Chamonix-nerede kalmıştık?
Aslında bu kadar da ritimsiz gitmiyordum, pek vakit olmasa da 3 gün 3 gün yazacaktım orada ama biraz sonra anlatacağım biraz sıkıntılı zamanları anlatırken yazdığım 1 A4′ten fazla yazı silinip gidince benim de sonrasında elim gitmedi işte...
Ama neyse, yine, hala buradayım ve almanak tutuldukça var. Devam ediyoruz, kaldığımız yerden; sahi, nerede kalmıştık?
En son planlardan bahsetmiştim. Geldik Salı gününe... Akşam ekipler oluşturulup malzemeler ayarlandı. Önce dağlara ısınmak gerek. Temkinli davranıp boltlu alpin spot rotalara girmeye karar verdik. Özgür ve ben meşhur La Somone’a (5-6 ip boyu, 5b)girecektik. Barış’la Furkan ise Crakoukass’a (8 ip boyu, 5c) girmeye karar verdiler.
Sabah ilk teleferik için koşuşturmalı çıktık. Ardarda iki teleferik ve işte hazırlıkları yapıyoruz. Furkanlar koşturup kaçtılar. Biz biraz daha ağırdan aldık, rotanın altına geldik. Rotada sıra var! Bizden sonra gelen iki ekip, biri izin isteyerek biri de aradan kaçıp önümüze geçince tırmanış yarım saat uzadı. Çok da acelemiz yok ama. Rota rahat, keyifli ve kolay, arkamızdan koşturan yok. Bir süre sonra Norveçli bir ekiple her ip boyunda bir kere buluştuk. Hatta minik bir ip inişinde ipin hangi tarafını çekeceğimizi karıştırmayalım diye ipimizi aşağıya bile attılar (sonra onlar karıştırdılar, kişi kendiden bilir işi).
Rotayı bir ip boyu 25 dk olacak şekilde fena olmayan bir zamanlamayla bitirdik. Bunun temel sebebi elbette bizim tırstığımız uzun bolt aralıklı alpin spor rotaların bu turistik bölgede beklediğimiz gibi olmayışıydı. Bütün “full equipped” yazan rotalar bazı kısımları hariç bildiğin çok ip boylu spor rota. Biz de rahat ve hızlı tırmandık böyle olunca.
Furkan’ların rota uzun sürünce ve onlar telsizi de açmayı unutunca onlara bakınıp bakınıp iniyoruz aşağıya doğru. Son saniyede gelen telsiz haberi onların da teleferiğe yetişebileceklerini müjdeliyor ama, bu sevindirici. Bizim için gerçekten antreman tadında, onlar için biraz daha yorucu işte bu gün geride kalıyor. Bize de akşama proteini-karbonhidratı gömmek kalıyor. Acımıyoruz.
Arada belirtmeden geçemeyeceğim bir kısım var tabii. Biz Özgürle biraz erken dönünce saniye sektirmeden Haute’ye gidiyoruz. Haberler müthiş: Petit Aguille de Verte’nin kuzeybatısındaki Chevalier kulvarı tırmanışa bir gün kadar müsaade edebilecek durumdaymış. E Nasrettin Hoca durur mu, yapıştırmış kazmayı!
Bu haber bizi adeta uçuruyor. Gece az uyuma pahasına son derece net hazırlanıyoruz.
- Abi yıldırım mı düştü arkanda?
- Ceyhun bırak yıldırımı boşver abi, inmemize bakalım biz.
Sabahın esselatında uyandık adeta. Aladağlarda bir yaz günü çadırdan çıkıp rotaya girecek gibiyiz. Sadece arada bir otobüs ve iki teleferik kullanıyoruz.
Hop, kramponlar ayaklara girmiş bile. Son hazırlıklar yapılıyor, kiviler atılıyor, ip birliğindeyiz. Tek tam ama ince ipimiz bu iş için biçilmiş kaftan. Kendisine günün devamında bu kadar kötü davranmamızı gerektirecek ne yaptı, şu an bile anlayamıyorum. Heraldeayağına falan takılıp birimizi çok gıcık etmiş olsa gerek.
