Kendimizi ve başkalarını iyileştirmeye çalışmak, vazgeçemediğimiz bir şeydir. Sanki her şeyi ve herkesi kendimize benzetebilirmişiz ve onları kurtarabilirmişiz gibi davranıyoruz. Ama sonunda deliren yine biziz aslında. Karanlık, ilk başta korkutucu gelir, sonra fark ederiz ki aslında karanlıktan değil, yaşattığı acılardan ve belirsizlikten korkmuşuzdur. Daha sonra yanımızda olmayan insanlar korkutmaya başlar bizi, çünkü karşımızda olmayı seçmişlerdir. Bize her an zarar verecekmiş gibi duran, bir savaş edasıyla hazırda bekleyen askerler gibidirler. Kavurucu bir güneş, sanki sonu yokmuşçasına uzanan bir vadi ve kan kokan çimenler… Kusmak isteyip, asla başaramamak çünkü onları kusarak atamayacağınızın farkındasınız. Sizinle birlikte midenizin içinde yaşar bu insanlar. Sonra bir parazit gibi bağırsaklarınıza inerler ama siz savaşmaya devam edersiniz. Çiğ çiğ etlerini yersiniz bu insanların; yumuşak ama aynı zamanda serttir. Isırıkken yumuşak, koparırken sert çünkü gücünüz yetmez koparmaya. Siz de, bıraktıkları etki o kadar büyüktür ki, asla koparamazsınız. Sadece ısırmakla kalırsınız ve bu da size yemişsiniz gibi bir hissiyat verir. İşte, sizi karanlığa mahkûm edenler ve sizi onları yemek zorunda bırakanlar, sizin âşık olduğunuz aptallardır. Sizi karanlığa mahkûm ederler çünkü canları öyle istemiştir, onları yemenizi isterler çünkü asla etlerini koparamayacağınızı bilirler. Onları bırakamayacağınızı ve hep iyileştirmeye çalışacağınızı farkındadırlar. Ben delirdim. Bir kurt edasıyla yiyemediğim insanlar delirtti. Evet, insanlar diyorum çünkü asla tek bir kişi olmadı. Tek bir kişi olacağını düşünmek, sizin aptallığınızdır. Ama artık yenilen taraf ben olmak istiyorum. Beni ısırsınlar ve asla koparamasınlar. Ben onları karanlığa zincirleyeyim. Ve bir köşede çürümelerini izleyeyim. Artık bu benim savaş alanım; deli gömleğim ve cesetlerim. Son olarak da size yazdığım mektuplar.