Başlarken...
Nasıl yazmaya başlayacağımı, ilk cümlemin ne olacağı düşünerek çok uzun zaman geçirdim. Ve bugün evet bugün ilk yazımı yazacağım diye düşündüğüm anda Tolstoy’un o meşhur cümlesini, (“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”) , “ama benim yazma hikayem böyle başlamayacak.” olarak düşünerek, ilk cümlemi bu şekilde yazarak başlayacaktım. Ama ben detaycı bir manyak olarak google da bu cümleyi yazdım ve ara dedim. Tabi ki her zaman ve her şeyde olduğu gibi , bu da daha önce düşünülmüştü. Ve çoktan başkalarının giriş cümlesi olduğunu gördüm. Yazmaya başlamaya karar verdiğim anda bile şansızlık, her zaman olduğu gibi, peşimi bırakmıyordu. Ama kararlıydım bu sefer , başlayacaktım ve başladım.
Aslında yıllardır aklımda olan süreci hızlandıran şey , ruhumun derinliklerinde olan o her şeye muhalefet olma dürtüsüydü. Sevdiğim yazarlardan biri, malum korana sebebiyle her daim olan canlı yayınlardan birine katılmıştı. Moderatör olan kişi günümüz yazarına şöyle bir soru sordu “ – yazmaya başlayacak, yazar olacak arkadaşlara tavsiyeniz nedir?” . Ne klasik soru değil mi? Moderatör ben olsam böyle bir klasik soruyu sormazdım diye içimden geçirdim. İki gözüm telefonun ekranında ve kulaklıklarımı kulaklarımın en derinlerine kadar ittirerek cevabı beklemeye koyuldum. Soruya muhalefetlik etmiştim kendimce ama hayran olduğum yazar ne diyecek diye acayip merak ediyordum. Şöyle bir cevap verdi kendileri: “bu arkadaşlar önce kendilerine şunu sorsunlar, yazmasalar olmuyor mu?” . Ya da işte buna benzer bir cevap verdi. Bu kısmı bu şekilde hatırlıyorum, belki farklı da olabilir ama donup kaldığım ve sevmediğim anları 30 yaşımdan sonra hafızam kaydetmeyi reddetiğinden – hafıza kartı dolduğu için sanırım - bu şekilde hatırlıyor olabilirim. Bu ya da buna benzer cevabı beynim duymayı reddediyordu.
İnsanlar gerekli gereksiz yazmalı, konuşmalı, düşünmeli, söylemeli, ne varsa içinde dökmeliydi. İçinde tutarak kendine yük etmemeliydi. Biz insandık, düşünen varlıklardık, düşündüklerimiz beğenilse de beğenilmese de... Ama yazmasak olmaz mı, konuşmasak olmaz mı, söylemesek olmaz mı , düşünmesek olmaz mı ! Bence olmazdı, olmamalıydı. Ve ben yine her zaman olduğu gibi, herkese ve her şeye olduğu gibi, fazla anlam yüklemenin hayal kırıklığını yaşıyordum. Benim sevdiğim biri yine beni üzmüş, hayal kırıklığına uğratmış, beni cesaretlendirmesini beklerken yüzüstü bırakmıştı.
Bence yazmak öyle bir şeydi ki; tek bir kişi bile bir cümlede kendini bulup gözlerini bir saniyeliğine bile uzaklara dikiyorsa bu yazmaya değerdi. Herkesin yalnız olduğu, yalnızlığa mahkum olduğu günlerde, yalnızlık en uzaktan böyle paylaşılabilirdi.
Yazmasan olmaz mı cümlesi beni bu masaya oturtmaya yetmemişti tabi ki. Bir Cumartesi günü evde tek başıma kalmam, bilmem kaç defa izlediğim “sex and the city” filmini tekrardan izlemem, gerekiyormuş sanırım😊 yıllarca yazmaya başlamak için bugünü beklediğime ben de inanamıyorum ama o gün bu günmüş işte...











