yaz, 2026.
ojovivo
YOU ARE THE REASON
RMH
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Monterey Bay Aquarium
cherry valley forever
Jules of Nature
One Nice Bug Per Day

@theartofmadeline
d e v o n
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
he wasn't even looking at me and he found me

ellievsbear

PR's Tumblrdome
$LAYYYTER
Today's Document

gracie abrams
Misplaced Lens Cap

roma★

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Germany

seen from Brazil

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Brazil

seen from United States
seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
seen from Philippines
seen from United States

seen from Belarus
seen from Türkiye
seen from Albania

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Malaysia
@vazgectimwagnerden
yaz, 2026.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
(uzunca bir) gün.lük.
bulgakov'un "genç bir doktorun anıları"nı okuyorum. bazen kahkaha atarak güldüğüm oluyor, toplum içinde tuhaf karşılanan bir durum. olsun.
n.'ye kitabı okumuş muydun? diye soruyorum, elbette! diyor. genç bir doktorken mi okudun? diyorum, evet! diyor.
ben neden genç bir doktorken okumadım ki diyorum..
.
şu kısma baksana diyorum:
"... bunları düşünürken nasıl giyindiğimin farkına bile varmadım. giyinmek de öyle kolay değildi: pantolon ve gömlek, keçe çizmeler, gömleğin üzerine deri bir ceket, sonra palto, onun üzerine de koyun postu bir kürk, şapka, çanta, çantanın içinde kafein, kâfur, morfin, adrenalin, pens, steril bandaj, şırınga, sonda, bir Browning tabanca, sigara, kibrit, saat, stetoskop..",
bu bölüm bir şiir gibi değil mi? diyorum. yani... pek de değil diyor n.
yani, diyorum, rusya'da genç bir doktor olsam ve bir kar fırtınasında yolculuğa çıkacak olsam ben de bunlarla güvende hissederdim.
.
sonra, ileriki bölümlerde, şöyle bir yer de var bak diyorum,
"...merdivenler uzun bir süre gıcırdadı. yukarıya iriyarı, yapılı bir adam çıktı. o sırada ben çalışma masamda oturuyordum, yirmi dört yıllık yaşantım olabildiğince Asklepios kişiliğinin dışına çıkmasın diye uğraşarak. sağ elim stetoskobun üzerinde duruyordu, bir tabancanın üzerinde duruyor gibi."
ya.. diyorum.. baksana, rusya kırsalında genç bir doktor, en zor anlarında elini stetoskobun üzerine koyuyor, elini bir tabancanın üzerine koymuş gibi hissediyor, ancak böyle güvende. yani... stetoskop, kime, neye karşı bir silah olabilir ki? diyorum.
hm. anladım. ölüme karşı- diyor n. ama ben, kitapta bu bölümleri hiç hatırlamıyorum..
.
günlük, devam, uzunca demiş miydim.
.
kitabı sabahları uykumdan ve işten kaytarıp kahve içtiğim yerde okuyorum. gezi parkı'nın hemen ilerisindeki divan otel'in hemen ilerisinde bir kahveci..
.
bir sokak röportajına denk geldim. insanlara "şimdi hemen burada kiminle karşılaşsanız çok şaşırırdınız? ya da... hangi ünlüyle sokakta karşılaşmak isterdiniz? ona ne derdiniz? gibi sorular soruyorlar... türlü değişik cevaplar var. bazı insanlar kendi anılarından, kaybettikleri insanlardan bahsediyorlar, onlar tuhaf.. ama, atatürk! gibi cevaplar da var.. bunlar cin fikirli, güzel.
bu röportajı izlerken düşünüyorum, metroda kiminle karşılaşsam çok şaşırırdım. cevabım çok net. kendimle.
.
bana bunu hatırlatan şuydu..,
sabahları bulgakov okuduğum (ve deniz göktaş podcasti dinlediğim) kahve dükkanında bir ayna var. kalkıp giderken aynada kendinizi görüyorsunuz, kısa bir süre kendinize doğru yürüyorsunuz yani, böyle tuhaf bir tecrübe.
