inanmalarına yardımcı olur.
Hangi eserinizi edebiyata büyük bir katkı kabul ediyorsunuz?
- Size ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. Herhalde en çok Eolya Toprağı'nı seviyorum. Çünkü bu romanda hafızamın derinlerine gömülmüş, bununla birlikte beni mutlu etmeyi hep sürdüren kayıp dünyayı anlattım.
İskandinav okurun Yunan yazarın kitabında ne keşfettiği araştırılmaya değer
Eserleriniz pek çok dile tercüme edildi. Bu sizde ne gibi bir duygu yaratıyor?
- Kişisel odaklı bir yanıt vermemeyi tercih ederim. Kitaplarım tüm Avrupa dillerinde satışta. Tekrar tekrar tercüme edildiler, farklı pek çok baskıları yapıldı. Örneğin Eolya Toprağı, Almanya'da dört farklı edisyonda yayımlandı. Biri sadece öğrencilere yönelikti. Kitaplarımdan bölümler okul kitaplarında alıntılandı. Özellikle Batı Almanya'da ortaokul kitaplarındaki alıntılardan bahsediyorum. Romanlarım İskandinav ülkelerinde kayda değer bir başarıya ulaştı. Sık sık Finlandiya, Norveç, İsveç gibi okurunu tanımadığım ülkelerden mektuplar geliyor. Bu okurlar Yunanistan'a beni bulmaya geliyor. Bir İskandinav ülkesi okurunun Yunan yazarın yazdığı kitapta neyi keşfettiği araştırılmaya değer. Huzur romanım bu yıl Paris'te yayımlanacak. Mahkum 31328 ise Profesör Roland Hampe tarafından Almancaya tercüme edildi. Yayımlanmak üzere.
(15 Ocak 1968 / Akropolis gazetesi)
Anna Venezis-Kosmetatou / Babam yaşadığı olayları asla intikamcı şekilde anlatmadı, bağışlamaya, iyiliğe, alçakgönüllülüğe ve sevgiye inanıyordu
Kışın bir öğleden sonrasında, büyük yazar Elias Venezis'in hayatının son yıllarını geçirdiği Herodotou Caddesi'ndeki apartmana varıyorum. Beni kızı Anna Venezis-Kosmetatou karşılıyor.
Daireye, büyük yazar ve akademisyenin sembolik figürü hakim. Mekanın her yerinde fotoğraflar, her köşede kitaplıklar, kişisel eşyaları, performanslarından posterler ve elbette kitapları var. Bayan Anna Venezi ile yaptığım görüşme boyunca radyo, Üçüncü Program'a açık. Karşımda hoş bir kişiliğe ve nazik bir figüre sahip biri var. Açık yürekli, sıcak bir gülümsemeye ve dost canlısı bir tavra sahip; bu özellikleri babasından miras almış, röportajın sonunda anlayacağım.
"31328 Numara", "Huzur", "Eolya Ülkesi", "Amerikan Toprakları" ve "İtalya'da Sonbahar" gezi yazıları, "Çıkış", "Okyanus", "C Bloğu" adlı oyun, 1930'lar kuşağının büyük yazarı Elias Mellos'un en çok okunan kitaplarından bazılarıdır. Elias Venezis olarak tanınan Mellos, edebiyat dünyasının büyük isimlerinden biriydi ve önemli pozisyonlarda yer almayı başardı.
"Babam olağanüstü bir kişiliğe sahipti ve onu tanıma şansına sahip olan herkes bunu asla unutmadı. Şefkatli, sıcak kalpli, iyimser, tatlı ve pozitif düşünceli bir adamdı. İsim vermeden söyleyelim, 1930'lar kuşağının diğer büyük yazarlarının içine kapanık ve kasvetli insanlar olduğunu da unutmayalım."
Kitaplarında, 1922'de Yunanlıların Küçük Asya'dan sürülmesini şok edici bir şekilde anlatır; Alman işgalini yaşadı, hapse atıldı ve idam edilmeye çok yaklaştı; ancak en belirgin özelliği, yaşadığı olayları asla intikamcı bir şekilde anlatmamasıydı. Bağışlamaya, iyiliğe, alçakgönüllülüğe ve sevgiye inanıyordu.
Elias Venezis, 4 Mart 1904'te Küçük Asya'nın Ayvalık şehrinde doğdu. 1922'de ailesi Küçük Asya'yı terk etti, ancak gemiye binmeye vakit bulamadı ve Türkler tarafından esir alındı. Ardından 14 ayını çalışma taburlarında geçirdi. Çok genç yaşta evinden ve vatanından zulüm görmüş bir adamdı. Mülteci olma, esir düşme ve korkunç koşullarda yaşama deneyimini ilk romanı "31328 Numara"da kaleme aldı.
1932'de Atina'ya geldi ve Yunanistan Bankası'nda çalışmaya başladı. Daha sonra Atina'ya geldi ve annemle 1938 baharında evlendiler. Bir yıl sonra ben doğdum. 1930'lardan kalma bir apartmanda, Spyridonos Trikoupi Caddesi 4 numarada, küçük bir dairenin üçüncü katında büyüdüm. Babamın sabahları işe gitmeden önce, şimdi kapalı olanlara benzer küçük bir masada yazı yazdığını hatırlıyorum. Evde ofisi bile yoktu ve bu masa hala Kefalonia'da duruyor. "Tek çocuk olduğum için, anne babam beni her yere yanlarında götürürlerdi. Çocukken hep büyüklerle oturur, yaşıtlarım gibi oynamazdım. Zor zamanlardı," diye hatırlıyor Bayan Venezi.
İşgal döneminde, büyük yazar Yunanistan Bankası'na derinden minnettardı çünkü banka onlara yiyecek sağlamış ve böylece aile açlıktan kurtulmuştu. Yunanistan Bankası'ndaki çalışmaları belirleyici oldu. Başka hiçbir kaynağı olmayan bir Anadolu mültecisi olarak, bu banka ona hem zihinsel hem de maddi bir denge sağladı. Banka sayesinde Mytilene'den Atina'ya geldi, bir aile kurdu ve şehrin manevi yaşamında öncü bir rol oynadı.
Peki, kişiliği nasıldı? Kızı, onun neşeli bir kişiliğe sahip olduğunu ve onunla tanışma şansına sahip olan herkesin bunu asla unutmadığını belirtiyor. Şefkatli, sıcak kalpli, iyimser, tatlı ve pozitif düşünceli bir adamdı. Canlılık saçıyordu ve bu canlılık tamamen gerçekti. Üstelik 1930'lar kuşağının diğer büyük yazarları içine kapanık ve kasvetli insanlardı.
"Biliyorsunuz, tanıştığı herkesin olumlu özelliklerini vurgulamayı ve en iyi yönlerini ortaya çıkarmayı her zaman severdi. Her zaman açık yürekli ve nazik bir insandı. Burnunuz yamuk olsa bile, size 'ne güzel gözleriniz var' derdi. Ayrıca gençleri çok severdi ve her adımlarında onları desteklerdi. Son olarak, acı verici ve travmatik şeyleri asla eve getirmediğini, sadece kitaplarında anlattığını çok net hatırlıyorum."
"Babam için mülteci olmak çok zor bir şeydi ve Ayvalık'a asla geri dönmedi. Yazılarının hiçbirinde de orayı hiç anlatmadı. Birçok kez Lesvos'taki Eftalou'daki evimizde oturup, kaybettiği vatanının dağlarına bakıp ağlardı. İşçi Taburlarında, kolunda taşıdığı ve hayatını kurtaran, çünkü onun birisi olduğunu gösteren demir levhada yazılı olan 31328 numarasını asla unutmayacağım. Babam o levhayı asla elinden çıkarmadı. Masasında tutar ve her seyahatinde yanında taşırdı," diye ekliyor Bayan Venezi.
Günlük hayatında son derece sosyal bir insandı. Aslında, evde ailece sofrada birlikte yemek yemeleri nadirdi. Sürekli sosyal etkinliklerdeydiler. Kızının okul nedeniyle katılamadığı ve onları sadece hafta sonları görebildiği birkaç zaman oldu. Babası sosyal etkileşimlerden büyülenmişti, konuşmayı severdi ama aynı zamanda dinlemeyi de. Eğer günümüz gençlerinin sürekli cep telefonlarına bakıp onlar aracılığıyla yazılı olarak iletişim kurmalarını görseydi, üzülürdü.
"Çok aktif bir insandı, sürekli bir şeyler yapmak isterdi. Düşünün ki, iki kez Ulusal Tiyatro ve Opera'nın direktörlüğünü yaptı, Film Festivali başkanlığını yürüttü, akademisyenlik yaptı, yazarlık yaptı, banka memurluğu yaptı, radyo programları sundu ve gazetelerde köşe yazıları yazdı. Ayrıca, bir tiyatro okulundan çocuklara konuşma yapması için çağrılabilirdi. Ertesi gün yola çıkardı. Sürekli kendini yenileyen bir insandı. Ne zaman yazı yazdığını hiç hatırlamıyorum. Sanırım bunu işe gitmeden ve ev hayatına başlamadan önce sabahın çok erken saatlerinde yapardı. Dahası, çok düzenli bir insandı," diye anlatırdı bana.
