belki de gerçekten mutluluk sadece aptallar içindir.
korkunç bir yalnızlığın tam ortasında kayboldum. nereye gideceğimi ya da nasıl çıkacağımı bilemiyorum. kimse beni sevmiyor Ejlert. kimse beni sevmiyor. bak biriyle konuşabilmek için bile seni yarattım kafamın içinde. yalnızlık pis bir şey Ejlert. sürekli kendi sesimi duyuyorum, işkence gibi hiç peşimi bırakmıyor. ben sadece kendimi dinlemekten yoruldum. kendi kafamı kendi omzuma koymaktan bıktım. ölmek istiyorum Ejlert. çünkü kimse beni sevmiyor.
içimde bir yerde yangınlar, depremler felaketler oluyor. binlerce masum çığlığın sesi kulaklarımı tırmalıyor. bu sesler nereden geliyor Ejlert? yalnız olduğumu kabullenmek istemiyor(d)um. ama şimdi ıslak bir kırbaç gibi yüzümde şaklıyor yalnızlığın sancılı nağmeleri. korkuyorum Ejlert. ya beni kimse sevmezse?
kum tanelerinin içinde kaybolmuş bozukluk gibi hissediyorum. değerim üç beş kuruş etrafım kum. beni kimse istemiyor Ejlert, ama ben kimse’ye öyle muhtacım ki. yalnızlık unutabilmek kadar zor Ejlert. üstüne açgözlü obur bir kene gibi yapışıyor, ve bütün benliğini emene kadar hiçbir şey bırakmıyor ardında. Ben de ölmek üzereyim Ejlert. dayanılmaz bir sancı sürekli sol tarafımda nöbet tutuyor. acımasız bir asker gibi eziyet ediyor çaresiz kalbime. artık o da kırılacağı kadar kırılmış.
lanet olası bilmem kaç yıl ve ben yetmişlik bir moruk kadar yaşamaktan bıktım. yaşlı, yalnız ve hastayım. beni çok üzüyorlar Ejlert. adını sürekli tekrarlıyorum, farkındayım ama kusura bakma.
sancılı ama yavaşça öldüren bir zehir dolaşıyor. kesin tedavi yok. sonu iyi olmayan vahim bir hastalığa yakalandım Ejlert. sevip sevmediğim bütün insanlara “acı ve çaresizlik içinde öldü” de. çünkü ölürken de yalnız olacağım. son nefesim kendimi feda ettiğim insana değil karanlık bomboş bir odaya verilmiş olacak. hayat tam bir piç Ejlert. tanrı bir fahişeyle sevişirken yanlışlıkla hayatın tohumlarını serpmiş olmalı o rahmin “evrenine”.
yalnızlık tiksinç bir şey Ejlert. insanların hiçbiri yalnız kalmamalı, böylesine büyük bir acı yalnız tanrıya mahsus olmalı. ve ben yalnızlıktan geberiyorum Ejlert. nasır, yosun ne varsa tuttum artık hepsini.
“ama acı çeken bir yüreği var ise bir bedenin, daha hızlı çürüyor o beden.”
benim acı çeken bir yüreğim var Ejlert. sevmeye başladığım o günden beri, acı çeken bir yüreğim var.
beni anlamadın demeyeceğim. beni anladın. zaten en dayanılmaz acı buydu. sen beni anladın. anladığın halde canımı yaktın.
beni kimse sevmiyor Ejlert.
kanatlarım olsaydı.
sana sarılabilir miydim?
beni kimse sevmiyor Ejlert.
bazı şeyleri unutamazsın. kafanın içinde bi yere zift gibi yapışır. silmeye, unutmaya çalıştıkça daha da yayılır kafana, her yere bulaşır, yapışkan, kapkara, yakıcı bi anıdır, ağda gibi, zift gibi, katran gibi, beyninin içine durmaksızın sızlar hani.
anlatmaya çalışırsın, değil mi? anlatırsan belki dökülür içinden, belki kurtulursun ondan… anlatmaya çabalarsın. bir dökülse, bir anlatabilsen, sanki, silinip gidecek geçmiş.
anlatmam gereken çok şey var.
ama artık sadece kendimle konuşabiliyorum.
