BEN NESLİ Mİ? “BİZ” NEREYE GİDİYOR?
1970 ile 1990 yılları arasında doğanların genel olarak göstermiş olduğu özellikleri, bir nesle mensup olmaya bağlayan ve bu tezini kanıtlayabilmek adına 1.3 milyon kişiyi kapsayan istatistiksel verileri referans alan Jean M. Twenge bir soruyla yola çıkıyor. “Bugünün gençleri niçin bu kadar özgüvenli ve iddialı fakat bir o kadar da depresif ve kaygılı?”
Amerikan toplumunun karakteristik özelliği olan özgürlük ve bireyselliğin had safhaya ulaştığı günümüzde kitlesel bir yozlaşma kaçınılmaz hale gelmiştir. Önemli hissetmek, kendisini dünyanın merkezinde görmek, istediği her şey olabileceğini zannetmek gençleri, özsaygıları yüksek ama öte yandan bencil, hedonist ve narsist bireylere dönüştürmektedir. Ve bu nesil, geçmişten aldıklarını sonrakilere fazlasıyla aktaracaktır. Bu ise çığ gibi büyüyen bir mutsuzluk, tatminsizlik ve yozlaşmaya sebep olacaktır.
Neslin başlangıç yıllarının 1970’ler olması tesadüf değildir. Bunun nedeni, Bebek Patlama neslinin bu yıllarda ebeveyn olmaları, kendi istekleriyle çocuk sahibi olmaları ve çocuklarını, “kendine odaklanma” anlayışıyla yetiştirmeleridir. Daima özel olduğunu hissederek büyüyen çocuklar gerçek hayatla karşı karşıya kaldıklarında yalnızlıkları ve başarısızlıklarıyla yüz yüze gelmekte ve bu, endişe, depresyon ve umutsuzluğa yol açmaktadır. Birey olabilmek, hayallerinin peşinden koşmak herkes için arzu edilen şeylerdir ancak yaklaşmanın bile imkansız olabileceği hayaller kurarak, çaba göstermeksizin yalnızca öyle olacağına inanarak yaşamak hayatın gerçeklerinin çok ötesinde kalır. Birdenbire içine düştükleri ve bocaladıkları dünya ise, rekabetin, zor yaşam koşullarının, yüksek ev fiyatlarının, düşük ücretlerin ve pahalı hizmetlerin var olduğu bir dünyadır.
Başa dönecek olursak ben neslini ortaya çıkaran etkenleri ele almalıyız ki bunların başında toplum kurallarının çöküşü yer almaktadır. Sınırlı toplum kuralları ortadan kalkmakta, insanlar ne istiyorlarsa, nasıl mutlu oluyorlarsa ya da kendilerini nasıl daha iyi ifade ediyorlarsa, toplumsal normları, davranış kalıplarını ve gelenekleri hiçe sayarak öyle yaşamayı tercih etmektedir ve tüm bunların temelinde “ben” olabilmek yatmaktadır. Elbette aile, okul, internet, filmler, televizyon programları ve medya da bu gidişatı besler ve destekler niteliktedir. Artık toplum ya da otorite tarafından onaylanma arzusu yerini tatmin olmaya ve özgürlüğe bırakmıştır. Ancak özgürlük, şişirilmiş egonun patlamasıyla esarete dönüşüyor.
Dinden, siyasi tavırdan, toplumdan habersiz ve soyutlanmış bu nesil, başkalarına ve dünyaya karşı güvensiz, yalnız ve kendisini sevmeden başkasını sevemeyen insanlardan oluşuyor. Onaylanma arzusunun yerini kendini ifade etmeye bırakmasıyla yerle bir olan tüm normlar aslında, dünyayı ben neslinin ayaklarının altından kaydırıyor.