Venezis ailesi için en acı dönem, hastalığı dönemiydi. Uzun bir süre Londra'da kaldı. Kanserle onurlu bir şekilde yüzleşti ve hiçbir sebeple kimseyi fiziksel veya psikolojik olarak üzmek istemedi. Tanıdıklarıyla iletişimini kesti. Ameliyatlar onu bitkin düşürmüş ve şeklini bozmuştu. Hastalık nedeniyle aldığı bu halin görülmesini istemiyordu. Hastanedeki bu günlük yaşam, zor ve acı dolu bir anıydı. "Babamın beni hiç azarladığını hatırlamıyorum. Ama bana bir arkadaş gibi de davranmadı. Saygıya dayalı içsel bir ilişkimiz vardı. Birçok kez onu neyin üzebileceğini düşündüm ve bunu yapmamayı tercih ettim," diyecek Bayan Anna Venezis, bir sigara yakarak.
1943'te Ilias Venezis, "Eolya Toprakları"nı yayımladığı için solcu eleştirmenler tarafından suçlandı. Eleştirmenler, savaş halindeyken Venezis'in pastoral durumlar ve çocukluk anıları hakkında yazmasının mümkün olduğunu yazdılar. Ancak Venezis bu eleştirilerle hiçbir zaman ilgilenmedi.
Ancak o döneme ait özellikle değerli bir olay var. 28 Ekim 1943'te, Küçük Asya İşçi Taburları'ndan dönüşünden yirmi yıl sonra, Arnavutluk dağlarında şehit düşen meslektaşlarının anısına Yunanistan Bankası'nda bir konuşma yapması için görevlendirildi. Banka kapalıydı ve etkinlik kapalı kapılar ardında yapıldı. Ancak birileri SS'i bilgilendirdi ve Alman kuvvetleri onu tutuklamaya geldi. Yunanistan Bankası binası içinde özgürlükten bahsetmek ve ihbar edilmemek nasıl mümkün olabilirdi? Tutuklandı ve idam edilmek üzere rehin alındı. O sırada Elias Venezis, hapishanede, temel ihtiyaçlar hakkındaki diğer notlarıyla birlikte "Eolya Toprakları" için düzeltmeler yaptı. Kitap Aralık 1943'te yayınlandı ve neredeyse yayınlanmayacağından emindi.
Her gün idam edilecek bir sonraki kişinin kendisi olacağına inanıyordu. Karısına yazdığı bir mektupta şunları söyledi: "Kendini göster sevgilim, ve bu durumda cesur ol. Aklın küçük çocuğumuzda olsun. Umarım Tanrı beni yalnız bırakmaz. Giannis {Skazikis} seninle olsun. Ona yalvarıyorum. Evimizin birkaç arkadaşı seninle mi? Julia ve Andreas? "Eolya Ülkesi"nin ithaf yazısı olmadan sadece Giannis'in özeniyle basılmasını ve "Galini"nin üçüncü baskısının yapılmasını sağla. Chrysoula ile senden iki kelime görmemi sağla. Seni şimdi olduğu kadar çok sevdiğimi hiç bilmiyordum. Annoula'nın küçük bisikletini al ve benim adıma ona ver, çünkü ben bir seyahatteyim. Bunu düşünemiyorum çünkü cesaretimi kaybedeceğim. Seni öpüyorum. Tanrı bizimle olsun."
Ancak kitap her zamanki gibi yayımlandı. Bu arada, kızının vaftiz annesi olan şair Lili Iakovidou'nun Mina adında bir arkadaşı vardı. Öğrencilik yıllarında Hitler'in heykeltıraşıyla tanışmış, ona aşık olmuş ve evlenmişti. Bayan Venezis şöyle hatırlıyor: "Vaftiz annem, Hitler'in sarayında tanınan bir adam olarak kabul edilen kocasının yardım edebilmesi için arkadaşı Mina'ya bir mektup gönderdi. Ona babamın edebiyatçı, sanatçı olduğunu ve partizan olmadığını açıkladı."
Babam bir şekilde hapishane müdürünün odasına girdi, ancak soyadı Venezis değil Mellos'tu, bu da başka yanlış anlamalara ve karışıklıklara yol açtı. Sonunda, o zamanın en çok satan kitabı olan "Eolya Ülkesi"nin yayınlanmasından iki hafta önce ortaya çıktı. Düşünün ki, 1943 Noel'inde yayınlandı ve Mart ayında ikinci bir baskıya ihtiyaç duyuldu. Çok şey söylendi, bazıları iyi yayınlandığını söyledi, diğerleri ise kabul edilemez olduğunu söyleyerek tepki gösterdi. Hoş bir gerçek şu ki, bugünlerde "Eolya Ülkesi" Amerika'da yeniden çevriliyor," diyor.
Elias Venezis'in sözleri ve düşünce biçimi bugün bile son derece geçerliliğini koruyor. Eserlerinin sürekli yeni çevirilerinin talep edilmesi tesadüf değil. 1963 yılında Yunanistan Merkez Bankası çalışanlarının dergisi "Kyklos"ta yazdığı bir metinde şöyle diyor: "Yeni yılın bu ilk sayfasına umut ve inanç duygusuyla başlayalım. Yunanistan için, dünya için, insanlık için. Geçen zaman, yer yer kargaşa, endişe ve terörle doluydu. Çoğu insan, olanları, savaş tehdidini görünce dehşet içinde başlarını eğdi. 'Hayır, artık hiçbir şey yapılamaz. Medeniyet boşa harcanmış sözlerdir. Bu mevcut dünya nesli lanetli nesildir, ellerinde dünya yok olacaktır' dediler. Onu çöküşünden sorumlu tutuyorlar, daha önce gelenlerden daha kötü olduğunu düşünüyorlar, onu değersiz ve üzücü olarak nitelendiriyorlar. Gençler bu sert suçlamayı duyuyor, öfkenin gölgesinin üzerlerine düştüğünü hissediyor ve gözlerinden belirleyici bir parıltı geçiyor." Gençler, kendilerine yöneltilen suçlamaların aksine, dünyanın umudu olduklarını söylemek istiyorlar.
Büyük yazarın metinleri uzun yıllardır okullarda öğretiliyor. "Venezis'in eserleri okullarda öğretilmeli ve sadece alıntıların verilmesi, tüm kitapların verilmemesi çok yazık. Çocuklara edebi kitap dağıtmayan Yunan eğitim sisteminin dezavantajlarından biri bu. Alıntı sadece yazarın bir düşüncesini veriyor, üslubunu algılayamıyorsunuz, onu tam olarak anlayamıyorsunuz," diye ekliyor ve "babamın konuşma ve düşünce tarzı son derece güncel ve hiç de eskimemiş. İngilizceye çevirmek zorunda kaldığım "31328 Numara"yı, "Galini" ve "C Bloğu"nu yeniden okuduğumda, düşünce tarzının ne kadar çok katmanlı kaldığını fark ettim," diye belirtiyor Bayan Venezis.
Aile olarak tatil yapmazlardı, sadece tatile giderlerdi. Hayatlarını kesintiye uğratmazlardı, sadece başka bir yerde devam ettirirlerdi. İlk aile yazlarımızı Anavyssos'ta geçirdik, bu yüzden kitaplarında orayı bu kadar iyi biliyor gibi görünüyor. 1945'ten 1950'ye kadar bir kulübede yaşadık, daha sonra geçirdiğim bir lenfadenopati nedeniyle kuzeye gitmek zorunda kaldık. Böylece Kifisia'ya ve daha sonra Lesvos'taki Molyvos'a gittik."
Babasının bir şikayeti olduğunu veya ona iyi davranmadığını söyleyen birini hatırlayan oldumu? "Birçok kişi. Babam çok hassastı. Yunanlılar, biliyorsunuz, biraz kıskançtırlar ve o zamanlar mülteci olarak yeni bir hayata başlarken, oldukça fazla engel vardı. 1939'da Myrivilis ve Venezis, sırasıyla "Mavi Kitap" ve "Barış" adlı eserleriyle ilk Devlet Nesir Ödülü'nü paylaştılar.
"31328 numaralı eser ilk olarak 1924 yılında Myrivilis'in müdürlüğünü yaptığı Mytilene'deki "Kampana" gazetesinde tefrika halinde yayımlandı. Babama çok yardımcı olmuş bir adamdı ama devlet ödülünü paylaşmalarını asla kabul edemedi, bu yüzden babamla konuşmayı kesti. Onu bir resimde bile görmek istemiyordu," diyor.
Konuşmamızı sonlandırırken şunları hatırlıyor: "Bizi çok severdi ve ailesine çok bağlıydı. Coşkulu bir kişiliğe sahip bir babaya sahip olduğum için çok şanslıydım. Aile hayatını asla iş ilişkileriyle karıştırmadı. Birçok mutluluk anını hatırlıyorum, bazıları büyük bazıları küçük. Babamın öldüğü gün Kefalonia'daydım. Telefon çaldı ve babamın vefat ettiğini söylediler. Burada, bu dairede. Annemle yalnızdı. Sabah annem ona içecek bir şeyler getirmeye gitti ve döndüğü anda babam ölmüştü."
Biliyorsunuz, kötü durumda olan insanlarda sık sık olur, yanlarında biri kaldığı sürece hayatta kalırlar, bir süreliğine yalnız kaldıkları anda giderler. 3 Ağustos'ta boğaz kanserinden öldü. Onu Mytilene'ye naklettik ve mezarı Molyvos'ta. On yıl sonra annem de öldü. Zamanı geri çevirebilseydim, ölmeden önce onunla görüşüp veda etmek isterdim. Mezarı üzerinde sadece "Huzur" yazıyor. Çünkü o, zengin ve deneyimlerle dolu bir hayattan daha fazlasını arıyordu."