çünkü en yakınlarım bile beni gerçekten dinlemiyor Ejlert.
herkes bilir ki eğer can havliyle kaçmaya çalışan bir kalabalığın içinde yere düşerseniz ölürsünüz. eğer bir savaş meydanında dövüşürken yere düşerseniz ölürsünüz. bir uçurumdan aşağı düşerseniz ölürsünüz. yavru bir serçeyseniz ve yuvanızdan düşerseniz, ölürsünüz.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality
Anya is LIVE right now
FREE
Free to watch • No registration required • HD streaming
Dağların gölgeleri altında uzanan engin bozkırın çimenleri, ayın donuk ışığında gümüş bir deniz gibi parlıyordu. Bin yıllık kayınların fısıltıları, eski ruhların nefesleri gibi havada süzülüyor, rüzgar tüm acımasızlığıyla bu fısıltıları toplayarak aşağıdaki yerleşkeden sızıyor, onlarca atı kişnetiyor ve köylülerin dişlerini gıcırdatıyordu. Bu uğultulu rüzgarın çimenleri aşıp kayın ormanıyla buluştuğu tam o sınırda yuvarlak, kara işlemeli ak çadırlar vardı. Kalın keçeden yapılmış, düzlüğe yayılmışlardı. İçlerinde yanan ocaklar nedeniyle ateş böcekleri gibi bir yanıp bir sönüyorlardı.
Yerleşkeye biraz daha uzak yamalı bir göçebe çadırında ise durum farklıydı. Ayla’nın doğum sancılarından fırlayan çığlıkları neredeyse yaban kurtlarının ulumalarını bastıracaktı. Birileri etinin ipliklerini söküp alıyor gibi bağırıyor, derin derin inliyor ve önce Umay’a sonra Ülgen’e yalvarıp yakarıyordu. Her kasılma kemiklerine saplanan görünmez bir bıçağın ucu, içini yırtıp geçmek isteyen bir yaratığın pençeleri gibiydi. Derin bir nefes alıp tekrar ıkındı, feryatlarını yerdeki kar yuttu, diğer çadırlara pek de ulaşamadı. Fakat yine de yalnız değildi. Köyün şamanı hissetmiş gibi - veya gerçekten bilmiş gibi- öylesine oradan geçerken Ayla’nın çığlıklarını duymuş, yardıma gelmişti. Ayla, birkaç yırtık divan, bir iki çuval darı, iki tencere tabak ve biraz odun bulunan mütevazi ve yamuk çadırında, yatağının üstünde kıvranıyor, şamanın elini sımsıkı tutarak doğum sancısına dayanmaya çalışıyordu. Siyah perçeminin altındaki dar alnından süzülen ter damlacıkları, soğukta bile buharlaşıyordu; teni, yanık bir kayın kabuğu gibi gergin ve kızarıktı. Kapıdaki derin ayrıktan içeri sızan rüzgar, ortadaki ocakta yanan cılız ateşi delice dans ettiriyor, yanında duran yaşlı şamanın eteklerine düşüyordu. Çeşit çeşit kuş tüyleriyle bezenmiş koç boynuzlu başlığı, ince işlenmiş metal levhadan kolyeleri, elli belikli ak saçlarında göz biçimli boncukları vardı. Kamana, ateşin sönmek üzere olduğunu anlayıp Ayla’nın elini bıraktı, aceleyle ayağa kalktı.. Etrafına hışımla bakındığında iki küçük kütük harici başka bir şey göremedi, içi kıyıldı, kendine lanet etti. Böyle bir zavallıyı nasıl göz ardı etmişlerdi, neden bu kadının bu durumunu kimse görmemiş, duymamıştı? Kimse mi gelmemiş, hal hatır sormamıştı? Düşüncelerini dağıtıp kütükleri ateşin üstüne koydu, “ateş söner can söner” diye söylendi kendi kendine. Mutlaka yanan ocağı memnun etmesi gerekti ki içinde yaşayan iye ruhu onlara yardım etsin, can göklerden bu harabeye düşerken ışığını taşısın. Ayla’ya yaklaştı, yakacak bir şeyleri var mı diye sormak istedi, ama vazgeçti. Utandırmak istemezdi. “Biraz daha dayan” dedi, elini sıktı. Yaşını almış hantallığına rağmen hızlıca kapıya yöneldi, o iki büzülmüş koyun postunu araladı, ve kısacık bir ıslık çaldı. Çadırın yanında sahibini bekleyen sadık kurt, ıslığı duyduğu gibi fırlayıp gözden kayboldu. Kurdunun gözden kaybolduğundan emin olan şaman cebinde hep hazır beklettiği bir keseyi çıkarıp kenardaki masanın üzerine koydu. Titreyen elleriyle