Ben neslini bu denli büyüten bir diğer etken ise özsaygı programlarıdır. Sorumluluk sahibi olmadan, hazza, kendi hayallerine, isteklerine ve şüphesiz kendisine odaklı bu gençlerin özsaygısı üzerinde okulda verilen özsaygı programlarının payı küçümsenemeyecek orandadır. Artık okullar, öğrencileri, matematiği, ya da bireysel yetenek ve yatkınlıkları geliştirmek yerine hatalarıyla mutlu oldukları ve gelişen tek şeyin özsaygı olduğu bir eğitime tabi tutmaktadır. Ya da gençler, dostluk, insan sevgisi, sabır gibi erdemler yerine kibir, narsisizm gibi duygularla tanışmaktadırlar. Aynı şekilde istenen bebekler olarak dünyaya gelen bu bireyler aileler tarafından da sürekli çok özel ve farklı oldukları hissettirilerek büyüyorlar. Tüm bunlar eleştiriye katlanamayan, sorumluluk duygusunu tanımayan, rekabet yaşamayan, alıngan, tahammülsüz, işbirliğinden uzak bir nesil yaratıyor. Ancak bireyin özsaygısını sağlamak adına verilen tüm bu çabalar tersten gitmekten başka bir işe yaramıyor. Bireyin kendine saygı duyması, kendisine olan inancını güçlendirecek ve başarısızlıklar karşısında yılmamayı sağlayacaktır. Ancak başarı ve çabanın ardından oluşması gereken sağlam bir özsaygı, tersine çalışan bu döngü ile bireyi dişleri arasında sıkıştırıyor. Öz denetim ve disiplin olmaksızın yapayalnız bir özsaygı işe yaramıyor.
Her şey olabileceğine inanan ancak, hiçbir şey olamayan, iş hayatına atılır atılmaz mevki sahibi olacağını, ünlü bir model, şarkıcı, aktör ya da yönetmen olacağını düşünen bu nesil 20’li yaşlarını bu hayalleri kovalamakla geçiriyor. Elle tutulabilir hedefler belirlemek yerine milyonlarca insanın hayal ettiği ancak çok azının gerçekleştirebildiği hayaller, hayatlarını yoluna koymanın önünde engel teşkil ediyor. Önceki neslin aksine artık 30’lar evlenmenin ve çocuk sahibi olmanın planlandığı dönemler. Ben nesli 30’una gelip düzgün bir işi, evi ve hayatı olmayan insanlardan oluşuyor.
Yetişkin olmayı sürekli erteleyen bu neslin en belirgin özelliklerinden biri kendini ifade edebilme adına farklı giyim tarzları, dövmeler ya da piercingler kullanmaları. Diğeri ise zenginlik hayalleri. Bu nesil açık sözlü ve kendisini ifade etmek konusunda oldukça iyi. Ancak hayallerine ulaşamadığı bir dünya ona endişenin, depresyonun hatta intiharın kapılarını açıyor. Önceki nesil savaş, yoksulluk ve ekonomik krizler yaşadığı halde ben nesli kadar depresif ve endişeli değildi. Öte yandan ben nesli kadar yalnız ve bencil de değildi. Zayıflayan sosyal ilişkiler her geçen gün bireyleri toplumsal köklerinden daha fazla ayırıyor. Ayrıca pek çoğu tek ebeveynli ailelerde yetişiyor. Kendi ilişkilerinde de başarılı oldukları pek söylenemez. İş ve okul hayatı nedeniyle aynı çevrede uzun süre kalamıyorlar bu nedenle de sağlıklı ilişkiler kurmak konusunda ne yeterli zamanları ne de enerjileri var. İyi bir üniversiteye ve işe girme hayalinin yarattığı baskı, yapılan seçimin doğruluğundan duyulan şüphe, rekabetçi bir dünya, büyük düşler, büyük düş kırıklıkları, tehlikelerle dolu bir dünyanın ortasında yapayalnız kalmak… İşte tüm bunlar “Ben” neslinin neden depresif ve endişeli olduğunu açıklıyor.