Bayan Anna Venezis bize aile albümlerindeki fotoğraflardan hikayeler anlatıyor. Bakışlarım "Galini"nin kapağında oyalanıyor ve karakteristik bir pasajı çok net hatırlıyorum: "İşte bu yüzden acı dolu insanlar en derinlerde en iyimser olanlardır: çünkü hâlâ sevme ayrıcalığına, insana ve hayata inanma ayrıcalığına, hayal peşinde koşma ayrıcalığına sahipler."
Hava kararmaya başladı bile ve Paris fotoğraf çekiminden sonra şöyle diyecek: "Burada dışarıda neler olup bittiğini unutuyorsunuz. Zamanın içinde kayboluyorsunuz."
Vassilis Vassilikos / Yaşar Kemal'in yanındayken kendimi ülkemdeymiş gibi rahat hissediyorum
Türkiye'de özellikle "Z" (Ölümsüz) adlı romanıyla ilgi uyandıran Yunan yazar Vassilis Vassilikos, 1976 yılında Türkiye'ye gelmiş ve Milliyet Sanat Dergisi'nin sorularını yanıtlamıştı.
Türkiye'de birkaç basım yapan "Z" (Ölümsüz) ile ve "Fotoğraflar" adlı romanınızla tanınıyorsunuz. Bu iki eser dışındaki çalışmalarınız üzerine bilgi verir misiniz?
- İlk kitabım, on dokuz yaşımdayken yazdığım, konusunu mitolojiden alan bir eserdi: "Jason". Bundan sonra otuz dört kitap daha yazdım. Yani otuz beş kitabım var. Biri şiir kitabı, ötekiler düzyazı.
Bunlar birçok dile çevrildi...
- "Z" adlı romanım otuz iki dilde çıktı. "Tha Plant" "The Well" ve "The Angel" (Bitki, Kuyu ve Melek) adlarını taşıyan üçlü yirmi iki dile çevrildi. "Fotoğraflar" on beş dilde, ötekiler beşer, altışar dilde yayımlandı. Son romanım bugünlerde Yunanistan'da yayımlandı: "The Coroner" (Adli Tabip). Bu romanın Türkiye'de basılması konusunda bir yayıneviyle bu gelişimde anlaşmaya vardım.
Bütün eserlerimi Yunanca yazarım
Yunanistan'daki baskı rejimi sırasında uzun süre Fransa'da kaldınız. Fransızca'yı da, İngilizce'yi de iyi biliyorsunuz. Doğrudan doğruya Fransızca ya da İngilizce olarak yazdığınız eser var mı?
- Hayır. Bütün eserlerimi Yunanca yazarım.
Türk edebiyatı ile Yunan edebiyatı arasında bazı ortak noktalar var mıdır sizce?
- Elbette.
Yaşar Kemal'in yanında kendimi ülkemde gibi hissediyorum
Nelerdir?
- Bunlar aynı sorunsaldan doğuyor: Yaşama biçimi, başka bir deyişle kırsal alanda yaşayış; göçmen işçilik, yani Almanya'da çalışma ve plutokrasi. Daha somut bir şey söyleyeyim: Yaşar Kemal gibi bir insanın yanında kendimi ülkemdeymişcesine rahat hissediyorum.
İki ülkenin edebiyatları arasında işbirliği sağlamak için bugüne kadar yapılanlar sizce yeterli midir? Değilse neler yapılmalı?
- Yeterli olması bir yana, hiçbir şey yapılmış değil. Çünkü işbirliğinin hükûmetler arasında sağlanması gerekir. Oysa şimdiye değin birtakım kişisel ilişkiler dışında herhangi bir yaklaşım sağlanamamıştır.
Türkiye ve Yunanistan birbirleri hakkında çok şey öğrenebilir
Ne gibi ilişkiler?
- Sözgelimi Türk aktörleriyle Yunan aktörleri karşılıklı olarak birbirlerini çağırıyorlar; ilişkiler bu düzeyde kalıyor. Sözgelimi Selanik Film Festivali'nde Nâzım Hikmet'le ilgili bir film gösterildi: kimi aktörler Nâzım Hikmet'in şiirlerini okuyorlar; yapımcı da bunları görüntülemiş. İki saatlik bir film hazırlanmış. Bu kadarla kalıyor. Oysa her iki ülkede birer komite kurulmalı, karşılıklı olarak edebiyat eserlerinin çevrilmesine başlanmalı. Bir ülke, böylece öteki ülke üzerine daha çok şeyler öğrenebilir.
Ne yazık ki şu anda Yunanistan'da, Tahiti konusunda Türkiye üzerine bilinenlerden çok daha fazlası biliniyor. Ancak burada "Yunan şovenizmi"ni de unutmamak gerek: Bugün Yunanistan'da köklerini ta "Megalo İdea"dan alan bir şovenizm var. Ve bu, şimdiki kuşak tükenene kadar, aşağı yukarı beş yıl daha sürecek. Ardından yeni bir yaklaşım dönemi başlayacak. Bu konuda Karamanlis'le Demirel, yine de babalarından daha ileri düzeydeler. Önümüzdeki dönemde Ecevit ile Papandreu sorunları toplumcu bir şekilde çözecekler. Ve yirmi yıl sonra da hem Yunanistan, hem de Türkiye halk demokrasisine geçecek. İşte o zaman bugün bizim göğüs germek zorunda kaldığımız sorunlara her iki ülke halkı da gülecek.
ABD'ye karşı çıkış, edebiyata antiemperyalizm olarak yansıyor
İki ülkenin siyasal konumları ve siyasal olayları arasındaki koşutluğun edebiyatlarına da yansıması üzerine söyleyecekleriniz var mı?
- Her iki ülke de birer işkence döneminden geçti. Böylece, her iki ülkede de işkence konusunda kitaplar yazıldı. Öte yandan, her iki ülkenin de Amerika'ya karşı çıkış dönemleri var ki, bu, edebiyata antiemperyalizm olarak yansıyor. Bir zamanlar Amerikan askeri Türkiye'ye ayak basamıyordu; bu konuda bir şiirim var...
Edebiyat, gerçeği yansıtma yoluyla barışa katkı sağlayabilir
Edebiyatın barışın sağlanmasına katkısı ne yolda ve ne ölçüde olabilir?
- Gerçeği yansıtması yoluyla... Bu gerçek, politik demagojinin tam tersi olan bir gerçektir. Bu gerçek, küçük bir azınlığın ekonomik çıkarlarının dışında, ona karşı bir gerçektir. Edebiyat turizme benzer: Gerçek, bir yere vararak, o yeri görerek, ancak orada öğrenilebilir. Aiskhylos'un "Persler" adlı oyunu, benim için bu konuda çok iyi bir örnektir: Kendi yazdığı eser yoluyla, karşısındaki düşmanı tanıyıp anlıyor, böylece düşmanı diyalektik bir şekilde ortaya çıkarmış oluyor.
"Türk ve Yunan edebiyatları arasındaki ortaklık aynı sorunsaldan kaynaklanıyor" başlığı ile yayınlandı.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ahmet Oktay / Yazınsal metnin sadece bir haz nesnesi olarak değerlendirilmesi, edebiyatın tümüyle ticarileştirilmesidir
Medyada göklere çıkarılan, yüksek tirajlar yapan romanlar, içsel deneyimlerin azaldığı, romancının ve okurun hakikat duygusuyla ilişkisinin zayıfladığı, sadece haz almaya yönelik yapıtlardır.
Sayın Ahmet Oktay, siz, sadece kültürel ve edebi metinlerle ilgili sorunlara değil, aynı zamanda kimi felsefi akımlara ilişkin yapıtların, Türkiye toplumunun yaşadığı kültürel ve düşünsel ortamıyla kurulan ilgisiz bağıntılarla ilgili sorulara da duyarlı bir şairsiniz. Örneğin "Milliyet yazıları"nızın, söz konusu felsefi yapıtların, Türkiye'de yaşanılan sorunlar açısından yerini ve değerini göstermeye yönelik bir özelliği vardı. Buradan hareketle sormak istiyorum. Bizim yaşadığımız sorunlar ile felsefenin sorunları arasında mı bir ilgi yok; yoksa bizim yaşadığımız sorunlar, dünyada öteki toplumların yaşadığı sorunlarla mı ilgisiz? Ne dersiniz?
- Küreselleşme sürecinin ivme kazandığı bir zamanda, Türkiye'yi dünyadan izole etmenin olanaksızlığını hemen vurgulamam gerekir. Türkiye'nin sorunları, aslında dünyanın sorunlarının bir ürünüdür. Kültürel ve düşünsel hayatımızın dinamikleri, kapitalist dünya sisteminin bunalımları çerçevesinde oluşmaktadır. Postmodernist eğilimler ve yönelişler böyle bir noktadan görülebildiği takdirde daha anlamlı hale gelmektedir.