bu sabah yine böyle bir beklentiyle yürürken tuhaf bir şey oldu: kendimi göremedim.
ayna kırılmış, kaldırılmış.
metroda kimi kaybetseniz çok şaşırırdınız? -kendimi.
(keşke böyle şeyleri konuşabildiğim birisi, mesela bir terapistim olsaydı diye düşünüyorum, haftalarca haftalarca konuşurduk...
ve bir yere varamazdık.).
.
günlük, devam, uzunca demiş miydim.
kahvemi içtim, aynada kendimi kaybettim, şimdi de dolapdere yokuşundan aşağı iniyorum. bir turist kafilesi ile karşı karşıya geliyoruz, fakat muhteşem keyifsiz ve ciddiler. bir otoparkın girişine doğru bakıyorlar, ben de nereye baktıklarına bakıyorum.. yeni doğmuş kedi yavruları. ama yavrulardan biri çok sağlıksız gözüküyor, çok hasta -turist kafilesinin keyfini kaçıran görüntü bu- öldü ölecek gibi bir kedi yavrusu.
kafile sanki hep bir içten ve ağızdan -tamam- diyor, burada bizlik bir şey yok, ve yürümeye devam ediyor.
ben de oradan ayrılıyorum. benim de buradan ayrılmaya hakkım var.
.
ama sonra, "yolda gördüğünüz hasta hayvanlar için 153'ü arayabilirsiniz" diye bir yazı geliyor aklıma. arıyorum. bir kaç ara görüşme... şimdi nöbetçi veteriner ile karşı karşıyayız. nesi var? diyor, hasta gibi diyorum, yani çok hasta gibi gözüken bir kedi yavrusu var, siz gelip bakabiliyor musunuz, bir şey yapılabilir mi... elbette diyor nöbetçi veteriner (allahım diyorum, vay canına) ama tam olarak nesi var? diyor.
ben de bu soru üzerine,
çocukluğumdan beri benim için bir canlının, bir insanın, hatta cansız şeylerin bile... en önemli, en hayati, en can alıcı, en romantik, en acıklı, en kimlikli, en kırılgan yeri ile ilgili bir yalan söylüyorum.. yüzünde diyorum. yüzünde, kedi yavrusunun yüzünde bir yara var sanırım. yüzünden yaralanmış.
veteriner kadının sesinde birden oluşan tedirginliği fark ediyorum . kanaması var mı peki? diyor. yok... diyorum. o denli değil..
zaten geldiğinizde yüzünden yaralanmış bir kedi yavrusu değil.. belki sadece yeterince su içmemiş hayvan bulacaksınız.
(keşke böyle şeyleri konuşabildiğim birisi, mesela bir terapistim..)
.
ve evet. insan yüzleri. deniz göktaş. ve gezi parkı demişken...
(günlük. devam. uzunca demiş miydim...)
.
deniz göktaş podcast'inde gezi parkı protestoları zamanından bahsederken "ben o zamanlar parkta talcid team'deydim" diyor.
ah-ha diyorum.
polisin attığı biber gazına karşı insanların gözlerine talcid ve süt karışı bir solüsyon sıkan, onların görmelerini sağlayan insanlar vardı. "yüzümde maske vardı, kimse beni tanımıyordu, bazen ben onları tanıyordum ama bir şey diyemiyordum"- diyor.
"-yüzlerine fıs fıs talcid sıkıyordum."
.
yıllardır, gezi hakkında sürekli anlattığım, anlatmaktan çok güzel hissettiğim iki anım var. birincisi... bunu mutlaka burada da yazmış olmalıyım:
parka polisin gireceği son gün, istanbul valisinin televizyonda "çocukları o parkta olan annelere sesleniyorum, çocuklarınızı evlerinize geri çağırın, parkı boşaltacağız, yavrularınıza zarar gelmesin" açıklamasından sonra....
tarlabaşı bulvarından parka doğru yürüyen 30-40 civarı kadının sloganını duyduğumuz, sonra ancak yaklaştıklarında ne dediklerini seçebildiğimiz, seçebildiğimiz an içimizin cız ettiği ve gözlerimizin dolduğu o an:
"diren yavrum annen geldi, dayan yavrum annen geldi."
.
yani... hay allah. ah. ve hey gidi.
.
ve ikincisi. bunu duygulandığımda, ve sevdiğim insanlarla içtiğim zamanlar anlatmayı severim ki-
o gün... polis gerçekten -vaad ettiği gibi- parka giriyor.
biber gazı, kargaşa, panik. hayatımda ilk kez biber gazına maruz kalıyorum. nefes almamızı engelleyerek bizi öldürmeye çalışıyorlar gibi hissediyorum. gözlerim yanıyor, nefes almak öyle zor. yanımda z. var. elimi sımsıkı tutuyor ama o da , ve etrafımızdaki hiç kimse, duman yüzünden nereye gideceğini göremiyor. işte o an ben iyice korkmaya başlıyorum. bu panikle insanlardan birinin ayağı takılacak, düşecek, ve çok kötü şeyler olacak diye düşünmeye başlıyorum..
işte bir an sonra, bir ferahlık, kızarmış ve şişmiş göz kapaklarımın üzerine bir buz koyulmuş gibi, birden gözlerimi açabiliyor ve görebiliyorum, karşımda bir oğlan, incecik.. yüzünde o an bana dalgıç maskesi gibi gözüken bir maske var. daracık omuzlarıyla (incecik bilekleriyle?) parktan çıkmaya çalışan insanların yüzlerine şifalı talcid solüsyonundan sıkıyor... bu ferahlıkla gözlerimi açabiliyor önümü görebiliyorum. teşekkür etmeye vaktim yok. eller daha da sıkı tutuluyor.. yürüyoruz.
.
can havliyle kaçışan insanların ortasında öyle ayakta duran, geri adam atmayan, insanların birbirlerini ezmelerini engelleyen bu çocuktan şimdiye dek hep "ak sakallı bir dede gibiydi" diye bahsetmişimdir. dalgıç giysisi içinde incecik bir oğlandı ya, ya da işte.. ak sakallı bir dedeydi, bir adım geri atmamıştı.
.
deniz göktaş'ı dinlerken, o oğlan kesin deniz'di! diyorum.
bir an için emin olduysam, bundan daha gerçek bir gerçeklik olamazdı.
yaz, 2026.
romain gavras, damien jalet - 2026 / carl kahler - 1893
maurice day, 1921 / louise charles-saarikoski, 2021
(ilkini şimdi gördüm.. ikincisinin siyah beyaz ufak bir çıktısı yıllardır iş yerinde duvarımda duruyor. favori fabllarımda felaketlerden ve avcılardan birbirlerine sığınan hayvanlar var.)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
rüyalardan bahsetmişken... okuduğum kitapta rüya görmenin aritmetiği ile ilgili ilginç bir anlatıma denk geldim ("antilop ve flurya", margaret atwood) (bir paragraflık spoiler).
[başkalarının rüyalarında görüldüğüm haller, yaptıklarım ve de yapmadıklarımla ilgili hissettiğim sorumluluklardan bahsetmişken (çünkü bunları düşüncelerin ve bu düşüncelere yol açan kanıların tetiklediğine inanıyordum), ihtiyacım olan türden, bu durumu tersine çeviren bir anlatı bu karşılaştığım.]
...
flurya, kitaptaki dünyanın yaratıcısı -
kar adamı, bu dünyadaki çocuklara dünyayı, kuralları, tarihi, neyin ne'den olduğunu anlatıyor,
olan biten bazı çok kötü şeylere çocukların aklı ermiyor, flurya bunların olmasına nasıl izin verebilir diye soruyorlar-
kar adamı şöyle cevaplıyor: bu dünyada olan biten kötü şeyler aslında gerçekten olmuyorlar, bu olduklarını sandığımız şeyler, sadece flurya'nın rüyaları.
bunlar gerçekten olmasın diye, biricik yaratıcımız, anne-baba'mız, bizim için... çocukları için, bunları sadece rüyalarında görüyor.
bizler sadece seyirciyiz. (ve fakat, onların içindeyiz).
...
"Şu yere düşen şey nedir, ey Kar Adamı? Erkek midir, kadın mı? O da çift derili, senin gibi.”
“Hiçbir şey değil. Flurya’nın gördüğü kötü bir rüyanın bir parçası.”
Rüyanın ne olduğunu biliyorlardı: Rüya görebiliyorlardı. Flurya rüyaları ortadan kaldırmayı başaramamıştı. Rüya görmek özümüzde var, demişti. Şarkı söyleme özelliğini de kaldıramamıştı. Şarkı söylemek özümüzde var. Rüya görmek ve şarkı söylemek, iç içeydiler.
“Neden Flurya böyle kötü bir rüya görüyor?”
“Siz görmeyesiniz diye kendisi görüyor” dedi Kar Adamı. “Bizim için acı çekmesi ne acı.”
“Çok üzgünüz. Ona teşekkür ediyoruz.”
“Kötü rüya yakında bitecek mi?”
“Evet” dedi Kar Adamı. “Çok yakında.”
david hockney, 1964
henri rousseau (detay) / werner herzog
klaus kinski
aguirre, the wrath of god (1972) / fitzcarraldo (1982)
geçenlerde e. bana bir rüyasını anlattı. rüyasında ben varım. kötü bir roldeyim. anlattıklarından rahatsız oldum- fark etti, keşke anlatmasaydım dedi.. ama olan oldu, anlatılanlar düşünüldü, düşünülenler gerçek'leşti.
.
kierkegaard şöyle diyor - bireysel gelişim üç bölüme ayrılabilir: estetik evre, etik evre, dinsel evre.
hayat içerisinde rüyalarla ilişkim bu sırayı tersine izliyor..
.
bundan yıllar önce quora'da şöyle bir soru sormuştum: hayvanlar rüya gördüklerinde rüya gördüklerini bilirler mi?
bunu sadece nöropratik bir soru gibi düşünmüyordum, mesela, köpeğim rüyasında onu dövdüğümü görse, uyandığında... biraz önce onu gerçekten dövdüğümü düşünür müydü.
bu soru için sanırım henüz biz insanların bilebileceği bir cevap yok.
st. augustine rüyalarımızda gördüğümüz şeylerin bizde ahlaki bir sorumluluk doğuracağını söylüyor. aslında şöyle bir şeye karşılık geliyor: rüyamızda yaptığımız bir şeyi uyanıkken yapmayı istemiş olabiliriz. işte biliyorsunuz, freud da buna benzer bir şey söylüyor yıllar yıllar sonra. ama önemli değil, çünkü bu sıkıcı kısımlar 'etik evre'ye ait konular...
descartes (ya da ihsan oktay anar'ın tabiriyle rendekar) rüyalar rüya içerisinde gerçekliğin kendisi gibiyse, şimdi gerçeklik diye yaşadığımız şeyin bir rüya olmadığından nasıl emin olabiliriz? diyor (onun cevabını biliyorsunuz: düşünüyorum (rendekar'a göre "düşünülüyorum") - öyleyse varım.
bense şunu düşünmeyi seviyorum: gerçeklik sandığımız şey (sanmak değil pardon, zannetmek) eğer bir rüya ise, bu rüyayı gören kim?
.
richard linklater'ın 2001 yapımı waking life'ında bir diyalog var (uygun şekilde bu diyalog yatakta geçiyor, pillow talk gayet - yastık sohbeti),
ethan hawke ve julie delpy rüyada geçen zamanın hızı ile gerçek hayattaki zamanın hızı arasındaki tutarsızlıktan bahsediyorlar: yani saat 6'da alarmı kapatıp, tekrar uykuya dalıp, rüyanızda saatler süren bir macera yaşayıp, tekrar alarmla uyanabilirsiniz... ve saat, ancak, 6:10'u gösteriyor olabilir.
hawke şöyle soruyor: bazen kendi hayatını, ölmek üzere olan yaşlı bir kadının gözünden izlediğine dair bir hisse kapıldığını söylüyorsun ya.. ya tüm hayatın zaten bu yaşlı kadının gördüğü kısa bir rüya ise.
.
böyle düşünmek eğlenceli, hatta kısmen romantik olabilirdi.
ama rüyaların malzemesi hafızadır diyen bergson bana daha haklı gözüküyor...
ama,
hafızadaki her şey gerçekten yaşanmış, olmuş, gerçek'leş'miş şeyler olmayabilirler.
.
bir başkasının rüyasında olmayı sevmiyorum. insanın iradesinin bu kadar elinden alınabileceği başka bir durum yok gibi. bu kadar üzülme, keşke rüyamı anlatmasaydım diyor e., rüyamdaki sen değildin, sana dair bir silüet gibi düşün, bulanık, çarpık bir silüet.
olsun diyorum. ben tarihte ihtimalen varolmuş, ve düşünülmüş, ve kurgulanmış her türlü versiyonum hakkında sorumluluk hissediyorum.
başımı okşuyor.
.
yine waking life'ta bir lorca alıntısı var: bir deli adam şöyle haykırıyor: hayal kurmayanları/rüya görmeyenleri iguanalar ısıracak!
cohen'in kızına lorca ismini vermesi muhteşem değil mi diyorum? evet diyor e., evet, haydi böyle şeylerden bahset..