Ve başına gelenleri etrafında olup bitenleri kontrol edemeyeceğine dair duyduğu güçlü inanç bu nesli her geçen gün daha fazla kayıtsızlığa, toplumsal sorumluluklarını bir kenara bırakmaya –oy vermek, gönüllü faaliyetler-, mücadele etmenin faydasızlığı düşüncesine, umursamazlık ve eylemsizliğe, yabancılaşma ve güçsüzlüğün artmasına, bahaneler üretmeye ve sorumluluğu kendisi dışındakilere yüklemeye sürüklüyor.
Özsaygı cinsellik konusunda da kendisini gösteriyor. İlk cinsellik deneyimin lise yıllarında yaşanmaya başlanması, gelip geçici, ciddi olmaktan uzak, tek gecelik ilişkiler, çok partnerlilik gibi önceki neslin yadırgadığı ve yargıladığı cinsellikle ilgili tüm meseleler, ben neslinin bireyselliğinin olağan sonuçları. Tabii ki cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve istenmeyen gebelikler de. Özgür cinsellik ve evliliğin ertelenmesi ben neslinin karakteristiği olmasının yanı sıra evlenmenin kolay verilemeyen bir karar ve pahalı olmasıyla ilintili. Birlikte yaşamak çok daha cazip geliyor bu nedenle. Şüphesiz bu durum, aile kurumunu temelden sarsacak nitelikte. Evlilik dışı doğan, çocukluğunu ve gençliğini tek ebeveynli ailelerde geçiren insanların evlilikleri ve çocuk yetiştirme biçimleri de nesilden nesile bozularak ilerliyor.
Öte yandan Ben nesli öncekilerden çok daha fazla hoşgörülü. Irk ayrımcılığı, cinsiyete ya da cinsel tercihe yönelik ayrımcılık tutumları bu nesilde fazlasıyla törpülenmiş durumda. Eşitlik anlayışı şüphesiz bu konunun temelinde. Ancak toplumsal normların, ahlakçılığın ya da geleneklerin aşınmasının da payı küçümsenemez. Özellikle eşcinselliğe bakış açısından. Irkçılığın yavaş yavaş gerilemesinin temelinde farklı ırklarda dünyaya gelmiş çocuklara verilen özsaygı programları da son derece etkili. Kendisiyle barışık ve özsaygısı tam, Afrikalı, Latin ya da Asyalı birçok Amerikan genci var. Ancak gelir farklılıkları arasındaki uçurumun devam ediyor olması tıpkı diğer Amerikan gençlerinde olduğu gibi hayallerine ulaşmak konusunda problem yaratıyor. Cinsiyet eşitliği konusunda atılan adımlar ve yaşanan değişimler gerek eğitim gerekse iş hayatında göz ardı edilemeyecek kadar büyük. 70’lerden bu yana hem davranış hem de kişilik özelliklerindeki değişiklikler ve elbette kadının başarısı, kadının evle sınırlı yaşamını tamamen değiştirdi. Tabii burada atlanmaması gereken bir diğer nokta, tek maaşla bir evin geçiminin neredeyse imkansız hale gelmesi ve kadınların da hayallerinin peşinden gitmek konusunda erkeklerden aşağı kalmamasıdır. İş yaşamına daha fazla dahil olan kadının ev işlerinden muaf tutulmaması ise aile için sorunlar yaratmaktadır. Ev içi işlerde de en az evin geçiminde olduğu kadar eşitlik uman kadın hayal kırıklıkları ile birlikte daha öfkeli hale gelmektedir. Bir de çocuk sahibi olduklarında durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Çocukla ilgilenmek için işten ayrılmak gelir kaybı anlamına gelirken çocuğun bakımı için profesyonel hizmet almak da bütçeyi sarsıyor. Günümüz hem mükemmel anne hem de mükemmel iş kadını olmaya çalışan kadınlarla dolu. Başarıyorlar mı? Pek değil.
