Bir “14 Şubat Sevgililer Günü” daha geldi çattı. Her yerde sevgililer günü münasebetiyle yazılmış yazılar okuyorsunuzdur. İşte size bir tane daha. Hayır, sevgililer gününün piyasa hareketi sağlamak için pazarlama iletişiminde nasıl kullanıldığından veya kapitalizmin bir oyunu olduğu iddiasından bahsetmeyeceğim. Herhangi bir güne özel anlamlar yüklemenin gereksizliğini veya faydalarını savunmak da benim işim değil. Ben, “halkla ilişkiler” mesleğini sevmek için nedenlerimden bahsedeceğim. Halka İlişkiler hakkında sevdiğimiz şeylerden bahsetmek için Sevgililer Günü’nden daha iyi bir zaman olabilir mi ki?
İşte benim 7 nedenim:
1.Perspektif
Halkla ilişkiler çalışmalarında sürekli olarak olumlu, arabulucu, yapıcı ve yaratıcı fikirlere açık, olası krizleri önlemeye yönelik, empati yapabilen ve algıları açık bir durumda bulunmanız gerekir. Bu durum zamanla hayata farklı perspektiflerden de bakabilmenizi sağlar. Sektörde kazandığınız bu bakış açısı ve özellikler sayesinde, yakın çevrenizle, arkadaşlarınızla ve ailenizle ilişkilerinizin daha da uyumlu ve güzel bir iletişim içinde yürüdüğünü görebilirsiniz.
2. İstikrarlılık
Halkla ilişkiler, insan kaynakları araştırmalarında, çalışma anketlerinde, nüfus istatistiklerinde ve işletme analizi raporlarında yükselen ve en iyi kariyerler arasında yer alıyor. Çok az kariyer, ekonomik krizler esnasında dahi devamlı büyüme gösterebiliyor.
3. Öğrenme
Halkla ilişkiler sektörü, başta psikoloji, sosyoloji ve felsefe olmak üzere pek çok bilimle iç içe çalışıyor. Yeni bir proje için araştırma yapmak, bir müşteri sorununu çözümlemek ya da çok değişik karakterlerle karşılaşmak farkındalığınızı arttırabilir. Halkla ilişkiler yüksek seviyede entelektüel merak gerektiriyor ve uygarlığın temeli olan iletişimde öğrenmenin asla bir sonu yok.
4.Fırsatlar
Günümüzde pazarlama, reklamcılık, tanıtım, satış ve halkla ilişkiler disiplinleri birbirine geçmiş durumda. Halkla ilişkilerin girişimci doğası insanı sürekli canlı tutuyor ve yolunuzu açıyor. Yaratıcı fikirler ve sağlam stratejik düşünce, her kademede –genellikle- takdirle karşılanıyor. Bir kuruluşun iş zorluklarını yenmesine yardımcı olmak oldukça keyifli. Güzel fikirleriniz sonucunda ortaya çıkan başarılı sonuçlar sayesinde kendinize öz güveniniz artabilir, sektörünüzde iyi bir yer edinebilir ve bu doğrultuda ilerleyebilirsiniz. Ayrıca maddi kazancınızın yanı sıra işiniz gereği seyahat etmek, sevdiğiniz bir ünlüyle veya markayla çalışmak, yeni ürünleri denemek, popüler mekanlarda bulunmak da hoşunuza gidebilir.
5. Adrenalin
Halkla ilişkiler hiç de sıkıcı bir iş değil. Sürekli gelişen ve kendini yenileyen bir iş alanı. Bir şeyleri yetiştirmek ve aksilik çıkmadan tamamlamak için gerçekleştireceğiniz koşuşturma ve karın ağrısıyla birlikte hissettiğiniz adrenalin sizi daima diri tutar. Medya ilişkilerinden sosyal medya yönetimine; etkinlik düzenlemekten sizinle hiç alakası olmayan krizleri yönetmeye kadar yapacağınız yaratıcı, stratejik ve taktiksel işler, hiçbir zaman aynı değildir. Eğer bir anda pek çok işi yapabilirim ve stres içinde deli gibi koşturmaya hazırım diyorsanız, önden buyurun...
6.Başarı
Başarının olmazsa olmazlarından biridir; sabır. Hem müşterilerinizi, hem medya çalışanlarını, hem de işbirliği yaptığınız paydaşları mutlu edebilmek için sürekli hoşgörü gösterip sabretmek, sizi bir süre sonra sabır taşına çevirecektir. Uzun zaman ve efor harcayarak gerçekleştirdiğiniz bir çalışmanın sonuçlarını görmek her zaman tatmin edicidir. Büyük bir etkinliği tamamlamanın, önemli bir basın toplantısından harika sonuçlarla ayrılmanın, çabalarınızın satışa etkilerini görmenin verdiği mutluluk, parayla ve pulla ölçülemez.