keseyi tam açmıştı ki, Ayla, şamanın zor duyan kulaklarını bile tırmalayacak kadar yüksek bir çığlığı daha bastı. Kamana, irkilip arkasını döndü, titreyen ellerini kaldırarak “dayan” dedi. Ayla, şakaklarındaki ter damlaları sırılsıklam olmuş divana pıt pıt düşerken kafasını evet anlamında, yutkunarak salladı. Şaman önüne döndü, içinden dua ederken -kurdunun doğru kayın çuvalını kendi otağından bulması için- gözlerini bir anlığına kapadı, derin nefes aldı, sonra açtı. Çeşitli harfler çizilmiş kırışık parmakları az önce çıkardığı kesedeki otları ezerken titriyor, sesi boğukça dualar mırıldanıyordu, ama artık Ayla’nın çığlıklarına irkilmiyordu. Bir süre sonra pati sesleri yaklaştı ve Kamana vakit kaybetmeden elindeki otları kasenin içine geri boşalttı. “Aferin oğlum” diye seslendi dışarıya doğru, hemen soluna uzanıp kapıdaki kürkü kenara çekerken. Hızlı hızlı atan nefesi ay ışığında beyazlaşan Kurt, önünde geniş bir çuvalla gururla duruyordu. Kamana, çuvalı içeri çekerken Kurt da burnuyla itiverdi.
Kamana ateşi Kurt’un getirdiği çuvaldaki kayın dallarıyla harladı. Bir yandan şifalı otlarla dolu tası yakmış, tütsülemiş, Ayla’nin yüzüne yaklaştırıyor, diğer yandan titrek elleriyle onun alnındaki teri siliyordu. Ayla, bir anlığına, çaresizlikle üzerine eğilmiş yaşlı kadının gözlerine baktı. İki ışıl ışıl kehribar, kırışık göz kapaklarının altında yükselen ateşin ışığında yüzünü delip geçiyordu. Bakışlarında sadece bilgeliğin değil, aynı zamanda bu topraklara ait kadim sırların ağırlığını hissetti. Kamana, bakışını Ayla’dan çekmedi, sessizce dualar mırıldayan dudaklarıyla ona acı dolu bakan kahverengi gözlere kitlendi. Gözlerinde alev alev yanan bazı sırları Kamana’ya kimse öğretmemiş, kendi içindeki bir ses, bir his, ona yolu göstermişti. Şimdi de içinde aynı türden ama gergin bir his vardı. Bir şeyler olacaktı, bunu göğsünden başlayan bir yangının ciğerini yakmaya başlamasından anlayabiliyordu, yüzünü ekşitti. Ayla, irkildi, şamanın delici gözlerinden bakışlarını çekip inlemelerine tüm gücüyle devam etti.
Kamana, bir yandan yere çömelmiş olan Ayla’nin karnına bastırıyor, bir yandan da mırıltılarıyla ruhlarına ulaşmaya çalışıyor, içindeki bu ters hissin manasını anlamaya çalışıyordu. Ömründe onlarca doğuma yardım etmişti. Her seferinde hissettiği aynıydı, biraz huzur, biraz heyecan, biraz da gerginlik. Ama bu sefer yanında ne bir ebe, ne de kadıncağızın yakınları vardı. Tek başınaydı. Şimdi bir ruh daha bu dünyayı ziyaret etmek için gökten inmiş, kapıyı çalıyordu. Kapıyı açma görevi bu sefer sadece kendine aitti, ve ne olursa olsun -içindeki his yine sızladı- bu yeni ruha yardım edecekti. Aylanın karnını tutarken söylediği dualar göğe bir yakarıştı.
Birden, sert bir rüzgar çatlamış kapıyı çarpıp tekrar kapattı, Kamana irkilerek arkasına baktı, ateşin şiddetlendiğini ve deli gibi titrediğini gördü. O an hem içi hem de çadır buz gibi oldu. Ayla, döşeğinin kenarına tutunarak çömelmiş, bacaklarını alabildiğince açmış, derin nefesler alıyordu. Kamana eğildi, Ayla’nın ıslak ve kanlanmış geceliğini kaldırarak aşağısına baktı. Bu dünyayla öbür dünyayı birbirine bağlayan o etten kapının yeterince genişlediğini gördü. Bebeğin minik kafasının tepesi çoktan çıkmıştı bile. "Geliyor” dedi, Ayla’nin gözleri bulanıklaşırken. "Geliyor! Ikın!" diye bağırdı. Oysa Ayla acıdan ve çığlıklarından cevap veremedi, ve çaresizce inlemeye başladı. “Ayla!” diye bağırdı yaşlı kadın, tuttuğu karnı hafifçe bastırarak. “Ikın!” Ayla çığlık atmaya devam ederek tüm gücüyle ıkınmaya başladı.
