Kanepede uzanan kadınına bakarken mutluydu, onun, değil bakışındaki huzuru, baktığını dahi fark etmemiş olmasından hiç rahatsız değildi. Böyleydi, huzur veren ilişkinin damarlarında, ruhunun derinliklerinde bıraktığı dingin tat; o ilişkinin özgüveni.
Hiç unutamıyordu, yıllar önce, kadınını gözlerinin ilk fark ettiği o resmi. Yıllarca bakıp da fark etmediği o hoş değil, hoş ötesi kadının bir resimde, gözlerinin önünde aniden vücut buluşunu. Bakıp da onun güzelliklerini ilk kez gerçek anlamda fark ettiğindeki şaşırışını hatırladığı tam o sırada, kadın kanepede başını kaldırdı. Göz göze geldiler, bir kısa an... Bir şey demeden geçen o anlık göz kesişmesi... Bildik, sıradan bir yerde, her akşam birlikte oldukları o salonda. O sözlere düşmeyen anın elektriğinde... Kadın, kızgın, biraz kırgın bakmıştı belki de ama söze dökmeden bunu işte başını çevirmişti bile. Tek kelime dahi etmeden!
Ona bakmaya hiç doyamadığını fark etti. Gözlerine değen en güzel kadın değildi o. Gözlerinin en güzel görmek istediğiydi. O, en ufak bir kırgınlığı gözlerinde fark ettiğinde içini eriten, yüreğini burkan, harekete geçme, telafi etme arzusu veren... Bunu bir an önce yapmak isterken başaramayacağından hiç şüphesi olmadığı, uzun bir yolculuktaki son durağı değil, tüm duraklara beraber gideceği kadınıydı o.
O salonda o kanepede, bilinmişlik vardı, tüketilmemiş bir bilinmişlik. Değişmeyen ve hep aynı olan o ortamda, hiç eksilmemesini istediği o kadının varlığı, her şeyi hep taze kılandı. Oysa etraflarındaki tüm dostları, çiftler, tekler, artık hayatın inen merdivenlerine geldiklerini umarsızca kabullenmişken, onlar henüz düzlükte bile değillerdi. Bir inkar ediş değil, bir sevginin getirdiği farklı bakabilme, farklı görebilme! Bir aldatmaca değil; hiç aldatmamışlardı birbirlerini. Bilakis, hayatın her yolunun önlerinde açık olduğunu bilen, hayatı elinde tutan çiftlerin, el ele o yolları kat etme ortak arzusuydu onlarınki. Başkalarının kolaylıkla inişe geçtik artık dedikleri yerde, düzlüğü bile kabullenmeyiş, birlikte en güzele gitme tutkusu ve en güzeli ancak birlikte bulabileceklerine olan inançtı onların yolculuğunu farklı kılan. Ve işte böyle bir sevgide, o salon, o kanepe ne kadar aynı kalsa da hiç bir şey hiç bir zaman aynı değildi.
Adam can havliyle onun bileğini sıkarken, omzundan tutup iterken, gerilmişti. Yerdeki cam kırıklarından ayağı kanıyordu. Kadının elinden çıkıp bir anda yerde patlayan kavanozun camları her yere saçıldı. Şaşkınlığını gizleyemeyen adam, hamle yaptığı anda camlara basıp, ayağını kesmişti. Kanıyordu... Yine de kadına hamle yaptı. Gözlerinde alev vardı... hiç öfke yoktu.
Kadın kabul etmek istemiyordu, ısrarla düşündüklerini söylüyor, tekrar ediyor, duymuyordu. Dinlemek istemez gibiydi. Bildiğinde ısrar ediyor ve geri adım atmıyordu. Böyle anlarda bile hiç kırıcı olmuyordu ama fikrini de kırmak hiç mümkün değildi. Israrcıydı... Hareketler sertleşiyor, sert tavırları vücut diline yansıyordu. O, en narin kadın değildi. Aslında fiziksel görünüşü hiç narin değildi. Onun en güzeli, en zarifiydi kuşkusuz ama narin, bedenini anlatmak için kesinlikle doğru kelime değildi ve de böyle anlarda bunu gizlemesi de hiç mümkün olmuyordu.