- Abi bu boulder kayası iyi güzel de, aşağıda ne yapacağız? Şu kayalara kadar rota çılgın çürük.
- Abi, hallederiz heralde ya. Dur bakalım.
Yürüyüşe başladık. Buzul çatlaklarına (crevasse) çok çok dikkat ediyoruz. Sağımızda rotalar başlıyor giderek. Hangisi? Şu ilki mi? Devam devam. Nasıl gireceğiz buzulun kayaya bağlandığı tehlikeli bölüm (bergschrund) üzerinden? Bir sıkıntı var gibi amaaaa, neyse...
- Furkan ne yaptın abi, ne var yukarıda?
- Nası yok? Abi sağdan...
- Yok abi, öyle değil. İki tarafta kuleler var, aşağısı da gidiyor ama, hiçbir yere gitmiyor gibi. Anlamadım.
- Özgür çık bak şuraya sen de, iyi bir şey söyle!
Bergschrund’u biraz zorlanarak da olsa geçiyoruz. İlk etaplar biraz yumuşak kar, kazmaya alışmak, kramponu bu kadar diklikte kullanmak da vakit alıyor. Ama kar sertleştikçe, güneş yukarıya çıktıkça bize de vakur bir tırmanış azmi geliyor. Rotada yükseliyoruz.
Arada, yorulmalar, çatlak sesler çok çıkınca bir ufak ara, sonra devam. 300 metre bu kadar da sürmemeli ama neyse... Gidiyoruz. Molayla beraber 2 saatte karlı kısmı bitirdik. Artık kayaya girme zamanı, kar çok inceliyor, kayayla karışıyor. Buradan sonra tek ip, running belay can sıkar. Furkan, önü boş, Özgür’ü minik emniyetlerle rahatlatarak ilerliyor. Arkalarında ben varım. Barış biraz sıkıntıda. Eldivenleri de çıkarıyor ama nafile. Kayanın aşırı çürük yapısı her zaman karışık kafasına pek de iyi gelmiyor.
Kayanın çürüklüğü, 2 saatte patır kütür tırmandığımız onca yoldan sonra bu kadar yavaşlamış olmamız; şimdi bir de hava! Bir de bir yerlerden artık sağa girmeli, “yarım ay” etabına geçmeliyiz. Furkan çok mu yukarıya çıkıyor? “Yok abi, sağ taraf çok kötü, devam...”
Sonundayız. Teleferiğe yetişmek için artık çok az vaktimiz var. Hala doğru yerde ve/fakat çok yanlış bir rota tarifiyle geldiysek bile zirveye falan vakit kalmadı. Şu son aralıklardan sızıp aşağıya klasik zirveden koşacağız. Furkan oldukça sert son bir etabı aşıp yukarıya, bilinmeze varıyor.
Yıkılıyoruz. Özgür’ü yolluyorum yukarıdaki laflarla. Dayanamayıp ben de çıkıyorum, nafile. İki tarafta iki sarp kule, aşağısı kör kuyu, nereye gidiyor belli değil. Ne yapacağız??? Saat 15.30. Hava erken kararıyor ama bir yere kadar. Rota AD idi, tek tam ip aldık, teleferikle dönecektik uyku tulumumuz yok, benim kafam lambam bozuk o bile yok!
Yapacak hiç ama hiçbir şey yok. İstikamet: tornistan geri! Maraton başlıyor. Rotanın 300 metre olmadığı aşikar olsa da bunun üzerinden iyimser bir tahminle 20.30 gibi rotanın sonunda oluruz diyorum. Zaman ve uzunluk tutuyor ama rota o kadar değil ki... İlk iki garanti inişten sonra bir kere Özgür emniyete geçiyor ama çok yaaş olduğunun kendisi de farkında. Ve sonra o geliyor: Furkan a.k.a. baba!
Adamda ne var anlayamıyoruz. Bizi tam 11 ip boyu indiriyor, hepsi birer babaya perlon sararak alınmış emniyetler. Ne bir takoz, ne bir friend (sikke zaten hak getire!). 3.’den sonra artık babaları sorgulamıyoruz desem yeri. İniyoruz. Durmadan, yılmadan iniyoruz... 14 ip boyu... 7 saat... Aşağıda anlatacağım eve dönüş macerasından sonra neredeyse tüm hms’ler yalan, Furkan’ın reverso’su komple kayıp, Özgür’ünkinin kenarları jilet gibi, benimki de iç güveysinden hallice.