7. Çalışma arkadaşları
Kariyer araştırmaları, çalışanların paradan daha çok, huzurlu ve uyumlu bir çalışma ortamı talep ettiklerini gösteriyor. Halkla ilişkiler sektöründe kafasında sürekli fikirlerle dolaşan, insan ilişkilerine ve iletişime değer veren kişilerle çalışma ve arkadaşlık imkanı bulabilirsiniz. Ayrıca çalışmalarınız esnasında, çok şey öğrenebileceğiniz ve kendinize örnek alabileceğiniz başarılı insanlarla da tanışma ve iş birliği fırsatı yakalayabilirsiniz.
Ne oldu? Bu tabloyu çok mu iyimser buldunuz? Unutmayın ki bu yazı sevgililer günü nedeniyle yazılmış bir yazıdır. Ha, bu arada; iyi ki bir “nefret edilenler” günü yok. Böylelikle hiç bir zaman mesleğimin nefret edilecek taraflarını yazmak için bir sebebim olmayacak…
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Vapurlardaki ve banliyö trenlerindeki işportacılara rastlamışsan, belki de uyguladıkları taktiği fark etmişsindir: Satıcı önce elinde tuttuğu bir ürünü tanıtır, fiyatının ucuzluğunu ve faydalarını anlatır. Bu bazen bir kalem olur, bazen bir tarak veya şemsiye. Sonra bu ürünün yanına bir tane daha ürün ekler, sonra bir tane daha… bir tane daha… Ve bir de bakarsın ki, elinde tuttuğu bir sürü ürünü en son “Neuromarketing” bulgularını gölgede bırakacak taktiklerle satmış, bitirmiş.
Son derece içten, ancak profesyonel bir dille konuşurken, kendinden veya ürününden bahsetmek yerine, sattığı ürünlere yolcuların neden ihtiyaç duyduklarını anlatır. “Ne çocuğun renkli kalemleri yok diye üzülsün, ne de sen ona rengarenk kalemler alamadığın için üzül” gibi günlük hayattan basit örneklerle duygulara hitap ederek pazarlama iletişimine damardan girer. Bu arada “satışta tahrik üslubunu” da ihmal etmez. “Ürünü satmak için aşırı gönüllü olmadığını hissettirirsen, alıcı da satın almak için çare arar” fikrinden hareketle satıcı, “ürünü hemen almayın, önce bakın, para kolay kazanılmıyor” der.
Sunumu bitince sattığı ürünleri yolculardan kimin satın almak istediğini sorar. Ve harekete geçer. Oradan oraya deli gibi koşuştururken oturan birkaç yolcunun yanına da ürün bırakır. Aynı anda bir taraftan da bağırır: “tamam abicim, hemen geldim… bir saniye ablacığım, hemen getiriyorum… hemen oraya da geleceğim beyefendi, bir saniye… ablamın para üstünü verir vermez geliyorum yanına abicim…” Satıcıyı duyunca sanırsın ki ürün kapış kapış satılıyor.
Satıcının sesini duyan yolcular herkesin ürün almak için büyük bir istek duyduğunu ve herkesin talep ettiği bu ürünün çok avantajlı olduğunu düşünür. Ve yolculardan birisi elini kaldırıp satıcıyı çağırır. O ana kadar sahte bir koşuşturma içinde olan satıcı kendisini çağıran yolcuya doğru “geliyorum abicimmm” diyerek koşar. Biri satın alınca herkes almaya çalışır. O arada birkaç yolcu daha el kaldırıp satıcıyı çağırır. Satıcının bir dakika önce “bir saniye hemen geliyorum” şeklinde bağırarak yaptığı hayali satış, bir anda gerçeğe dönüşür. Beş dakika içinde satıcı pek çok yolcuya ürün satmıştır bile. Ola ki alıcılardan eleştiri veya tepki gelirse, işportacı son derece pişkin bir şekilde önceden hazırlamış olduğu cevapları sıralar.
İşportacının sergilediği davranışları dikkatlice incelediğinde, tam bir “Talep Köpürtme” taktiğinden başka bir şey olmadığını görürsün.Tıpkı şişenin içindeki azıcık gazozu çalkalayarak köpürtmek gibi. İşleyiş basit. Satıcı, ürünün özelliğinden veya avantajlı fiyatından dolayı var olan küçük bir talebi köpürterek, büyük bir talep varmış gibi gösteriyor. Potansiyel müşteriler, gördükleri bu büyük talep hacminden dolayı etkilenerek fırsatı kaçırmak istemiyorlar ve satın alma kararı veriyorlar. Oysa gördükleri talep hacminin büyük ölçüde köpükten oluştuğunu fark edemiyorlar.