Gizlemeye çalıştığından da değil ya, lafın gelişi. O en güzeldi ve bunu biliyordu, çünkü kora kor tartıştığı bu adamın sonsuz beğenisinden kuşkusu yoktu. Olsa, bu kavgayı hiç etmeyecekti. Olsa, hiç umrunda olmayacaktı. Kavga sebebi bile önemli değildi, uçuşurken ada mutfağın tezgahı üzerinde malzemeler. O tezgah... üzerine saçılmış unlar, sular, tozlar ve aklınıza gelebilecek her şeyin içerisinde, evin çalışanı kadından, çocuklardan ve hayattan çalabildikleri anlarda üstünde aşkla, sevgiyle, tutkuyla seviştikleri tezgah. Tutkusundan kavga ediyordu kadın. Etmek adına, kadın olduğu için. Adamının, sonuna kadar bildiği, emin olduğu sevgisini bir kez daha gösterebilmesi için, adamına yine, yeniden bir şans daha vermek adına... Kadındı o, gerçek bir kadın. Samimi bir rol oynuyordu. Çok severek, içtenlikle kavga ediyordu. Bildik sebeplerle değil, belki de sebebini bilmeden kavga ediyorlardı. O yüzden mi kavgaları ağır olmuyordu, yoksa en sert kavgaların ardından bile, her güne sarılarak son vermeyi, kavgalarını yarınlara ertelemeyi bilip, sevgilerini ise hiç ötelemeyen bir çift olduklarından mı?
Canı yanıyordu kadının, adam onu itip tezgaha belini yapıştırdığında. Aşağı bakmaya çalışıyor ama adamın boynundaki eli buna izin vermiyordu. Vücutları birbirine dayanmış, itişiyorlardı. Kadının canı yanıyordu, tezgah ve adamın bedeni arasında sıkışan vücudu, kırılmak üzereydi. Ele verecekti onu! Gittikçe bedenselleşen tartışmada ateşlenen ruhu, bedeni üzerinden tutku ve acısını ele verecekti, neredeyse. Oysa, biraz daha devam etmek istiyordu. Biraz daha ateşlemek istiyordu. Ama canı yanıyordu... Bir hamleyle, kurtuldu. Zor olmadı, adam onu hiç incitemezdi ki. Boğazını tutuyor, bedenini bastırıyor da olsa, incitmeye kıyamazcasına yapıyordu. Bir adım uzaklaştı ve hemen eğildi, adamın ayağına. Ayağı kanıyordu adamın, canı yanıyordu kadının. İstememişti, elinden kaçmıştı kavanoz. Adam, aldırmayarak üzerine atlamıştı, göze alarak. O camın ilk ayağa girişindeki keskin anda, adam gözünü kırpmazken canı çok yanmıştı kadının. Bazen sevgiyi kanatmak gerekir, biliyordu ikiside. Kan kardeşliklerinin çocuklukta pekiştirdiği arkadaşlıklar gibi hayatınızın arkadaşlığı için de bazen kanatmak gerekir, bilerek, isteyerek ama severek ve üstüne titreyerek. Hayatın biriktirdiği zehri atarken, ilişkiye pansuman yapmayı bilmek gerekir.
Yarasını silip, öptü kadın. Canı yanmıştı... Adam, mutluydu. Kadın ayağına dokunurken, ruhu okşanmıştı adamın. Omuzlarından sırtına dökülen saçları ile önünde eğilmiş kadını camları cımbızla çekerken, adam huzurluydu, keyifliydi. Hayatından keyif alıyordu. Sahip olduğu en güzele bakarken, ondan gelecek en kötünün bile ne kadar güzel olduğunu düşündü. Uğruna üzüntü çekmekten zevk alabildiği sevgilisine bakarken, zaaflarının en büyüğü adeta onun hayat topuğunu ellerinde tutarken, ondan daha güçlüsü yoktu.
O gücü hissettiği anda fark etti hiç’liğini bir kez daha. Kanepede uzanan kadını, kanepede başını kaldırıp, kızgın, biraz kırgın bakmıştı. Tek kelime edilmedi odada. Adam, sevgiyle doldu. Özlemişti kadınını. Yaşamayı bilmeyen ruhların inişe geçmiş ilişkilerinin dünyasında, onlar ilişkilerinin ilk düzlüğüne bile daha gelmemiş hissederken, hatırladı.... Hayat almıştı kadınını, anılarını bırakarak. Hiç adamına kızamayan kadının kızgınlığı, sevgiyle, özenle, arzuyla ve tutkuyla yeşerttikleri yolculuklarına saygı duymadan onu koparıp alan hayataydı. Kırgındı adamına, adamın hiç suçu yokken, onu yalnız bıraktığı için. Ama biliyordu, adamının ona kızmayacağını, ne kadar haksız da olsa kızmakta.
Boş kanepeye bakarken adam, artık olmayan kadınını gördü bir kez daha, her yerde gördüğü gibi. Varken, her baktığında sevgiyi, sevmeyi gördüğü kadınının yokluğunda da her yerde onu görmeye devam ederken, artık ona kavuşmak istediğine karar verdi, son bir kez daha.