Furkan bizi o cehennemden çıkarıyor çıkarmasına ama 7 saat geçti bir kere. Saat 22.30. Bergschrund’a 50 metreden fazla yok, görüyoruz, geldik ama karanlık bastı. Onu nasıl geçeceğiz? Haydi diyelim geçtik, sabaha kadar ne halt edeceğiz? Karşıda bir uzun duvarın önünde seyreden helikopterin sesine kulak kabartırken tüm bu sorular kim bilir kaçıncı kez kafamda dönüp duruyordu. Sonra aşaıdan sordu bizimkiler: Ceyhun ne yapsak, işaret çaksak mı? Kafa fenersiz ben açtım kollarımı açabildiğim kadar. Furkan kırmızı ışığının, Özgür beyaz parlak ışığının önünde elini periyodik olarak geçirerek çakar ışık yapıyor. Gelin, demek istiyoruz, buradayız. Bir süre nafile çaba, o sırada Barış da inmeye başlıyor. Sonra helikopter son sortisini de atıp ayrılıyor duvardan. Bize doğru mu geliyor o? Ağzımıza girdi, açtı kırmızı koca ışığını, bizi saydı, iyice baktı, yukarıdan gelen Barış’a tuttu ışığını, onu da kontrol etti, sonra pırrr...
Chamonix’den helikopter gelmiş, kulvarda bayram havası! Hemen 112′yi d e arıyor, mevzuyu garantiliyoruz. Önce İsviçre’ye bağlanıyoruz, onlar Chamonix’dekine bağlıyorlar. Bizi gören helikopteri biliyorlar, yerimizi anlattık, 10 dakikaya gelecekler. 10 dakika tabii ki biraz bizi rahatlatmak içinmiş ama sonunda ufukta görüyoruz işte. Yaklaşıyor, yaklaşıyor ve çakıyor kırmızı ışığını. Doğal afet gibi! Her yer uçuyor, donuyoruz, ses ürkütücü. Sonra bir şeyler yavaşlarken kafalar kalkıyor ve o da ne, sağımıza biri inmiş! Adam fişek gibi yanımıza geliyor tek kazmayla. Kontroller tamam. Bir iki anlaşmazlık ve sonra biri daha iniyor. Önce çantaları bizden ayrı bir paket yapıyorlar. Derken önce Özgür’le Furkan, sonra da Barış’la ben paketlenip helikopterle yukarı alınıyoruz. Alınmak çok garip: Harnesslerimizi bir araya koyuyorlar önce. Sonra ikisini ortak bir çelik bobine bağlıyıp helikopterlerle alıyorlar. Önce iyice açıyorlar dağdan, yükseltiyorlar. Sonra içerideki bir operatör kumandayla sakince alıyor bizi. Ne aşağıda ne içeride kurtarma geldikten sonra onların söylediğinin dışında hareket etmek kesinlikle yasak! Ne derlerse o! Arada bıraktıkları iki terminatörü ve çantalarımızı almak için bizi Argentiere buzulunda bir 3-4 dk. yalnız bırakıyorlar. Herkes pişmiş kelle gibi sırıtıyor. Çok mutluyuz. Sonra da gelip geri alıyorlar ve doğru La Praz’a.
Buradan çıkarılacak ders çok. Bize yardımcı olan kurtarmacılar da birkaçını anlamamız konusunda yol gösteriyorlar. Tek iple dört kişi kulvara girdik hiç inmek zorunda kalamazmışız gibi, rotayı karıştırdık, acil durum için ilk yardım çantası ve bivaklar dışında hiçbir şeyimiz yok, dağa da yabancıyız... Kendimize çok buruğuz. Sürekli konuşuyoruz eve dönüş yolunda birbirimizle, gülüşler, şakalar artık, kendimizle konuşmayalım diye.