Peki sonuç? Nasıl bir gelecek bekliyor “Ben Nesli”ni? Öncelikle yüksek beklentilerle hayatın gerçeklerinin örtüşmediği noktalarda daha fazla hayal kırıklığına uğrayacaklar. Ve daha fazla depresyon ve endişe yaşayacaklar. Eşitlik dalgaları artmaya devam ederken, olumlu eylemler ise yerini eylemsizliğe bırakacak. Öte yandan aile kurmak ve çocuk sahibi olmak istediği halde bunun için yeterli geliri ve vakti olmayan bireyler bu isteklerini ertelemek hatta unutmak zorunda kalacaklar. Bu da bilhassa nüfus artışını olumsuz yönde etkileyecektir. Çocuk sahibi olanlar ise onlara vermek istedikleri yaşamı sağlamakta zorlanacak hatta başarısız olacaklar. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ise her geçen gün çoğalacak.
Çözüme gelince bu noktada hem işverenlere, hem ebeveynlere, hem siyasi otoriteye hem de gençlere büyük görevler düşüyor. Öncelikle işverenlerin, Ben neslinin müthiş bir özsaygıya sahip olduğunu, bu nedenle bu yönde davranışlar sergilediğini kabul etmesi ve iş hayatının gerçeklerini onlara aktarmaları gerekmektedir. Sabırlı ve anlayışlı olmak iyi bir eleman kazanmaya yardımcı olabilir. Ayrıca iş yapış sürecinde ve başarılarında takdir ve motive edilmek de bu nesil için son derece önemlidir. Ayrıca, esnek çalışma biçimleri bu nesle uygundur. Daha rahat giysiler, daha esnek çalışma saatleri ve daha esnek yönetim. Yüksek maaş, sağlık güvencesi ve emeklilik planları gençlerin bir işi cazip görebilmesi için oldukça yeterlidir.
Sorunun bütününün çözümü ise çok daha basittir. Herşeyden önce dayanaksız özsaygı söylemleri bir kenara bırakılmalıdır. Hata yapmaktan korkmayan, deneyerek öğrenen ve başarıya ulaşmak için çaba gösteren bir nesil ancak bu şekilde sağlıklı bir biçimde yetişebilir. Başkalarına saygı, sorumluluk duygusu ve empati yeteneğinin güçlenmesi böyle mümkün olabilecektir. Daha gerçekçi hayaller ve doğru kariyer planları yaşanacak endişe ve depresyonu büyük ölçüde hafifletecektir.
Bunların yanı sıra siyasi otoriteye de görevler düşmektedir. Çalışan anne babalara destek olunması adına, ülke genelinde ücretli doğum izni sistemi oluşturulması, devlet destekli anaokullarının kurulması, çocuk bakımı harcamalarının vergiden düşürülmesinin sağlanması, okul saatlerinin değiştirilmesi yönünde düzenlemeler yapılması gerekmektedir.
Son olarak gençlerin bu yozlaşmadan kendilerini koruyabilmeleri için yapmaları gerekenler ise, farklı yaşam tarzlarını anlatan televizyon programlarını sınırlı izlemek, sorunları gerektiğinden fazla düşünmemek, sosyal ilişkilere gereken değeri vermek, depresyona karşı doğal yollarla savaşmak, gerçekçi beklentiler geliştirmek, komşulara ve çevreye katkıda bulunmaktır.
30-40 senelik bir zaman dilimini kapsayan ve günümüzde hem yetişkin, hem genç hem de çocuk olan “Ben Nesli” kendi başına var olmadı. Kendi başına toparlanmasını beklemekse yersiz olacaktır. Ancak Twenge’nin yapmış olduğu çalışma ve ortaya koyduğu çarpıcı sonuçlar henüz Türkiye’ye tam olarak sirayet etmese de küreselleşen dünyada bugün olmasa gelecekte varlığını gösterecektir. Bir nesli anlamak, yozlaşmanın önüne geçebilmek ve yeniden “biz” olabilmenin, yani bireyin toplum içerisindeki varlığının önemini kavrayabilmek için “Ben Nesli” harika bir kılavuz.