Küreselleşme, son kertede emperyalizmin günümüzün koşullarında aldığı yeni biçimin adıdır ve bu süreç, Pierre Bourdieu'nun sözleriyle "piyasa mantığını engelleyen her türlü kolektif yapının yok edilmesini gerektirmektedir". Türkiye'de kültür endüstrisinin son beş yıl içinde geçirdiği dönüşüme göz atmak yeterlidir:
Kültürel alan tam bir kuralsızlık yansıtmakta, satış ve kâr öğesi her türlü değerin önüne geçmektedir. Türk romanının ve öyküsünün toplumsal ve törel kaygılarını hızla yitirmesinin, yazınsal metnin sadece bir haz nesnesi olarak değerlendirilmesinin güdüleyici nedeni, edebiyatın tümüyle ticarileştirilmesidir. Bir çevre (peripheral) ülkesi olan Türkiye'nin içsel dinamikleri, büyük ölçüde kapitalizmin merkez ülkelerinde olup bitenler bağlamında biçimlenmektedir. Eğer, felsefenin sorunlarının en geniş anlamda dünyaya ve insana ilişkin sorunlar olduğunu anımsarsak, Türkiye'nin dünyanın öteki toplumlarından farksız bir ülke olduğunu söylememiz gerekir.
Medyada göklere çıkarılan romanlar, sadece haz almaya yönelik
Bugün içinde bulunduğumuz, 21. yüzyılın başlangıç eşiğinden bakıldığında, dünyada olup biten olaylardan hangileri bir dünya problemidir? Bu problemlerin genel özellikleri nasıl tanımlanabilir?
- Bugün en büyük sorun kapitalist dünya sisteminin içinde çırpındığı bunalımdır. Bunalımın dinamiklerini Prof. Erinç Yeldan şu dört ana başlık altında düşünmektedir:
1 - Kapitalizmin altın çağı boyunca süren yüksek birikim temposunun yarattığı aşırı üretime dayalı kriz, 2 - Söz konusu dönemin sermaye - emek çelişkisine damgasını vuran Fordist endüstriyel ilişkilerin beslediği kâr sıkışması, 3 - Uuslararası kapitalist rekabetin yoğunlaşması ve 4 - Finansal sistemin serbestleştirilmesi sonucu yükselen finansal sermaye ve spekülatif birikim tercihlerinin sanayi yatırımlarının önüne geçmesi." ("Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler" Praksis, sayı 7, s. 21).
Yeldan, 1970'lerden itibaren "dünya kapitalizminin lider ülkelerinin büyüme hızlarında ciddi düşüşler yaşanmaya başladığını" vurguladıktan sonra, "günümüz küreselleşmesinin en ayırt edici özelliğinin emek gelirlerini baskılaması" (s. 25) olduğunu belirtmekte ve "reel ücretlerdeki artışın üretkenlik temposunu aşmadığı sürece sermayedar açısından hazmedilebilir bir olgu olarak kabul edilebildiğini" vurgulamaktadır. Ama 1980'lerden sonra, sermayenin uzun dönem kârlılığında baş gösteren gerileme, sermayenin "hızla finansal yatırım alanlarına çekilmesi ve uluslararasılaşması" zorunluluğunu doğurmuş ve emek üzerindeki baskının arttırılmasını zorunlu kılmıştır.
Görüldüğü kadarıyla ana sorun, hâlâ sömürü ve bölüşüm ilişkileri çerçevesinde oluşmakta, bütün uluslararası sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel göstergeler bu tür bir bağlamsal zemin üzerinde eklemlenmektedir. Uluslararası sermayenin Güney Amerika, Afrika, Asya ve Uzakdoğu ülkelerinde giriştiği, zaman zaman silahlı biçim de alabilen müdahaleler, bu ülkelerin ekonomik açıdan sömürülmesinin koşullarını güvence altına almakta, IMF ve Dünya Bankası gibi örgütler aracılığıyla bağımlılıklarının sürdürülmesini sağlamaktadır. Bu trend, Birleşik Amerika'nın Irak'ı işgaliyle tepe noktasına varmıştır. Şu sıralarda Suriye, Kuzey Kore vb. gibi ülkelerin de dize getirilmesi gerektiğinin ısrarla dile getirilmesi, "Yeni Dünya Düzeni"nin, son kertede ABD hegemonyasının ABD İmparatorluğu'na dönüşmesine yol açacağı yolundaki kaygıların ciddiye alınması gereken göstergesi olmaktadır.
Buradan bakıldığında, kapitalizmin her şeyi sermaye lehine kuralsızlaştırıcı (deregulation) eğilimi ile postmodernizm gibi bunalım dönemine özgü bir düşünce eğiliminin merkezsizleştirici ve öznesizleştirici eğilimi arasında açık bir paralellik olduğu söylenebilir. Edebiyat alanında toplumsal matriksin giderek önemsizleştirilmesi, siyasal düzeneğin görünmez kılınışı gibi olgular, bu bağlam içinde değerlendirilmesi gereken olgulardır.
Aslında küresel bir edebiyat kavramı çok sorgulanabilir durumdadır. John Tomlinson'un sözleriyle "postmodernliğin' hâkim zihniyeti belirsizlik, paradoks, ahlakî meşruiyetten yoksunluk ve kültürel yönelimsizlik ifade etmektedir" (Kültürel Emperyalizm, s. 253, Çeviren Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yayınları, 1999). Bu yargının doğruluğunu anlamak için günümüzün Türk romanını okumak yeterlidir. Medyada göklere çıkarılan, yüksek tirajlar yapan bu romanlar, içsel deneyimlerin azaldığı, romancının ve okurun hakikat duygusuyla ilişkisinin zayıfladığı, sadece haz almaya yönelik yapıtlardır. Yine Tomlinson'un sözleriyle, "küresel olanın kültür mekânı, bizim sürekli olarak ve özellikle kitle iletişim araçları tarafından gönderildiğimiz bir mekândır, fakat bu mekânda kendi kişisel deneyimlerimizi bulabilmek son derece güçtür." (a.g.e. s. 257. Vurgulama Tomlinson'un).
Dünyanın "eski" dünya olmadığı bellidir. Yeni olguları anlayabilmek için yeni düşünce biçimlerine gereksinim vardır. Ekolojik ve feminist yaklaşımlar, geleneksel sol siyaset içinde farklı yorum olanaklarına ve eylem kapasitesine yol açmıştır. Kısaca, felsefe yeni anlayabilme yollarını arayıp bulmak zorundadır.
Bugün, felsefenin bu problemler karşısındaki konumunu nasıl değerlendirirsiniz? Başka bir deyişle, bugün, felsefe bu problemlere nasıl yaklaşmaktadır; bu sorunlara bir çözüm getirebilmekte midir?
- Yukarıda değindiğim gibi dünya eski dünya değildir. Şunu da kabullenmek gerekiyor: Küreselleşme olguları ve postmodern düşünce biçimleri, geleneksel solun kavramakta ve çözümlemekte zorlandığı sorunlar yarattı ve yorum olanakları sağladı. Ortodoksluğu nerelerde terk etmesi gerektiğini saptamak zorundadır sol. Çünkü küreselleşme süreci içinde kerteler olur olmaz biçimde birbirine karıştırılıyor. Terimlerin içleri boşaltılıyor. Bunun son örneği Cola Turka reklamı. Tümüyle oryantalistik bir zihniyet ve söylem yansıtan bu reklam dolayısıyla ortaya "pozitif milliyetçilik" diye bir kavram üretildi. Patron için çalışan reklamcı birden kuramcı kesiliyor. Bu pozitif milliyetçilikten kazanan ya da kazanacak olan kim? Türkiye'nin bireyleri mi? Hayır: Malı üreten sermaye sahibi ile o malın pazar payını arttırmayı öngören reklamcı. Bu kadar basit. Burada reklamın, reklamcılığın ilkeleri açısından başarılı olduğunu yadsıyor değilim. Ama olgunun art alanının iyi görülmesi gerekiyor. Marksist sol, sınıf ve sömürü kavramlarını görmezden gelemez, çözümlemelerinde bunlarsız edemez.
Türkiye'de felsefeyle ilgilenen akademisyenler, ne yazık ki, böylesi konular karşısında suskun kalmayı seçiyor, gündelik yaşamın sorunları üzerinde söz almaktan ve tavır koymaktan kaçınıyorlar. Felsefe, belki sorunlara yukardan bakar, ama bu yukardan bakış aşağıda olup bitenleri anlamak ve anlatmak içindir. Anımsayalım; ne demişti akademisyenlerin durumundan söz ederken Althusser: "Politikaya dokunan herhangi bir şey felsefe için ölümcül olabilir, çünkü felsefe politikayla yaşar" (Lenin ve Felsefe, s. 54, Çeviren Bülent Aksoy, Erol Tulpar, Murat Belge; Birikim Yayınları, 1976).
Dünyayı değiştirecek olan felsefeciler değil kitlelerdir
Marks'ın on birinci tezini dikkate alarak sormak istiyorum: Bugün Marksizm içinde yer alan düşünürleri, dünyadaki olup bitenler karşısında yönlendiren temel kaygı, değiştirme mi yoksa yorumlama etkinliği midir?
- 1968 hayal kırıklığından başlayan ve Reel Sosyalizmin çöküşüyle sona eren süreç, doğrusunu söylemek gerekirse, aydınlar arasında bir genel bunalıma yol açtı diye düşünüyorum. Tereddütler doğdu, inkârlar ve kamp değiştirmeler yaşandı. Felsefede açık bir içe kapanış göründü. Ama küreselleşme olguları ve kapitalizmin yeni biçimlenişleri karşısında bütün dünyada siyasal mücadele alanında da gelişmeler ve ivme kazanımları da oldu. Wallerstein ve ona yakın duranların "sistem karşıtı" diye nitelikleri ideolojik açıdan hayli amorf görünen muhalif hareketlerin yükselişine tanık olduk. Bunlar küçümsenmemesi gereken olgulardır. Irak'ın işgali, yeni siyasal - ideolojik gelişmelere yol açacaktır diye düşünüyorum. Bir süre sonra Marksist aydınlar kitlelerle yeniden bağ kurmayı arzulayacaklardır diye bir umudum var.
Şunu da anımsatmak gerekiyor: Dünyayı değiştirecek olan felsefeciler değil, kitlelerdir. Dünyanın belli bir doğrultuda dönüştürülmesini isteyen, bunu sağlamak için mücadeleden kaçınmayan, bu uğurda mücadele etmeyi göze alan kitleler. Biliyorsunuz: Yine Marks şöyle demişti: "Teori kitlelerin malı olunca kuvvet olur." Proletarya, dünyayı dönüştürmek için felsefeye gereksinim duymak zorundadır.
Her sorun, daha başlangıcında şiirin öz sorunudur
Bu problemler şairin, dolayısıyla şiirin sorunu olabilir mi? Dünya sorunları karşısında, şairin sorumluluğu nedir?
- Şair, "fildişi kulede" yaşadığını farz ederken ya da orada yaşıyorken bile, aslında bu dünyada yaşıyordur. "Bu dünya" diline, sözcüklerine, düşüncesine, imgelemine, fantazmalarına sızmaktadır. Şiiri, ötekilere, yani okurlara bağlayan budur. Okurları çağıran, ortak bir duyuş birliğinde buluşturan, bu sızmalar aracılığıyla şiiri dünyaya eklemleyen öğelerdir. Rimbaud, çok önce söylemişti: "Ben başkasıdır."
Adına yaraşır her şair, şu ya da bu bu biçimde, şu ya da bu ölçüde dünyanın insan sorunlarıyla ilgilidir. İnsanlığın sözcülüğünü bilerek kullanıyorum. Çünkü kastetmek istediğim soyut insan değil, toplumsal - sınıfsal ve siyasal - düşünsel bir topus'a sahip insandır. Buradan bakıldığında her sorun, belki daha başlangıcında şiirin öz sorunudur. Çünkü sözcük, son kertede, şairin dünyada-oluş ve dünyada-davranış biçimiyle ilişkili olarak kullanılır. Sözcük, bir bağlam çerçevesinde seçilir, kendiliğinden biçimde gelip şiire yerleşmez. Behçet Necatigil şiiri ile Turgut Uyar şiirini vb. kuran, biçimlendiren bu bağlamdır. Şairin, dolayısıyla şiirin dünya sorunlarıyla ilgilenmesi, son kertede dünyanın sorunları içinde yaşaması kaçınılmazdır.
Kişisel inancım, şairin sömürü, özgürlük, eşitlik, adalet, iyilik gibi kavramlara karşı kayıtsız kalamayacağı ve bu kavramların savunucusu olması gerektiğidir. Ama, şiirin, şairden şaire değişik boyutlar kazanabilmesine rağmen kendine özgü iç yasaları, yüzyıllardan devralınmış geleneksel iç ilkeleri vardır. Adına yaraşır her şair, siyasal - ideolojik tercihi ve inancı ile bu iç yasaları dengelemeyi başarır ve iki düzey arasındaki dolayım düzeneğini oluşturur.
Gündelik politika ile büyük harfle yazılan politikayı özdeşlemek gerekir. Kuşkusuz, gündelik politik amaçlarla da şiir yazılabilir. Ama bunlar gündelik koşullar, anlayışlar, yani gündelik zihniyet dünyası değiştiğinde ya da aşıldığında işlevlerini yitirir ve unutulmaya bırakılırlar. Şiir, görünenin olduğu kadar görünmeyenin, bilinirin olduğu kadar bilinmeyenin de peşinde koşan bir sanattır.
Küçük İskender / Şiir hiçbir aşamadan geçmedi, engel aşan daima şairdi
Şiir, roman, deneme, günlük türünde eserler verdi. 2000 yılında Orhon Murat Arıburnu, 2006'da Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'nü kazandı. 2014'te Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nü, 2017'de Necatigil Şiir Ödülü'nü aldı. Kitapları Kürtçe ve Almanca'ya çevrildi. 2019'da hayata veda etti.
Küçük İskender, seni Nisan 1986’dan bu yana her ay Adam Sanat’ta yayımlanan şiirlerinden tanıyoruz. Bize kimliğin üstüne bilgi verir misin?
- 1964 İstanbul doğumluyum. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesine’ne girdim. Beş yıllık yoğun öğrenimim esnasında, bende o güne kadar oluşmuş-oluşturulmuş olan insan tezi ile oradaki yapay ve sığ insan ilişkileri ve insan olayına bakış biçimleri arasında bir zıtlaşmanın, bir inatlaşmanın, dahası trajik-komik bir çatışmanın başladığını farkettim; karşı çıkmam, sığınmam gerekiyordu…
Okulu bıraktım. Bu belki de özgürlüğün tadılmaya başlanması bağlamında, benim kendi yaşantıma yönelik ilk manifesto, “anarşist” edebiyatın ilk başarılı eylemi, aileme – çevreme – topluma yönelik ilk asiliğim, ötesi belli ki Küçük İskender’in T.C. vatandaşı İskender Över karşısında ilk hamartia’sı! Şu anda İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi’nde sosyoloji bölümündeyim.
Sigarayı, rakıyı, genç olanları, sanatı, doğal ve güzel olan her şeyi sevmeye çalışıyorum; onları imgeleyerek yaşatıyor, bir bakıma da tarihe sığdırmak için sahipleniyorum; kuşkusuz yetebildiğim ölçüde… Sevmek benim için dinsel, cinsel, tinsel, düşünsel, metafizik veya astronomik bir önem taşımıyor; ahlak anlayışım varolana yönelmem ve onun anlamlı sorumluluğunu, payıma düştüğünce, yüklenmem konusunda adeta zorladı beni.
Galiba “kim” oluşum da şu mizahi dengede: Sevgiyi önce kendi içinde bul, sonra sev; önce insan ol, sonra yaşa! Tek sıcak kalan kaygım sevmek – sevdirmek, yaşamak – yaşatmak kaygısı. Mal varlığıma gelince; f – ş harfleri bozuk bir daktilo, büyük bir kütüphane, küçük bir teyp, birkaç gerçek dost, bir kedi, bir de koskoca bir insanlık tarihi! Hepsi bu…
Hep kendini ezdirenleri merak ettim
Şiirlerinden edinilen ilk izlenim şu: Okuyanı çarpan sözcük oyunları, anlam kaydırmalarla yüklü yoğun bir imgesel anlatım. Şiirin bugünkü çizgisine nasıl, hangi aşamalardan geçerek ulaştı?
- Şiirim demeye çekinirim. Bir sentez adamı olmak isterdim. 74 yılından beri kalem ve kâğıt taşıyorum. Beni hiçbir zaman ezilenler ilgilendirmedi, kendini ezdirenleri merak ettim hep. Neden boyun eğiyorduk?! Korku da olabilir. Öncelikle psikolojiden, mitolojiden ve varoluşçuluk dönemlerinden, avam masalarından, ceplerinden, küçük burjuvazi deneyimlerinden geçerek geldi şiir ve düzyazılar, şiirim ve roman taslaklarım. Gizlenebileceği bir fantezi şehri buldu, cinselliği teorik açıdan inceleyip cinsiyetsiz kalmakta karar kıldı. Sevinci olduğu kadar hüznü ve acıyı da yakından tanıdığımı sanıyorum.
Şiirim ve ben tıpkı Oğuz Atay’ın Olric ve Selim’i gibi tutunabilmenin yolları üzerinde kavgalar ettik, gerekli işbirliğini kurduk; işveren bir yaşam görüşü, heyecanlardan meydana gelen bir işçi topluluğu oluşturuyorduk biraz da. İmgelerim ise çırılçıplak ayna karşısına geçip nasıl büyüdüğünü seyretti yıllarca, kendi tenine dokunarak zevk almayı öğrendi. “Sakın,” dedi bir gün, “bütün bunların hepsi birer sosyal mastürbasyon olmasın?!” Şiirimin henüz diploması yok, ama felsefi bir diplomasisinin olduğunu söyleyebilirim. Onu anlatmaya gerek duymuyorum, eğer o kendini anlatamayacak denli güçsüzse… Şiir hiçbir aşamadan geçmedi, engel aşan daima şairdi!
Çelişkiler beni besliyor, yetiştiriyor gibi
İmgelerin, yaşamın hemen her alanı kapsayan geniş bir ilgi yelpazen olduğunu gösteriyor. Kültürel yapın nelerden besleniyor, bize ilgi ve uğraş alanlarından söz eder misin?
- Geniş bir kütüphanem olduğundan söz etmiştim. Tiyatro ile içiçeliğim, sinemaya uzanan korkunç duyarlılığım, insan tanıma merakım, gözlem cesaretim, ruh hastalıklarına yaklaşımım, her türlü oyuna ve coşkuya ve zevke düşkünlüğüm günün birinde sözcüklere giriveriyor: Bilinçli her davranışa saygım vardır ve zaman zaman bana ters gelen şeyleri bile yaparım, yalnızca öğrenmek için dedim ya. Örneğin sosyal içerikli bir dergiyi koltuğumun altına sıkıştırıp seks filmi oynatan bir sinemaya giderim, diskolarda dans etmek, iskambil kâğıdı oynamak bana garip gelmez; bu kendimle alay da sayılabilir, acımasızlık kabullenilebilir. Çelişkiler beni besliyor, yetiştiriyor gibi. Boğaz Köprüsü’nde sekiz kişilik bir taksi düşünün. Arabadaki gençlerden biri gitar çalarken elli – elli beş yaşlarındaki şoför Portofino’yu söylüyor. Kaç insan böyle bir şey yaşamıştır?