Bebeğin başı yavaşça çıkmaya başladığında, Kamana derin bir nefes aldı, ama nefesi yarıda kesildi. Titreyerek yükselen ateşin dumanı garipleşmişti. Adeta yoğunlaşmış, katılaşmış, bir buhar gibi değil acıkan bir yılan gibi hareket etmeye başlamıştı. Havadaki tek yuvarlak açıklığa değil, sanki bilerek ve özenle doğruca Ayla’ya hareket ediyordu. O anda, nihayet, en başından beri şamanın içinde biriken o ters şimşek çaktı. Anlamıştı, ve anladığı şeye içinden lanet ederek kaskatı kesildi: Alkarısı. Kırmızılaşan duman Ayla’nın titreyen ve kitlenmiş bacaklarının tam ortasına, bebeğin henüz çıkmaya başlayan kafasına dolanmaya başladı. Kamananın yüzü aniden bembeyaz kesildi. Kızıllık, o küçük mor yüzün etrafında dönüyor, döndükçe annesi de çığlık çığlığa bağırıyordu -sancısından değil, can havlinden, daha tiz ve daha derin. Kamana, "Hay!” diye bağırdı, “Defol Albıs! Defol”
Bunu duyar duymaz Ayla da kaskatı kesildi, çığlık atamaz oldu, korkudan yapamadığını sandı ama aslında boğuluyordu. Kızıl duman genzinden burnuna oradan avuçlarına akmaya başladı. acı acı nefes çekmeye çalıştı, yapamadı. Kamana, Alkarısının Ayla’nın nefesini çaldığını biliyordu- bebeğin ruhunu çalacak, adı lazım değil Kara Erlik’in ölü ordusuna sunacaktı… İs kokulu yılanımsı duman, o biçimsiz karanlık , şamanın bebeği tutup çekmeye çalıştığını görünce ileri atıldı - Kamana aniden geri çekildi, elindeki ezilmiş otları karaltıya doğru fırlattı. Bu çeşit çeşit şifalı kuru bitki, karaltının içine girer girmez yanıyor, çıtırdıyla kızıllaşıp tuhaf bir şekilde sönüyorlardı. Şaman, bu yaratığı kovmak için yaşlı cüssesine rağmen tüm gücüyle ve hızıyla işe koyuldu. Hiç vakit kaybetmeden eliyle havada bir şeyler çizdi, bir çeşit koruyucu damgaların hayali çizimini yapıyordu el hareketleri. Duman, veya o al yılanımsı karaltı bebeğin başını tamamen dolamıştı artık. Ayla boğazını yırta yırta bağırıyordu. Kamana damgayı çizmeyi bitirip dumanı hayali bir sınır içinde sıkıştırınca davulunun göbeğine ritimli bir şekilde vurmaya başladı. “Ak Umay, Gel, Ana Umay, gel bizi koru” diye şarkı söylüyor, “Alkarısı sen de gel” diye bizzat canavara cilve yapıyor -ters dil kullanarak tıslayan dumanı iyice delirtiyor, deliren alkarısının gücünü ondan geri çekiyordu. Tokmakla her vuruş, bu yaratığa bir yumruk gibi indi, davulun titreşimi artık Ayla’nın her yerini saran kızıl dumanın kıvraklığını ezdi, yoğunluğunu dağıttı. Fakat, Ayla’nın gözleri aniden beyazlaştı ve bir şeyler kafasını yukarı çekti. Çığlıkları da kesildi, nefesi de tekrar durdu. Ayla’nın boğulma iniltilerinin yanında Kamana’nın duaları duyulmuyordu bile. Kamana, tokmakla davula daha sert vurmaya başladı, daha da hızlı şekilde çalmaya, daha yüksek şekilde dua etmeye. Güm. “Umay, Ak,” Güm güm “Umay, Ay, Umay, Ak,” Güm güm. Sesi giderek yükseldi, çok yükseldi, sefer Kamana’nın duaları gökyüzünü sardı, kurtların ulumalarını bastırdı. Aniden, yıldırım gibi düşen kutlu bir ışık,Ayla’nın üstünde parladı, içinde etini kemiren sinsi dumanın hepsini lime lime etti, ve hemen söndü. Ayla’nın gözleri yuvalarına geri döndü, önce öksürdü, öksürüğü etrafa kızıl tozlar saçtı. Nefes aldı, yeniden bağırmaya başladı- bu sefer doğum sancısındandı. Kamana durmadı. Çaldı da çaldı. En sonunda içeriden esen ani ve sert bir rüzgarla ortadaki cılız ateş söndü, bebek aşağı bir kaymak gibi kaydı, sular söküldü. Alkarısının gittiğinden tamamen gittiğinden emin olduğu anda duayı aniden durdurup iki canı da kurtarmak için atıldı şaman, elleri titrese de, tereddüt de etse, bebeğe tutunup hızlıca asılarak onu oradan çıkardı.