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
artemis 2-integrity'nin ayın etrafındaki dönüşü canlı yayınını izledim. 1969 yılında hayatta olmayı ve apollo 11 mürettebatının aya inişini dinlemeyi tercih ederdim, fakat-heyhat, tarih (ya da tanrılardan acımasız kronos).
.
norman mailer 1969'da insanlığın aya ayakbasışından bahsederken şöyle diyor:
(hayli serbest bir çeviri ile..)
"..elbette teknoloji bizi bu noktaya getirecekti... antik çağlardan beri geceleri gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz ay'a doğru -ki ona dokunmak konusunda tanrılar ve şeytanlar tarafından uyarılmış, korkutulmuştuk- teknoloji sayesinde metafizik korkuları boşverecek bir yolculuğa çıkacak ve ona ulaşacaktık."
fakat norman mailer ay'a ulaşmanın insanlık için bir teknolojik başarıya indirgenmesinden mutsuz, işin romantizminden hiçbir gazete manşetinde bahsedilmediğini düşünüyor.. şöyle diyor:
"ay'a ulaşmak, bu tecrübe, insanlığın dünyayı ve evreni yeniden şairler gibi görmesini ve yorumlamasını sağlayacak.
ve evren bir kilit ise onu açacak anahtar ölçü(matematik) değil, metaforlar (anlatı, şiir) olacak."
.
artemis 2 ekibinde astronotlardan biri, Christina Koch, canlı yayın sırasında gördüğü bir kraterden (mare imbrium) bahsederken şöyle dedi:
"It actually looks like a large healing wound."
("krater aslında şöyle gözüküyor: iyileşmekte olan büyük bir yara")
.
bu ifadeyi duyduğumda çok güzel hissettim. iyileşmekte olan büyük bir yara. her şey.... ama her şey, hayattaki her şey, iyileşmekte olan büyük bir yara. tek tek insanlar, insancıklar ve gezegenler ve uyduları ölçeğinde, her şey, her süreç, iyileşmekte olan büyük bir yara.
ayrıca.. bu ifadeyi duyduğumda norman mailer'ı mutlu edeceğini düşündüğüm için de çok güzel hissettim. uzaya daha çok şair (ve daha çok kadın) göndermeliyiz, tanrıların ve eski inanışların yasakladığı şeylere dokunurken erkeklerden, bilimadamlarından, matematikçilerden, fizikçilerden - yani evreni 'ölçü' ile anlamaya kalkan sıkıcı makinelerden çok daha 'insani', cesur ve sözünü-şiirini sakınmayanlara ihtiyacımız olacak..
(bu fotoğrafı Christina Koch hakkındaki wikipedia sayfasında gördüm. vahşi doğada hayatta kalma eğitimi sırasında yaktığı ateşi kutluyor. böylece.. zihnimde kendisini tanrılardan ateşi çalan bir yarı tanrı mertebesine çıkarmam için şartlar sağlanmış oluyor.)
seamus murphy / paul thomas anderson
p.s.
"hamnet", chloe zhao, 2026 / "hafıza", rene magritte, 1948
[güzel sözler için teşekkürler sevgili anonim. ve evet ben de artık daha az okuyor, izliyor, dinliyor, yazıyor ve heyecanlanıyorum. çünkü her geçen gün gençliğimiz bizden uzaklaşıyor : ) ama bu durumu doğal görüyorum. (genç-ben bu durumu trajik bulurdu: ) hayat böyle. sevgiler.]

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
"die my love" ve "arizona dream" için spoilerlar.
.
.
.
"geber aşkım"ı izledim (muhteşem çeviri!), ve bayıldım,
çünkü filmin ve aşkın finalinde ormana doğru yürüyen, "canına kıyan", ve sonrasında ağaçları tutuşturan kadınlar tarafından.. bu dünyada bırakılmanın melankolisinden deliriyoruz.
"arizona dream" (1993) / "die my love" (2025)
.
“She was beautiful, but she was beautiful in the way a forest fire was beautiful: something to be admired from a distance, not up close.”
(güzeldi, bir orman yangını nasıl güzelse, öyle güzel... uzaktan hayran olunacak... yakından bakılamayacak derecede güzel.)
magritte / terrence mallick (song to song)