Tükeninceye dek yazacağım
Yayımlanmayı bekleyen çok sayıda şiirin yanı sıra ancak kitaplarda yer alabilecek üç de uzun şiirin var. Böylesine bir üretkenliği nasıl sağlayabildin? Bir şiir üstünde ne kadar çalışıyorsun? Yazdığın bir şiir senin için ne zaman tamamlanmış oluyor?
- “Yazmasam çıldıracaktım!” Böyle bir söz kullanır Sait Abi. Şimdiye değin ihanetine uğramadığım tek güzellik, edebiyatın kendisi. Çok yazmak beni korkutmuyor. Belki aynı duygularda dönüp dolaşıyorum. Bu, yazdıklarımın beni doyurmaması anlamındadır ki bu beceriksizlik de o denli ürkütücü değil. Madem ki sorumluluklarım, inançlarım beni yazmaya zorluyor hatta tüketircesine, o halde ben de tükeninceye dek yazacağım!
Şiirin çıkış süreci değişiklik gösterebiliyor. Önce bir taslak. Taslağın düzeltilmesinin ardından, zamanımın büyük bir çoğunluğunu geçirdiğim cafe’nin panosunda yerini alır şiir. Tanıdıklar, tanımadıklar okur. Mimikler, el – kol hareketleri ve serbest piyasa eleştirisi sonunda şiiri oradan indirir, yeniden yazar, defterime geçiririm. Dosyalamak için daktilomu açıp kâğıdı makinaya taktığımda şiir bitmeye başlamıştır. Kısaca doğum böyle uzun bir aşamadan geçer. Ne zaman ki biri gelip bu şiirin bir fotokopisini ister, işte o an şiir sahibini bulmuş, yani tamamlanmıştır.
Sanat için sanat, toplum için sanat filan var biliyorsunuz. İnsan için sanat yapmak ayıp mıdır? Hayır. Tevfik Fikret’in “Prometheus”u, Nâzım Hikmet’in Piraye’ye yazdıkları, Nietzsche’nin Zerdüşt’ü, Hesse’nin “Demian”’ı. Bunlar birini anlatan, hep birilerine yazılmış şeylerdi. Dünyasal nedenlerden, sorunlardan uzak mıydı? Yine hayır. Prizmaya tek noktadan giren ışık gibi. Tayf ise hepimize sesleniyor. Hiçimiz (*) mutluluğun resmini yapamayacağız. Bu yazgıyla yaşamak ve isyan etmek benim hızımın, utancımın tanımıdır. Sevgi Soysal “Her şeyi adlandırmayı seviyorsunuz!” diye bağırıyor. Doğru. Ben bile yazarak, yaşayarak birini, birilerini adlandırmıyor muyum?
(*) Büyük olasılıkla "Hiçbirimiz" .
(Turgay Fişekçi / Adam Sanat / Sayı 13 / Aralık 1986)
Demir Özlü / Zafer Şenocak, Albert Camus gibi birinci sınıf bir yazar
Sınırları belirli, dili keskin ve metaforik, birinci sınıf bir yazar Zafer Şenocak. İyice yontulmuş, keskinleştirilmiş bir dille yazıyor. Onun dilinde popülizm, okuyucuya yakınlaşma, onu ilgilendirme ucuzluğu da yok.
Biz Türkiye'de yeni kuşaklar arasında roman yazarı ararken, bu yazarın Almanya'da varolduğunu farketmedik. Nasıl Avrupa'nın birçok ülkesinde, o ülkenin yazarları, kendi ülkelerinde yaşayan yabancı yazarların yanından burnu havada geçiyorlarsa, Türkiye'deki yazarlar da başka ülkelerde yetişmiş yazarlara o gözle (o burunla diyecektim) bakıyorlar. Reklam budalası şarlatanlardan söz etmiyorum, edebiyatı ciddiye almaya çalışanlardan söz ediyorum.
Türkiye'de roman yazmış olan örneğin kırk yaşından küçüklerin ya da bu yaş çevresinde olanların taşıdıkları kusurların hiçbirini taşımayan, tersine yazışı erdemlerle dolu bir yazar var Almanya'da. Adı: Zafer Şenocak. Bu erdemlerin neler olduğunu bir iki paragraf aşağıda not edeceğim. Bizim açımızdan tek eksikliği birçok kitabını şimdiye kadar Almanca yazmış olması. O kitapların da Türkçe'ye çevrilmiş olmaması.
Zafer Şenocak 1993'de Fransa'da yapılmış olan Belles Etrangères Turquie programına katılmış, gene dil engeli yüzünden Türk yazarlarınca yeterince bulgulanamamıştı.
Edebiyat ve felsefe okumuş, dört dil biliyor
1961'de Ankara'da doğmuş, 1971'den bu yana - yani çocukluk yıllarından beri - Almanya'da yaşıyor. Önce Münih'te, 1990'dan sonra da Berlin'de. Bizim kimi alaylı yazarlarımızın tersine bu ülkede edebiyat ve felsefe okumuş; gene pek çok yazarımızda olmayan nitelikleri de edinmiş; anadili olan Türkçe ve Almanca dışında İngilizce ve Fransızca'yı da çok iyi biliyor. İngiliz diliyle ABD'de dersler de verebiliyor. O, hem şiir hem de düzyazı yazmış bugüne kadar.
Dizelerinin kaynağı Necatigil ve Rilke'nin şiir dünyaları
Zafer Şenocak'ın Türkçe şiirlerini bana verdiği manscript'lerden okudum. Behçet Necatigil ile Rilke'nin şiir dünyalarını kaynak edinmiş, çok olgun şiirlerdi. (Zaten Almanca yayınladığı şiirler bu ülkede çok iyi eleştiriler almıştı; bunu 1989'dan beri biliyordum.)
Tehlikeli Akrabalık adlı kitabı bir başyapıt
Paris'te yayınlanmış olan şiir kitabı La Mer verticale (L'Esprit des péninsules Yayınevi, 1999) kütüphanemde var. Ama şiir üzerine fikir yürütmenin zorluklarını bilenlerdenim. Şiir üzerine fikir yürütebilmek için o şiirlere zaman zaman yeniden dönmek gerekir. Şiirler, zaman boyunca ayrı ruh halleri içinde okunabilmelidir. Şimdi de onun, Paris'te gene aynı yayınevince yayınlanmış olan Parenté dangereuse (2000 - Tehlikeli Akrabalık diye çevrilebilir) adlı anlatısını okudum. Bu kitabın bir tür başyapıt olduğunu çekinmeden söyleyeceğim.
Türkiye ve Almanya arasında kimlik arayışı
"Kimlik" sorunu ardında bu kitabın anlatıcısı. Kimliğini araştırırken de ülkeler (özellikle Türkiye ve Almanya) arasında dolaşıyor. Bu gezinti tarihsel perspektiflerle de karşılaşıyor. Tarihsel perspektifler içinde ulusalcılıklarla da, kitle kıyımlarıyla da, çok kültürlülükle de, kozmopolitizmin sorunlarıyla da. Almanya'da tarih içinde yahudi olmak ya da bugün Türk olmak... Araştırılan 1936 Berlin Olimpiyatları sırasında ölmüş (beki de intihar etmiş) olan bir dedenin dramıdır. Bu anlatının bütün sayfalarında hüzün eksik değil. Trajik olansa son bölümde okuyucuya en ağır darbesini indiriyor.
Yontulmuş ve keskinleştirilmiş bir dil
Zafer Şenocak iyice yontulmuş, keskinleştirilmiş bir dille yazıyor. Türkiye'de Türkçe yazan pek çok romancının tutumunun tersine yazışında hiçbir fazlalık, laf kalabalığı yok. (Zaten bu noktada yazınsal gerçek bizde sanıldığının tersinedir; yabancı bir dille ilgilenmeyen yazar çoğunlukla Türkçe'yi de iyi yazamaz. Dili fazlalıklarla doludur, basitliğe inmeye de pek elverişlidir).
Onun dilinde popülizm, okuyucuya yakınlaşma, onu ilgilendirme ucuzluğu da aranmamak gerekir. Gene Türkiye'deki (ne yazık ki) darmadığınık, düşünceden kaçışın boşluğuna düşmüş birçok yapıtın tersine, bu anlatı (elbette roman da denilebilir bu yapıta) yalıtılmış düşünceye dayanıyor. Eşsiz ve derinlemesine bir tarih bilinci.
Şenocak, Albert Camus türünde, Camus gibi sınırları belirli, dili keskin ve metaforik, birinci sınıf bir yazar. Bütün bu serüvenin sonunda sanırım şimdi Türkçe yazıyor. Belki de ulaşacağı son liman bu.
Kemal Bilbaşar / Halkı yüreklendirmek, coşturmak için destan türünü kullanmaktan yanayım
Güney dergisi, Cemo adlı romanı ile 1967 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanan Kemal Bilbaşar’a üç soru yöneltti. Sorulara toplu bir yanıt veren yazara göre, destan türünden yararlanma, yapıtın özgünlüğüne gölge düşürecek bir öykünme düzeyinde kalmamalı.
