Üniversiteye gitmeden önce zihnimde geleceğimi inşa ettiğim sandalyede oturuyor, sokaktan gelip geçenleri seyrediyorum.
Adam kadının eline yapışmış. Kadın bulutların üzerinde sırt üstü yüzüyor. Adam öyle bir adam ki ilahiliğiyle suluyor sanki kadının yüreğini. Adamın ilahiliği vakti zamanında annesinden çok dayak yemesinden aslında, kadın bunu bilmiyor. Yoldan geçenlerin tutkularını tahmin etmeye çalışıyorum durmadan. Hikayesi hikayeme düşkün olan bir kimse görsem üstüme başıma aldırış etmeksizin aşağıya inip kendisine sesleneceğim.
“Kardeşşş, kardeşş! Nasıl barıştın bunca kırgınlıkla?”
Neredeyse iki ay oldu İzmir’e geleli. Burayı çok sevdiğimi uçan kuş, kovuğuna sinen sincap bilir. Denizin üzerinde salınan beşiklerden haber yok günlerdir. Yaklaşık on bir gündür grevde deniz insanları. Vapurlara binemiyorum. İskelenin önünde durup bekliyorum bir süre. Greve giden işçiler çay içip ev ahalisinden söz ediyor sık sık. Bir de üç gevrek alıp beş kişi bölüşüyorlar. Vapurları çalıştırmadıkları için birileri toprağı kazar gibi vicdanlarını kazıp duruyormuş, böyle işittim. Erol Abi atılıyor lafa, “lan oğlum, vapurlar çalışmasın çalışmamasına da ya martılar? Bak lan, yine iyi kötü biz bi iki gevreği bölüşüp yiyoruz, ya onların nasipleri n’olacak?” Erol Abi’nin iyi insan olduğunun farkına varıyorum o an. Süleyman Amca, Erol Abi’nin söyledikleri karşısında iç çekip, “Lan Erol, amma duygusalmışsın olum sen, hakkımızı alalım hele bi, sana söz, bi çuval gevrek alıp doyurucam senin martılarını bir bir,” diyor.
Bugün de bana vapur, martılara ekmek yok, diyorum. Sahil şeridi boyunca bir ileri bir geri gidip geliyorum. Körfezine yandığım kenti! Ne de güzel görünüyor. Halbuki körfezini oltalasam yalnızlık takılır çengelime, biliyorum. Günbatımı Karşıyaka’ya küs. Yüzünü göstermiyor bu taraftan yana. İlla Alsancak’a gitmek gerekiyor çakırkeyif turuncusunu görmek için.
Üstünde yürüdüğüm kaldırım aralıklarına akıp uzaklara yüzmek istiyorum. Derken Şemsettin Amca evinin önünü yıkıyor. Eşi balkondaki masaya bin bir türlü meze koymuş. Yoğurtlu biber kızartmasından haydarisine kadar… Her şeyi var Şemsettin Amca’nın. Saliha Teyze akciğer kanserini henüz yenmiş heybetli bir kadın. Tanrı misafiri olduğumu söyleyip evlerine giresim, sakız gibi çarşaflarının üzerinde senelerce uyuyasım var. Kadife yüzeyli yalan düşlere aldırış etmeksizin yoluma devam ediyorum.
Bir barda birbirine tutkuyla bakan gözlere rastlıyorum. Masalarını dağıtmak geçiyor aklımdan, ellemiyorum. İçten içe birbirlerini boğmak için uğraştıklarını kim olsa anlar. Bir masa, iki bira, birkaç dilim limonla dudakları karşısındakinin boynunu es geçen yitik bir genç. Karşısındaki keyiften dört köşe. Çünkü çocuk çekingen. Çocuk, bir insana dokunmaktan ürken balıklar denli korkak. Öteki ise ürkek bir balığı yakalamak isteyen şımarık çocuklarca coşkulu. Masalarına varıp birlikteliklerini tuzlu suyla yakmak istiyorum. Yürek dayanmaz. En kötü sevişirler, çocuk bir iki gün soluksuz kalıp kendi yoluna yürür. Yolu da yoldur, kim bilir. Güneş gitti gidecek. Turuncunun anımsattığı ilk gençlik senelerimi arşınlıyorum bir başıma.
İki ay önce. Gözleri kesif yeşil, kirpikleri kumsal; gözenekleri sıkı, teni deli sarhoş! Onunla seviştiğim ilk gece kadar sarhoşum uzundur. Bacaklarımızı birbirimizin bacaklarına dolayıp saatlerce karanlıkta oturmuştuk çırılçıplak ve sessiz. Sessizlik sevginin mührü olmuştu o gece. Bir şişe kırmızı şarapla evime gelip hikayemden öpmüştü. Öpmüş müydü? Ben miydim yoksa onu geçmişinden öpen?
Ankara, diye bağıracağım. Çamurdan kent! Canım ve çirkin kent. Tunalı’da, ahşap zemininde böceklerin cirit attığı bir otel odasında uykumdan uyanıp da sevişmiştim onunla. Sabahınaysa ayazına kusup hiddetimi dizginlemek istercesine yürümüştüm Tunalı’dan Kızılay’a. Kış boyunca haftanın en az birkaç günü üstünde birlikte uykuya düştüğümüz nevresimlerin büyüsüne inanacaktım da inanmadım. Mevsimler birer birer intihar etmişti de biz iliklerimizin ırzına geçen soğuğa karşın kalabalıkları görmezden gelircesine el ele verip evimize gitmiştik.
Sokak lambasının odaya boşalan sarılığına sarınıp soyunurduk. Yalan yok, teni tenimi ısıtmaya yeterdi. Kımıltısız geceler yarılırdı, yine konuşmazdık sonrasını. Bir kabus görmüş olurduk ikimiz de sözgelimi. Birlikte seyrettiğimiz bir filmin etkisi olsa gerekti beklenmedik sıçramalar. Gözlerini aralayıp başımı koluna yaslardı usulca. Birlikteliğimiz uykusunun berraklığını müjdelerdi. Teni camı andırırdı. Kusursuz ve gergin. Yine de benim onunla ilgilendiğimden daha fazla ilgilenirdi benle. Bir tek sinemaya gitmeyi sevmezdi canını sevdiğim. Ne zaman sinemaya gidecek olsak salonun önünden dönmeye ikna ederdi beni. Hiçbir zaman bir film seyretmeye gidemedik birlikte. Onun yokluğunun ardından tek başıma bolca film seyrettim. Onun ölümüne baş kaldıran siyah beyaz filmler…
Gitmem gerekirdi, gidemedim. Doğduğumdan bu yana aynı yerdeyim ben. Onunla Ankara’nın sabaha karşılarında uyuklarken dahi zihnen İzmir’deydim. Her gece Ankara’daki rüyalarıma uğrayan cılız bir imbat esintisinin ürpertisine kapılıp İzmir’de bulurdum kendimi. Daha o uyanmadan Ankara’ya döner, yamacına kıvrılıp soluk soluğa uyuyakalırdım. Derin uyurdu.
Bir gece rüyasında cilveli İzmir’in ılıman koridorlarından geçtiğini görmüş. Bir şarkı tütüp martılar vapurlara asıldığında beni sevdiğini anlamış. Erol Abi’ye evimin adresini sorup Süleyman Amca’dan çakmak istemiş. Sigara içmezdi halbuki. Benim de içmemi istemezdi. Sırtında çantasıyla bana doğru günbatımını imrendirircesine yürürken Şemsettin Amca, 1980 model aracıyla Saliha Teyze’ye ilaç almak üzere eczaneye gitmek için evden çıktığında onun çam kokulu bedenine çarpmış.
Onun bedeni şiir, benim sigaram yas olmuş.
Benim bedenim dize, onun sigarası kan.
Gel, demişti en son. Yırtık bir ses çınlamıştı yüzümde. Bir sözcüğün virajlarında can verdiğimi hissettiğimde onun öleceğini öngörmem mümkün değildi. O, öldü. Kar sona erdi.
Kış kana, yaz balçığa bulandı.
Ben yollara, o sonsuzluğa.
Grev güne, gün gemilere, Erol Abi martılarına, Saliha Teyze bana, Şemsettin Amca mezara ve İzmir, Ankara’ya…