İnce, tiz bir şaplaktan sonra gelen o ilk ağlama, havanın akciğere dolduğu o ilk an, bozkırın sonsuz sessizliğini yırtan, sivri ve metalik bir sesti. O tatlı ve boğuk ınga’ları, hem içi yanarak hem de sevinçten uçarak dinlemeye başladı. Hayatının en zor acısına dayanmaya çalıştığından, yaşananların hiçbirini hatırlayamadı. Kamana da, ona belli etmedi. Sadece usul bir gülümsemeyle “Ayla, bir kızın oldu” dedi. Miniği önce iyice sildi, sonra onu annesinin tam da bugün için ince ince işlediği o ilk beze iyice sararak uzattı. Ayla, bebeğini hemen kucağına aldı. Dur durak bilmeden ağlayan miniğine sarıldı, yavrusunu derin derin koklayarak şükürler ediyordu. Kamana ise nefes nefese yere çöktü. Gözyaşlarıyla dolan kehribar gözleri, küllerin loşluğunda irileşti.
TEK BİR GECEDE YAZILANLAR VE TAMAMLANMAMIŞ BİR HİSSİZLİK HALİ
Gecenin mürekkebi usulca tenimden yırtılırken, ben milyonlarca çiviyle çakılmış gibi
yatağımda, gözlerim açık, apaçık bekliyorum. Günün ağarmasını mı yoksa zihnimin çenesini
kapamasını mı bekliyorum, bilmiyorum. Tam bir haftadır uyumadım, bir menekşenin
nazikliğiyle moraran gözaltlarım bana artık uyumamı emreder gibi haykırıyordu aynadan.
İstesem uyurum, ama zihnimin dehlizlerinde usulca duvarları tırnaklayan küçük sinsi anılar,
damarlarımda bir lağım faresi gibi dolanıp duran düşünceler uyumadan kapatamıyorum
gözlerimi. Bu hafta, özellikle, içimin zindanları öylesine dolu ve öylesine taşkın ki F tipi bir
-
Bir martının kalp atışındaki masumiyette gizlidir İstanbul, bir deniz dalgasındaki
ehemmiyette, kalbi kırık bir kızın attığı adımdaki tedirginlikte gizlidir bu şehrin ruhu. O kızın
on dokuz yıl geçirmiş gözlerindeki usulsüzlükte ve ruhunda kopan fırtınaların dudağından bir
nefes olarak akıp gitmesinde can bulur hayat. O, işte o kız, yarı kırgın cesaretiyle gene kirli
bir kalabalığın arasında bir martı gibi. Sanki onu denizden zorla çıkarmışlar da şehrin ortasına
hırpalayıp atmışlar gibi. Kanatları olmasa bile adımları sanki bir zamanlar kanatları varmış
gibi hafif, dayanıksız, dengesiz. Birazdan öleceğini bilse böyle yürür müydü acaba? Hala
böyle asar mıydı suratını? Onu adeta bir kameranın ardındaymış gibi gizlice gözlemliyorum,
biraz daha zorlasam gözümün önündeki hayali objektife dokunabilecekmişim gibi. Gideceği
yere dair kafasında net bir fikir var, ama emin olamıyor kendinden. Hiçbir zaman emin
olamadı kendinden zaten, çünkü gözlerinde hayatı boyunca kendinden hiç emin olamamış
birinin hüznü var. Siyah gözlerine kim yeterince baksa, onu anlar ve hatta düşme hissine
kapılırdı bir süre sonra, ne yazık ki kimse gözlerine yeterince bakmadı. Belki de kimse
gözlerine yeterince bakmadığı için kendinden asla emin olmadı. Çünkü var olduğunu asla
anlamadı, çünkü kimse ona bakmadı, kimse ona bakmadı, kimse ona bakmadı. Oysaki ben
can atıyorum ona bakmak için, zihnimin kamerasını yakınlaştırıyorum ona –uzun dalgalı ve
ılık bir kahveyi andıran dağınık saçları, solgun ve yorgun bir suratın üzerinde kopkoyu ve
karanlık gözler, ince üst dudağı hafifçe kurumuş ve yanaklarında lekeler var- ama sadece
hızlı, keskin, tekinsiz adımlarla uzaklaşıyor benden.