1 - Bir dergiye verdiğiniz cevapta “Yazın ürünleri salt bir öykünme dürtüsü ile meydana getirilemeyecekse, yazarın kimler için yazmakta olduğunu saptaması önem taşır” diyorsunuz; "Bir yazarın esas kavrayacağı halka bu olmalıdır". Bu konudaki görüşlerinizi açıklar mısınız?
2 – “Cemo” üzerinde durulması gereken bir roman. Bu eserinizdeki destancı anlatıma hangi amaçla başvurdunuz? Halk hikâyelerinden yararlandınız mı?
3 – Devrimci edebiyatımızı yaratırken bu alanda neler yapmalıyız?
– Çağımızdaki devrimci edebiyat, toplumcu ve de halkçıdır. Halkın ezilip, sömürüldüğü tüm feodal, kapitalist ve emperyalist toplumlarda halkı uyarmak, onlara kurtuluşa giden yolları göstermek ve savaşım gücü aşılamak için etkin bir araçtır. Emekçi halk yığınlarından yetişmiş gerçek devrimci yazarlar, şiir, öykü roman ve oyunlarıyla kurulu düzeni yıkma, halktan yana yeni bir düzen kurma savaşımına öncülük ederler. Bu kısa tanımlama az gelişmiş ülkelerde ve yurdumuzda devrimci edebiyatın nasıl oluşması gerektiği konusunu da aydınlatır.
Devrimci edebiyatımız toplumcu ve halkçı olmak zorundadır. Devrimci yapıtların ezilen ve sömürülen emekçi halk yığınlarınca kolaylıkla benimsenmeleri, onların yalın ve arı bir dille yazılmalarına bağlıdır. Bu edebiyatın, kırsal bölgelerde ya da oralardan göçmüş gecekondu mahallelerinde yaşayan emekçi yığınları üzerinde etkinliğini arttırmak ve hızlandırmak için Halk Edebiyatı’ndan, onun yaygın deyiş özelliklerinden yararlanmasını da öğütlerim. (Aşık İhsani’nin şiirleri bunun başarılı örneğidir.)
Öte yandan devrimci edebiyatımızın gelişip güçlenmesi, yazın yaşamımızın, küçük burjuva aydınlarının sözcüsü olan kuramcıların, eleştirmenlerin ve ödül yargıcılarının tekelinden kurtulmasına bağlıdır; onların yanıltıcı değer yargılarıyla göklere çıkardıkları ve cömertçe ödüllendirdikleri küçük burjuva lüzumsuz adamlarının kaleminden çıkma seks manyağı yapay devrimcilerin abuk sabuk sayıklamalarını gerçek devrimci sanat yapıtı gibi topluma sürmelerine başkaldırmak gerekir. Bunu, kökeni emekçi halk yığınlarından olan gerçek devrimci sanatçılar eserleriyle ve bunları savunmayı üstlenmiş yürekli eleştirmenler yıkıcı ve yapıcı kalemleriyle yapacaklardır.
Toplumcu ve halkçı sanatçıların sesini onları susturmakla görevlendirilmiş rotatiflerin elbirliğiyle kopardıkları yaygaralar bile bastıramaz. O inançlı ses ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılır ve de bir gün yurdun dört bucağından koro halinde yükselip yazın dünyasında egemen olur.
Bugünkü ortamda halkı yüreklendirmek, coşturmak, onların savaşım gücünü arttırmak için devrimci edebiyatımızın destan türünden yararlanmasından yanayım. Ne var ki bu yararlanma hiçbir zaman yapıtın özgünlüğüne gölge düşürecek bir öykünme düzeyinde kalmamalıdır. Cemo ve Memo’da bunu sağlamayı denemiştim.
(Güney / Sayı 1 / Ocak 1978 / Kaynak sinematek.tv)
Edip Cansever / Yaşadıkça şiiri, yazdıkça yaşamı düzeltiyor gibiyim
Bezik Oynayan Kadınlar'daki şiirler, Şairin Seyir Defteri, İlkyaz Şikâyetçileri ve Oteller Kenti'nde olduğu gibi, içe kapanışı, evrensel yalnızlık planında kavrayan şiirlerden oluşur. Tomris Uyar'ın sorularını yanıtlayan Cansever, Bezik Oynayan Kadınlar'da okura neden yüksek sesle seslendiğini açıklıyor.
Bence senin şiirin gözle (sessizce) okunan bir şiir. Ama sözgelimi Ben Ruhi Bey Nasılım, Tragedyalar gibi uzun şiirlerin yüksek sesle okunmak için yazılmış izlenimini veriyor ne dersin?
- Şiirimin daha çok gözle okunurluğu benim özellikle seçtiğim bir yaratı çabasıyla gerçekleşmiyor. Söz konusu ettiğin şiirlerde (bunlara yeni çıkacak olan Bezik Oynayan Kadınlar'ı da ekleyebilirim) okura yüksek sesle okumak gereksinimini duyuyorsam, bunun nedenini şöyle açıklayabilirim:
Uzun şiirlerimde, sonuca ulaşmadan, konunun, temanın bir objektif hızıyla kavranması ve giderek yayılması amacıyla öykü ve tiyatro ögelerinden bol bol yararlanıyorum. Rastlantıları genel akışa bağlamak, düşünceyi geriye dönüşlerle unutturmamak gibi ussal gelgitlere de yer vermem gerekiyor. Şunu da belirtmek isterim: Yukarıda adını andığım kitaplardan rahatça okuma tiyatroları yapılabilir. Demek istiyorum ki, o kitapların yüksek sesle okunabilmesi, biraz da kendiliğinden bir olay.
Beyin, şiiri ilk okuyuşta özümleyebilmeli
İkinci Yeni akımı içinde sayılan şairlere sık sık "güç anlaşılıyor" ya da "kapalı" şiir yazdıkları suçlaması yüklenmiştir. Bu görüşe katılıyor musun? Ayrıca, sence, "güç anlaşılma"nın sınırı nasıl saptanır?
- Şiirin güç anlaşılırlığı, kolay anlaşılırlığından sonra gelmeli. Beyin, şiiri ilk okuyuşta rahatça özümleyebilmeli. Daha sonra, şiiri derece derece anlamak, varılabilirse gerçek bir yükseltiye ulaşarak şairine en yakın yerde durmak söz konusu olabilir. Güçlüklerin aşılması için gerekli olan, çok şiir okumaktır. Yoksa kolay anladığımızı sandığımız şiirlerden bile pek çok şey anlamadığımızı anlamak kalır geriye.
Bir eksen çevresinde şiirimi büyütmeye çalışıyorum
Şiirde gelişme, değişmeye koşut mu gider? En azından senin otuz yıllık serüvenin için bu düşünüş geçerli mi?
- Şiirde sürekli bir gelişme söz konusu olsaydı, hiçbir şair hiçbir şiirini bitirmemiş olurdu. Şöyle de diyebiliriz: Bazı yapıtlar neden başarılı ya da çok başarılıdır da bazıları daha sonra yazıldıkları halde zirvede değil de eteklerde dolaşmaktadır? Kısaca, gelişmeye inanmıyorum. Kendi adıma, bir eksen çevresinde şiirimi büyütmeye çalışıyorum. Gerçekte, sanatçıların çok derinlerinden tutundukları bir ana damar vardır. Üstte kalan bazı değişimler silinir, yitip gidebilir. Önemli olan, o damarı çeşitlendirebilmektir.
Gelişim dediğimiz, ancak acemilik dönemlerinde göze çarpan bir olgudur. Şair, kişiliğinin, mizacının karşılığını bulduktan sonra, yazdıklarını yoğunlaştırıp derinleştirerek, onlara daha bir etkinlik kazandırarak yeni bir dünya kurmakla sürdürür kendini.
Bir anlamda şiir düşünce, düşünce şiirdir
Şiirin beslendiği alanlar nereler? Kimler? Eskilerin "ilham" dediklerinin aslı var mı sence?
- Şiirimi genellikle yaşadıklarımdan edindiğim duygularımdan, düşüncelerimden çıkarırım. Düşünce denince, yanlış anlaşılmasın, düşünce benim için şiirin özgül değerinden ayrılamaz. Bir anlamda şiir düşünce, düşünce şiirdir. Genel yapının, yapıdan kopmaksızın mimarıdır da. Savsöze, yargıya, ithal malı genel bilgi derlemelerine özenmediğimi rahatça söyleyebilirim.
Ya hayat ile şiir bağları?
- Şiir, yaşamın her kesiminde sürekli olarak var bence. Şair olarak bunları kullanmaktır geriye kalan. Yaşadıkça şiiri, yazdıkça yaşamı düzeltiyor gibiyimdir.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Fatma Murat / Füruzan'da kendi sesimi duydum, Sait Faik'ten deli gibi etkilenmiştim
Sahne sanatçısı Fatma Murat, tiyatro oyunları, sinema ve televizyon filmleri ile tanındı. Hiç Değilse Ölüm Var, Korkuyor Aşk adlı iki öykü kitabına ve edebiyat dergilerinde yer alan hikâyelere imza attı. Ölümünden üç yıl önce yayımlanan söyleşide Murat soruyor: "Toplumun hangi kesiminde olurlarsa olsunlar kadınların uğradığı haksızlıkları göz ardı edebilir miyiz?"
İnsan, sizin gibi sanatın iki ayrı dalında uğraş veren biriyle konuşmaya kalkınca, ister istemez bu iki uğraşının birbiriyle olan etkileşimini merak ediyor. Tiyatroyla öykünün bu bağlamda nasıl bir alışverişi var? Biri öbürünü "olumlu" ya da "olumsuz" etkiliyor mu?
- Oyunculuğumun ilk yıllarıydı, bir gün sokakta biriyle kavga eden bir köylü kadının peşine takıldım. Sahiden. Yürüyüşüne, söylene söylene giderken neleri nasıl dediğine bakıp öykünmek için. O sıralar bu kadınınkine benzer bir rolü üstlenmiştim de ondan.
Diyeceğim şu: Oynarken o kadın nasıl yürür, yemeğini nasıl yer, kavga ederken nasıldır tınısı gibi, bir de bunları izliyorsunuz tek tek, tek tek. Üstelik o sırada böyle bir gözlem içinizden geçmese bile, rolü üstlenir üstlenmez hemen, yetmiyor, oynuyorsunuz. Oymuş gibi yaparak her gece. (Kuşkusuz hepimiz - öyküsünü yazarken - o şeyin peşinden kendimizce koşarız.) Yazarken, o kadınların içlerinden geçenler kadar, dış duruşlarından da kaçamıyorum. Olumlu mudur, olumsuz mu bilemiyorum.
Kendime tanık olmak için yazdım
Öykülerinizin merkezinde kadın kahramanlar yer alıyor. Daha önce başka yazarlarımız da kadının toplumdaki yerini belirleyen - sorgulayan öyküler yazmışlardı. Bu seçimin size özgü nedenlerini anlatır mısınız?
- İlkin kendine tanık olmak. Bir çocuğun büyürken ilkin kendine en yakın sesleri, görüntüleri algılaması gibi. Ama temelde bilerek yaptığım bir seçim bu. Anaerkil toplumun dayattığı, üstelik bir de akraba güçten yararlanarak - yumruğu daha yeğin, kaldırdığı ağırlığın kilogramı da -, alışkanlıkla kadınların toplumun hangi kesiminde olurlarsa olsunlar uğradığı haksızlıkları göz ardı edebilir miyiz? Kadın bir de doğurgan ve özverili olduğu için katlanmayı da becerebiliyor. "Varlık" dergisinde Selahattin Özpalabıyıklar, "Fatma Murat'ın empatisinin kapsama alanına erkekler de giriyor. Aynı duyarlı, ama suçlamadan, gerçeği araştırıcı yaklaşımdan Huriye'nin öldürdüğü kocası Serdar da yararlanıyor" diye yazmış. Bir de bu var.
Onları okurken yakınımda duruyorlar
Yerli ya da yabancı, sizi etkileyen öykücüler kimler?
- Çehov, Borges, Cortazar, Tezer Özlü, yenilerden Aslı Erdoğan ve daha pek çoğu yakınımda duruyorlarmış gibi oluyor onları okurken. Füruzan'da kendi sesimi duydum. Hep! Sorunuzun tam yanıtı Sait Faik'tir. Erken gençlik yıllarımda deli gibi etkilenmiştim.
(Kaan Özkan / Adam Öykü / Sayı 16 / Mayız - Haziran 1998)
Mehmet Seyda / Hikâyeler ve romanlar kitap durumuna girmedikçe elimde durmadan değişikliğe uğruyor; 10 kez yeniden yazdığım hikâyeler olmuştur
Öykü ve romanın yanı sıra birçok türde yapıt veren Mehmet Seyda, Bir Açıdan adlı kitabında 10 yabancı yazarın, Edebiyat Dostları'nda ise 26 Türk yazarın portresini başarıyla çizmişti. Ataç dergisinin Seyda ile gerçekleştirdiği söyleşi…
Kimi yazarlar, Bir Açıdan adı ile yayımladığımız kitabındaki sanatçıların, kendi yaşantıları içinde durumları ve sanatlarındaki özellikleri inceleyen yazılarını senin yetişme oluşumuna bakarak yetersiz bulduklarını ileri sürdüler. Kitabındaki yazıları hazırlamadan önce kendinde ne gibi yeterlikler görerek bu işi göze alabildin, açıklar mısın?
- Ben, Bir Açıdan'da adı geçen yazarları her bakımdan incelediğim savında ve kanısında değilim. Zaten daha kitabın başında "bunlar benim kendi oluşum düzeyimde şu ya da bu biçimde köşebaşını tutmuş yazarlardır. Hatta bugün Faulkner dururken Hemingway'den söz açılabilir mi" diye sorulabileceğini belirtmiştim. Benim işim aslında hikâye ve roman yazmaktır. Ama bu hikâye ve romanları yazma isteğinin kaynaklarını açıklamak, bunları kendimce değerlendirmek sanıldığı anlamına gelmez. Kaldı ki, ben kendi payıma bunu her yazarın yapmasını isterim. Böylece birçok yargılardan ve değerlendirmelerden genel bir yargı ve değerlendiriliş doğabilir.
10 kez yeniden yazdığım hikâyeler oldu
Son olarak yayımladığın Zonguldak Hikâyeleri ve Başgöz Etme Zamanı adlı kitaplarındaki hikâyelerin getirdiği anlayışla, bugünkü hikâye anlayışın arasında ayrımlar var mı?
- Bence temelde hiçbir ayrım yok. Yalnız yıllar bana bir şey katıyorsa teknik bakımdan bir değişim göze ilişebilir. Ama insana ve onun sorunlarına bakış açım kökten değişmediğine göre ben bunu karşımdakilere kelimenin gerçek anlamı ile "en vurucu yolda" denemeye bugün de çalışmaktayım.
Hikâyelerimin kimi diline, kimi yazılış tarihine bakıyor. Diyeceğim iki şey var: 1936 yılında Yücel dergisinde yayımlanan ilk hikâyemde de bugünkü dili aşağı yukarı kullanmıştım. Böylece dil yönünden yeni akıma ayak uydurma değil, belki de onu ilk değerlendirenler arasında gözükmüşümdür. Tarihlere gelince; gerek hikâyeler, gerek romanlar kitap durumuna girmedikçe elimde durmadan değişikliğe uğruyor. On kez yeniden yazdığım hikâyeler olmuştur. Ayrıca şunu da belirteyim ki hepimiz birbirimiz üzerinde eksik ve yanlış incelemeler sonucu yargılar vermenin alışkanlığı içindeyiz.
Asıl yakınmam hikâye ve roman yazarı kişilerden
Bu son tümcenin nedeni eleştirmenler mi?
- Açık konuşmak gerekirse eleştirmenlerin her biri yerici olmaktan çok hikâye ve romanları övücü yargılarda bulundular. Benim asıl yakınmam benim gibi bir hikâye ve roman yazarı olan kişilerdendir.
Elimde 10 cildi dolduracak hikâye ve roman var
Bugüne değin yayımlanan kitapların dışında hazır yapıtların var mı?
- Var. 1937 yılından beri daha önce söylediğim gibi yaza boza bugüne getirdiğim İncir Çekirdeği adlı romandan başka elimde daha 10 cildi dolduracak hikâye ve roman stoku var.
1958'de Cumhuriyet gazetesinin açtığı roman yarışmasına katılırken -sonradan üçüncü ilan edilen- Ne Ekersen adlı yapıtını bu saydıkların arasından seçerken hangi düşünceler ön oldu?
- İyi bir noktaya değindin. Bu romanı biraz da sıkışık durumda olduğum için 1,5 ayda hemen hazırlayıp gazeteye gönderdim. Ve oturup beklemeye koyuldum. Kişinin kendini anlaması için güzel bir sınama taşı idi bu.
Necati Cumalı eylemi ön plana geçirerek sinemaya yöneldi
Bu yıl bizim sanatçılarımızdan hikâye ve roman olarak hangi kitapları okudun?
- Feyyaz Kayacan'ın, Demir Özlü'nün, Adnan Özyalçıner'in yapıtlarını ilk okuduklarım arasında sayabilirim. Susuz Yaz'ı okumuş ve Tarık Dursun Kakınç'ın kimi kitaplarında olduğu gibi, Necati Cumalı'nın da eylemi ön plana geçirmek suretiyle sinemaya yöneldiğini düşünmüştüm.
Susuz Yaz'ın konusu yanlış bir temele dayanmıştı
Şimdi filmi gördün mü?
- Gördüm, kendi olanaklarımız içinde, hatta bunları zorlayarak seyirci önüne getirilmiş bir kurdela... Ancak içinde henüz endüstrileşmemiş sinemacılığımızın eksiklerini de taşıyordu. Konu olarak da sanımca yanlış bir temele dayanmıştı.
Senin bundan sonraki çalışmaların içinde sinemaya bir yöneliş olacak mı?
- Sanmıyorum. Çünkü yalnız eylemde değil, gerçekçi çözümlemelerde de durmak gerektiğine inanıyorum. Bu ise sinemaya uygun aksiyonu zayıflatan bir öğedir.
Bir toplum kargaşasının içindeyiz
Sana da sorayım: Türk devrim tarihinin oluşumu içinde sanatçının yeri ve önemi su götürmez. Böyle olduğu halde örgütlenmekte hâlâ bir başarı gösterememiş olması sence nedendir?
- Bence bir toplum kargaşasının içindeyiz. Böyle bir ortamda siyasal hareketler için hiç kimse kendi yerinde değil. Yani işin çekirdeğini verecek örgütlenme yeterli ilgiyi henüz toplayamıyor.