Bu talep köpürtme taktiği, gün içinde defalarca karşımıza çıkıyor. Pazarlama iletişimcilerinin, halkla ilişkiler uzmanlarının ve reklamcıların var olan küçük talepleri nasıl köpürttüklerini ve büyük bir talep patlaması varmış gibi gösterdiklerini bilmek için, vapurdaki işportacının taktiğini fark etmek gerekiyor. Dev şirketlerin talep köpürtme taktikleri ile işportacının taktiği aynı mantıkla çalışıyor.
Aşırı sıcak bir yaz gününde, kaldırımdaki işportacı satmakta olduğu yelpazenin faydalarını bağırmaktadır: “Aşırı sıcaklardan bunalarak cinnet geçirme, terleyip de hasta olma, geeel… yelpaze al serinle, son derece sağlam ve kaliteli yelpaze!” Yoldan geçen adam durarak bir tane yelpaze satın alır ve gider. Bir saat sonra adam sinirli bir şekilde işportacının yanına gelir ve satın aldığı yelpazenin kısa sürede kırıldığını söyler. İşportacı adama yelpazeyle nasıl serinlediğini sorar. Adam, elinde tuttuğu yelpazeyi yüzünün önünde sağa sola sallayarak nasıl kullandığını gösterir. İşportacı itiraz eder: “Böyle olur mu abicim” der. Ve devam eder: “Suç sende… Öyle yelpazeyi sallayarak hiç serinler mi insan? Yelpazeyi yüzünün önünde sabit tutacaksın, kafanı sallayacaksın”.
Yol kenarındaki billboard’a takıldı gözüm bir an. Billboard’da bir ürünle ilgili şu bilgiler yer alıyordu: Ürünün markası, özellikleri, üretici firmanınbüyüklüğü ve yaptıklarıyla ilgili bilgiler, misyon ve vizyondan bahseden iki farklı slogan, bayilik için iletişim bilgisi ve kiminle görüşüleceği... Billboard değil sanki şirketin yıl sonu raporu. Saatte ortalama 60 km. hızla giden bir araçtaki sürücü veya yolcu nasıl okuyabilir kelimeler çöplüğüne dönüşmüş bir billboard’ı? De ki yaya ve billboard’ın karşısında durarak iki dakika boyunca bu kadar bilgiyi okudu; ne anlayacak? Anlasa bile neden ilgilenecek ve neden satın alacak?
Çok farklı ve karmaşık iletişim kanalları aracılığıyla her gün binlerce pazarlama mesajına maruz kaldığı için kafası zaten karmakarışık olan müşterine, işine yaramayacak bir sürü bilgi yükleyerek farklılaşabilir misin? Bu kadar karmaşık bir pazarlama iletişimi düzeninde kendini göstermenin ve ön plana çıkabilmenin yolu nedir? Elbette ki “sadeleşmek”!
Çağının çok ilerisinde yaşayan Leonardo da Vinci, bugünkü teknolojiyle dahi anlaşılması ve gerçekleştirilmesi zor olan projelerini en sadeleştirilmiş şekilleriyle çizmeseydi, bugünkü kuşaklara aktarabilir miydi? Yüzyıllar önce “Karmaşıklığın en son noktası; sadeliktir!” derken, acaba bugünkü karmaşık pazarlama iletişimi dünyasını da tahmin edebilmiş miydi?
Genellikle “basitlik” olarak algılanan “sadelik”, aslında bir arınmışlıktan başka bir şey değil. Doğru ya da yanlış fikirlerin olmadığı, sadece popüler fikirlerin olduğu günümüz pazarlama iletişimindeki karmaşıklığı gidermek için markaların sadeleşmekten başka yolu yok. En akıl almaz teknolojilerle gerçekleştirdikleri üretimlerini, en karmaşık teknolojiye sahip ürünlerini veya en birbirine dolanmış ilişkilerle yapılandırarak sundukları hizmetlerini diğerlerinden farklılaştırabilmek için en kestirme yol; “sadeleşmektir!”