Onu kaybediyorum. Gözlerim bu koca taksim meydanında endişeyle bir ileri bir geri gidiyor,
o bir martıysa ben de bir güvercinim. Onun öleceğini biliyorum, ondan bütün bu endişem,
ondan bütün bu çabam. Onu kurtarmak son şansımmış gibi.
Biraz daha yürüyorum.
İnsanlar çığlık çığlığa kaçışıyor. Hemen o tarafa doğru koşuyorum, yüreğimde sanki binlerce
taş düşüyor ayaklarıma doğru, kalbim bir atış sekiyor ve ben
yere bakıyorum
Bir martı kanatları kopmuş bir şekilde yerde. Gözlerimi kapıyorum. Derin bir nefes.
Gözlerimi açıyorum. Martının suratı solgun ve yorgun, simsiyah gözleri bir delik biri ve
neredeyse dalgalı, ılık kahveyi andıran dalgalı tüyleri var. köpekler onu parçalıyor.
Yere düşüyorum
-
Önce saçlarından başladım seni sevmeye. Elinle geriye ittiğin o kahve dalgalar yavaşça
kalbimi de itti geriye doğru ve sana çarptım. Aslında o an o küçücük hareketi hiç yapmış
olmasaydın belki fark etmeyecektim seni, ama çarptın gözüme bir kere. Belki de ben o an
kafamı sana çevirmeseydim, ya da başka yöne baksaydım işte, o bir saliselik zaman
diliminde, şimdi böylesine seviyor olmayacaktım seni.
İnsanlar saatlerini veriyor iyi görünmek, birileri tarafından sevilmek için, ama nafile aslında.
Küçücük bir hareket, bir bakış,bir anlık koku bağlayıveriyor seni birine. Eşofman giymiş
saçlarını taramamış falan nafile. İnsanlar saatlerini, belki de sadece dakikalarını verir
kendilerine, sen onlara bir saniyede tutulursun, işte bu ilginç geliyor bana. O gün eşofman
giymiş üstelik yüzünü de yıkamamıştın, bir sıkıntın vardı. Belki de o sıkıntın saçını geriye
itmene neden oldu ve o nedenle sen bana bir sıkıntı oldun.
Önceleri seni fark etmiyordum, bana sen mesaj atmış, beni sen bulmuş, yanıma oturmuştun.
Açıkcası önemsemiyordum, sıradan biriydin. Sonra sen saçını geriye attın, ben sende farklı bir
şey oldun ve sonra uzak oldun benden. Senden hoşlanmaya başladığım an hissettin de mi
soğudun benden aniden?
Yoksa ben Fiona’nın lanetine mi sahibim? Gece olunca değil de birinden hoşlanınca onun
gözünde bir canavara mı dönüşüyorum aniden? Bendeki bu sorun nedir hiç anlamıyorum,
nasıl diğer kızlar her an bir prenseslik halinde ama ben çamurun içinde hüzne gebe bir bakire
gibiyim? İnsanların nasıl sevgilileri olabiliyor ve ben daha birine hoşlandığımı bile
söylemiyorken insanlar nasıl öpebiliyorlar birbirlerini?
Tanrım, senden tek bir ricam var
lütfen beni yalnız öldürme.
Hiçbir insan tamamlanmış değildir. Hepimiz bir eksiğiz. O nedenle hep bir boşluk hissiyle
kaplı ciğerlerimiz.
Kendimi böyle kabul etmeliyim.