Eve geliyoruz. Bir bira, bir kuru ekmek için dışarıya da çıkıyoruz ama gece saat ki ve hafta içi, boşuna çaba. Gündüz ağzımıza koymanın aklımıza gelmediği minik azığımız olan sandviçleri lüpletip, beklenmeyen bir şekilde yatağımızda uyuyabiliyor olmanın hayreti içinde uykuya dalıyoruz...
Sonraki gün tamamen bir öncekinin arada gelen hayret şoklarıyla geçen bir dinlenme günü. Bol yemek, para verdiğimiz skipass’ımızın son gününde bir Aguille du Midi turu; kendisi 1955 yılında 3800 küsür metreye inşa edilmiş muazzam bir bir mühendislik mabedi teleferik istasyonu. Görsel şölene doyup eve kaçıyoruz. Yine çeşitli yemekler.
Ertesi güne planlar yapılmaya başlanıyor. İnsanoğlu unutamasa bir hiç! Hemen yerine gelmiş kafalar da kaya rotası planlıyoruz. Özgür, öncesinde biraz diş iltihabından hırpalandığından da kaynaklı birazcık durmak istiyor, La Jonction isimli önceden Barış’ın da gittiği çok meşhur bir yürüyüş rotasına gidecek, Bosons ve Taconnaz buzulları arasından manzaralı bir tırmanış. Kalanlarımız da planladığımız Index rotası yakınlarında başka bir rotaya giriyoruz, Modern Times (son ip boyu Mani Puliti, 5b+).
Index’e girmemizin tek sebebi yoğurdu üfleyerek yemek. Rota 13 ip boyu. Modern Times’ı çıktıktan sonra anlıyoruz ki tek günde yapılıp teleferikle inilebilecek bir rota aslında rahatça fakat, Aguille du Midi dönüşünde teleferik de yolda kalınca inişlerde kendimizden oldukça şüphe etmeye başladık, o yüzden bu ihtiyat.
Rota oldukça keyifli, son ip boyunun boşluk hissi hoş. 2′şerden 6 ip boyunu hiç ipten çıkmadan fakat ardarda tırmanıyoruz. İnişte ufak bir ip inişi, 14 tane ardardadan sonra bir ilk, travmatik. Sonra teleski ve gelsin biralar...
Akşama yine besliyoruz kendimizi. Bir rahatlama geldi artık ama burulmaya da başlıyoruz; kaldı iki gün, neğapacağuk?
Chamonix’nin havası o kadar güzel ki, birçok yerde olur denilen şey ilk defa hepimizin topluca başına geliyor. Günde 6 saat uyuduktan sonra herkes zımba gibi ayakta, fazlasına ihtiyaç yok. Bir tek o son gün, yatağı bırakmak istemezcesine uyuyoruz. Sonra öğlene doğru alınacak malzemeler, hediyelikler seansı. Sonra gitmeden bir gönül eğlencesi: Lac des Gaillands. Keyifli bir tırmanış, güzel bir 6b ile uğraşıyoruz. Dönüş yolunda son biralarımız bizi bekler. Mont Blanc manzarasında, gelecek planları, tebrikler, eleştiriler ve keyifli bir sohbet eşliğinde yudumluyoruz biraları. Evde önceden aldığımız tortelliniler hızlıca gömülüyor. Bir bakmışsın çantalar hazır. Chamonix rüyalarımıza giriyor.
Ertesi gün dönüş bütün günümüzü alıyor. Furkan bir sabah sonraki işe kadar yolda hatta. Chamonix’de yaşadıklarınla kıyaslayınca genel olarak yaşadığın hayatın sası hissi vermemesine sanıyorum ki imkan yok.
Chamonix, çok büyük beklentilerle gittiğimiz, aksi gibi bize beklentilerimizden de fazlasını veren bir yer. Alpinizmin mabedi. Havası kötü gitmeye de başlasa, kimileri turizmden burunları tutarak da yürüse, ateş pahası fiyatlar can da yaksa... o köy bizim köyümüzdür.
İTÜDAK gururla evsahipliği etti: “bir chamonix meycerası”. Bayinizden ısrarla isteyiniz.
Buradan biraz daha yürünür. Birtakım filmler, ufak tefek sunuşlar da olabilir. Kopmayalım efenim.