Tüketiciye karman çorman bir görüntünü sunan “pazarlama iletişimi”nin içinde görünebilmek için yapması gereken şeydir sadeleşmek. Onlarca sayfaya sığdıramayacağın mesajlarını birkaç kelimeyle, basit çizgiyle veya bir parça renkle anlatabiliyor musun? Mesajlarını “minimalist” çizgilerle sunabiliyor musun? En anlaşılması zor ve karmaşık mesajlarını 7 yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsan, sen de tam olarak anlamamışsın demektir.
Tüketici satın alma tercihlerini yaparken en çok hayatını kolaylaştıracağını düşündüğü markalara yöneliyor. Acaba pazarlama iletişimcileri, karmaşık mesajlarıyla kafasını daha da çok karıştırarak tüketicinin hayatını mı zorlaştırmalı; yoksa çok kolaylıkla anlayacağı ve farklı algılayacağı minimalist mesajlarla hayatını mı kolaylaştırmalı?
Pazarlama iletişimindeki karmaşıklığı ortadan kaldırmanın en güzel yoludur; “mnmlst” anlayış ve sadelik.
İş görüşmesine gelen yeni mezun genç “pazarlama” işi istemediğini, masa başı bir işte çalışmak istediğini söylüyordu. Çünkü “Masa başı bir iş ister misiniz?” diye soruyordu popüler bir kariyer sitesindeki ilanın başlığı. Kaç kişinin bu iş ilanı için başvurduğunu bilmek zor, ancak masa başı bir işin çok sayıda kişinin hayallerini süslediğini tahmin etmek zor değil.
Masa başı denildiğinde şu anlaşılıyor: “Güzel bir ofis ve çalışma ortamı, etrafta sohbet edilecek bir sürü arkadaş, sallanmayan bir masa, bilgisayar, internet ve sosyal medya bağlantısı, telefon, fiyakalı bir kartvizit, masanın üzerinde neyin nasıl yapacağına dair hazır bilgiler, masanın önündeki pek çok kişiye öğüt vermek, gün içinde kimseye hesap vermeden standart çalışma saatlerini tamamlamak ve ay sonunda tatminkar bir maaş.”
Ancak bazen sıra gerçekten çalışmaya geldiğinde,işten sıyrılmak içinde bir mazeret haline gelir masa başı: “Ya... ben yapamam masa başı işi.. hep aynı işi yapmak bana göre değil.. ben daha böyle.. yani.. insanlarla iletişim içinde bir iş istiyorum.. içim sıkılır masa başı işinde...”
Sanırsın ki masa başı işinde insanı bir odaya kapatıp yapılacak işleri kapı altından uzatıyorlar. Aslında söylenmek istenen şu: “masayı yan cebime koy, ama daha fazlasını isterim, şık ve pahalı ortamlarda bulunayım, seyahat de olsun, lüks hotellerde konaklama falan...”
İster masa başı işi tercih etsin, ister masa başı olmayan işi... Çalışmaya niyeti olmayan her yerde buluyor bahanesini. İş masada bitmiyor, çalışanda bitiyor. Gene de masanın öyle bir büyüsü var ki oturanı havaya sokuyor. Bu yüzden herkes masanın önünde değil, gerisinde oturmak istiyor. İkna etmeye çalışan değil, ikna edilen olmak istiyor. Pazarlama değil, satın alma yapmak istiyor.
Oysa bir “makam” olan masa başında oturan, gerçek hayattan kopuyor. Önünde eğilenlerin aslında kişiye değil, makama itibar ettiklerini fark edemiyor. Gösterilen saygının sebebini kendi karakteri, aklı ve hatta dehası olarak düşüyor. Ve masanın önünde stres içinde bekleyen insanların, tüm kibarlıklarıyla konuşmalarının ve buz gibi esprilere gülmelerinin sebebini kendi sevimliliği, çekiciliği ve iletişim gücü sanıyor.
Ve bir gün o masadan kalkmak zorunda kaldığında,“masa başının, dünyaya bakılacak en berbat yerlerden biri olduğunu” anlıyor. Çünkü arkasına saklandığımız ve insanlarda akıl tutulması yaratan masa başı, aklı kullanmak yerine kolaya kaçmanın zeminini hazırlıyor bizler için:
Adam, akıl hastanesinde çalışan doktor arkadaşına sorar: “-Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?”
Doktor cevap verir: “- Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra kişiye; bir kaşık, bir fincan, ve bir de kova veriyoruz. Sonra da küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Peki... sen nasıl boşaltırdın küveti?”
“Haa anladım” der adam: “-Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.” Doktor cevap verir: “-Hayır, normal bir insan küvetin tıpasını çeker.”
“Gerçek akıl, sadece bize sunulan çözümleri seçmek değil, en uygun çözümü bulabilmektir.”
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming