Okunması zor; gerçekten zor bir roman. Bunu yalnızca anlattığı acılardan değil, okuru sürekli rahatsız eden sessizliğinden de anlıyorsunuz. Eğer Arundhati Roy'un şiiri andıran dili olmasaydı, bu metin insanın zihninde çok daha yıkıcı bir iz bırakabilirdi.
Roman, yalnızca bir sistem eleştirisi değil; aşkın, sınıfın, ailenin ve insanın kendine bile itiraf edemediği arzuların nasıl şiddete dönüşebildiğinin hikâyesi. En sarsıcı yanı ise kötülüğün çoğu zaman büyük canavarlardan değil, sıradan insanlardan doğduğunu göstermesi.
İnsan, kendi mutsuzluğuyla kaç hayatı mahvedebilir? Kendi korkularını, öfkesini ve eksikliğini başkalarının kaderi hâline getirebilir mi? Roy'un romanı bu soruların peşinden gidiyor.
Ve kitabı bitirdiğimde aklımda tek bir düşünce kaldı: Toprağın altına girenler belki de şanslıydı. Asıl acı, geride kalanların bir ahmağın kirli düşlerinde, anlamsız hırslarında ve kör öfkelerinde yitip gitmesiydi. Bazen insanı öldüren kurşun değil; başkasının kurduğu düzen, verdiği hüküm ve hiç sorgulamadığı cehalet oluyor.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Anlama Kapasiteniz Kadarım
Tamam, olay şu sanırım:
İnsanın kendisiyle bir sorunu varsa, dönüp ona bakmak yerine suçu başkalarına atmayı tercih edebiliyor. Sürekli mağdur olma çabası, kendi hayatlarının sorumluluğunu alamamaları ve direksiyona geçememeleri tamamen onların sorunu olmalı.
Ama her hayal kırıklığının faturasını, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara kesmek nasıl bir saçmalık olabilir ki?
Geçtiğimiz haftanın trajikomik olaylarından birini anlatayım. Bazı insanlar onları önemsediğimi düşünüyor. Hayatımdan çıkaramayacağımı, ne olursa olsun dönüp dolaşıp yine onlara geleceğimi sanıyorlar. Varlıklarının benim hayatımda öyle büyük bir yer kapladığına inanıyorlar ki; dünya bir yana, onlar bir yana...
Aslında bu listeyi daha da uzatabilirim ama değmez.
Her seferinde kendi kendime şunu soruyorum: Bunlar neden bu kadar acele ediyor? Gerçekten böyle bir his mi veriyorum, yoksa benim görmediğim ekstra bir davranışımı mı gördüler?
Evet, hayatımda yer verdiğim insanlara değer verdiğimi hissettirmişimdir. Bunu da çeşitli yollarla göstermişimdir. Ama bir şey bittiyse, bitmiştir. Kimseyi ömür boyu bekleyemem. Hele ki kendi hayatının sorumluluğunu almamış insanlar için asla.
Uzun zamandır insanlık adına mesai harcamadığım bir dönemdeyim. Başkalarının asalak düzenlerinde nasıl yaşadıkları beni ilgilendirmiyor. İlgilendirse bile bunun bir anlamı yok. Çünkü ne yaparsan yap, karşındaki insanın anlama kapasitesi kadarsın; onun ötesine geçemezsin.
Kendine değer vermeyen bir sürü insan için kapıyı açıp "Buyurun, içeri girin" demek istemiyorum. Sınırlar üzerine uzun konuşmalar yapmasak bile, nerede durmaları gerektiğini yeterince açık gösterdiğimizi düşünüyorum.
Hayır, bu devirde; değer vermediğin bir insandan senin için mücadele etmesini beklemek nasıl bir ahmaklık silsilesidir?
Birileri yoluna devam ediyor diye size tahammül etmek zorunda değil. İnsanların kendi hayatlarını yaşamaya devam etmelerini kişisel algılamayı bırakın. Herkes kendi yükünü taşımakla sorumlu. Başkasının omuzlarına çıkıp yürümeye çalışmak, sonunda yalnızca düşüşü daha gürültülü hâle getirir.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Zamanın Yonttuğu İnsan
"Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, içimizden çıkması gereken parçaları göstermek için gelir."
Şu sıralar kendime sık sık şu soruyu soruyordum:
"Neden yazıyorum? Yazmam gerçekten gerekiyor mu?"
Eskiden insanlarla yaşadığım sorunlarda kusuru çoğu zaman kendimde arardım.
Sonra fark ettim ki bazı insanlarla iletişimi kestiğimde değişen pek bir şey olmuyor. Hâlâ saldırgan davranıyorlar, hâlâ imalı sözler söylüyorlar, paylaşımlarıma garip yorumlar yapıyorlar. Görmezden geliyorlar, küçümsüyorlar, kendilerini üstün görüyorlar.
Sanki sürekli aynı şeyi söylemeye çalışıyorlar:
"Bak, sensiz de varım. Yaşıyorum. Hatta senden daha iyi durumdayım."
İşte tam burada ani bir fren oluyor.
Çünkü bunları söylerken zamanın canlı bir organizma olduğunu unutuyorlar.
Zaman, kendine değer veren insanları görünmez bir koruma kalkanının içine alıyor. Bekletiyor belki, ama bu boş bir bekleyiş değil.
Bir nakış işler gibi işliyor insanı.
Bazen bir kumaşı, bazen bir kâğıdı, bazen de bir ağacı işler gibi...
Ruhun hangi malzemeden yapılmışsa ona göre dokunuyor sana. İncelikle, sabırla ve ısrarla.
Seni değiştiriyor.
Seni, sana dönüştürüyor.
Michelangelo'nun dediği gibi:
"Mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum."
Zaman da böyledir.
Kendine değer veren insanın içindeki cevheri ortaya çıkarır.
Ama önce yonga ve cüruftan kurtulmak gerekir.
İçine sıkışmış olan seni ortaya çıkarabilmesi için...
Başkaları için yaşadığında bu mümkün olmuyor.
Hayatından çıkardığın insanları da biraz böyle düşün.
Onlar kendi hayatlarında değerli olabilirler. Buna itirazım yok.
Ama benim hayatımda bir karşılıkları yoksa, ait oldukları yerde kalmaları gerekir.
Ben yoluma devam ederim.
Çünkü zaman insana ilginç bir şey gösteriyor:
Sana iyi gelmeyen insanların, aslında kendilerine de iyi gelmediğini...
Bugün sana yaptıklarını yarın başkalarına yapıyorlar.
Sende buldukları kusurları başkalarında da buluyorlar.
Kimseyi yeterli görmüyorlar, hiçbir yere ait hissedemiyorlar.
Sürekli yol değiştiriyorlar ama hiç durup aynaya bakmıyorlar.
Çünkü mesele gittikleri yer değil.
Mesele, kendilerinden kaçmaları.
Oysa insanın asıl işi başkalarını değiştirmek değil, kendini işlemektir.
Ve bazı işleri zamana bırakmak gerekir.
Ama zamanı bahane ederek kendini ertelemek değil...
Çünkü zamanı geldiğinde, insan çekici de kendi eline almalıdır.
Bir haftaya daha başladık.
Yanlışlıkla insan kalabalığının içine bırakılmış, ne yapacağını bilemeyen bir yaratığın huzursuzluğu gibi.
Bazıları var; sanki son anda insan bedenine iliştirilmişler de bu kabuğun nasıl taşınacağını öğrenemeden hayatın içine salınmışlar. Oturmayı bilmezler, konuşmayı bilmezler, bir sofrada nasıl bulunulur, bir kalabalığın içinde nasıl nefes alınır, bundan habersizdirler. Üstelik bütün bu hoyratlıklarını bir eksiklik değil, tuhaf bir meziyet gibi taşırlar.
Ve insan bir noktadan sonra şunu fark ediyor:
Allah yarattı diye her şey sevilmek zorunda değil.
Ben bazı insanları sevmiyorum.
Bunu gizlemek için de kendimi yormuyorum.
Çünkü kendini geliştirdiğini iddia eden koca bir kalabalığın yüzeyselliği, tahammül sınırlarımı çoktan aştı. Cehaletlerinden yakınırken, onu korumak için ellerinden geleni yapan insanlar bunlar. Kendi hayatlarının sorumluluğunu taşımaya yanaşmayıp, yüklerini başkasının omzuna bırakmayı marifet sanıyorlar.
Bazen insanın içinden düpedüz sormak geliyor:
Kendi hayatının öznesi olmayı neden bu kadar reddediyorsun?
Sanırım bütün bu tahammülsüzlüğün sebebi burada yatıyor.
Ben kendimi inşa etmeye çalışıyorum. Temeller atıyorum; sağlam, sessiz, bana ait. Çünkü bu hayat benim ve anlam arayışım yalnızca kendime kadar uzanıyor.
Ama sonra dönüp etrafa bakıyorum.
Elinde kitap gören birine boş gözlerle bakıp birkaç dakika sonra eltisinin dedikodusuna gömülen, sığlığını doğal bir yaşam biçimi sanan insanlarla çevrili bir dünyada olduğumu hatırlıyorum.
En çok da buna öfkeleniyorum:
Cahilliğin utanılacak bir eksiklik değil de övünülecek bir meziyet gibi taşınmasına.
İnsan kendini inşa etmeli.
Belki de bütün bu gürültünün tek anlamı budur:
Ne olmadığını görüp, ne olacağına karar vermek.
İşin bir diğer komik yanı şu; bu yazıyı okusalar. Kendilerinden nasıl iğrendiğim için gurur duyarlar.
Ne zaman yaşlı bir turna kuşu göğe süzülsе, dünyanın bir köşesinde bir çocuk biraz daha büyür.
Asırlardır, denizin ortasında bir sandalda doğan her bebeğin başında bu bilge turnalar bekler.
Aileleri gelip bebeği kucakladığında, yaşlı turna geride kalır; boş sandalıyla ufka doğru süzülür ve bekleyişini ebediyete taşır.
Denizin onları hangi diyarlara götürdüğünü kimse bilmez. Ne yerler, ne içerler, hiçbir göz görmemiştir.
Zaten onların varlığını seçebilen insanlar da bütün dünyada bir elin parmaklarını geçmez.
Rivayete göre ilk insanlar doğa ile barış içinde yaşarken; kuşların kadim amaçlarını bilir buna hizmet ederlermiş.
Zamanın üzerinden nice çağlar geçmiş; insan doğadan uzaklaştıkça gözleri kör olmuş, bildikleri ne varsa unutmuşlar. Tıpkı yumurtadan yeni çıkan bir turna yavrusu gibi… Neye doğduğunu bilmeyen o şaşkınlık hâli, insanda da vardır. İnsan büyüdükçe turnasıyla bağ kurar; çünkü sandaldan kucağa alındığı o ilk anda kaderleri birbirine bağlanır. Bu bağ, kimsenin anlayamayacağı kadar eski ve kimsenin çözemeyeceği kadar derindir.
İnsan büyüdükçe turna da büyür; bebek her uykuya daldığında turna evin çatısına konar, gözcülük eder, korurmuş. Çocuklar büyüyüp kendi yoluna yürüdüğünde, turna da olgunluğa erer.
O vakit rüzgâr ona yardım eder, deniz yol gösterirmiş.
Turna kendisine uygun bir sandala doğru kanat çırpar; sandala iner inmez kaderindeki bebeği oraya bırakır ve vakur bir sessizlikle beklemeye başlarmış.Kimisinin bekleyişi kısa olurmuş, kimisi ailelerini sonsuz bir döngü içinde bekler dururmuş. Bazı bebeklerin ailesi hiç gelmezmiş; ama bu kötü bir şey sayılmazmış. Çünkü o bekleyişin zamanını, o çağrıya neyin yön vereceğini, dünyada hiç kimse bilmezmiş…
Devam Edebilir…
Whenever an old crane glides into the sky, somewhere in the world, a child grows just a little more.
For centuries, every baby born in a small boat adrift at sea has been watched over by these wise old cranes.
When the family arrives and gathers the child into their arms, the old crane remains behind, drifting toward the horizon in its empty boat, carrying its vigil into eternity.
No one knows to which distant lands the sea carries them. No eye has ever witnessed what they eat or drink, nor how they endure their endless waiting.
In truth, there are only a handful of people in the entire world capable of perceiving their existence.
Legend says that in the earliest days, when humankind still lived in harmony with nature, people understood the ancient purpose of these birds and devoted themselves to serving it.
But as ages passed and humanity drifted further from the natural world, their sight dimmed, and all they once knew was forgotten. They became like newly hatched crane chicks—bewildered, unaware of the world into which they had been born.
Yet within every human remains that same bewilderment. As a person grows, they begin to forge a bond with their crane, for in that first moment—when they are lifted from the boat into waiting arms—their fates become forever entwined. It is a bond older than memory and deeper than any mystery the world could ever unravel.
As the human grows, so too does the crane. Each time the baby falls asleep, the crane settles upon the rooftop, standing watch, guarding in silence.
When the child matures and begins to walk their own path, the crane reaches its own fullness as well.
Then the wind comes to its aid, and the sea reveals the way.
The crane spreads its wings and flies toward the boat destined for it. The moment it lands, it leaves the child written in its fate there, then waits in solemn stillness.
Some waits are brief; others stretch endlessly, as though caught in an eternal cycle of longing.
Some babies’ families never come. Yet this is not considered a sorrow. For no one in this world can know what determines the hour of waiting, nor what force answers that silent call.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Kemal Dedem’e dair hatırladığım en güzel anılardan biri şuydu:
Emekli maaşını almak için her ay Bakırköy şubesine gider, maaşını tamamen çekerdi. Sonra mutlaka bize uğrardı.
Her gelişinde bize hep aynı kurabiyeden alırdı: un kurabiyesi. Normalde kendi başımıza alıp yemeyi pek tercih etmeyeceğimiz, hatta tadını çok da beğenmediğimiz o kurabiye, dedem getirdiğinde bambaşka gelirdi. Sanırım içine dedemin eli, sevgisi ve alışkanlığı karışıyordu; bu yüzden tadı hep daha güzel geliyordu.
Yıllarca bu böyle sürdü. Sonra bir süre sonra dedemin dışarı çıkmasına, özellikle de uzun yol gitmesine izin vermediler. Kartından parasını başkaları çekip ona verdiler ve dedem artık bize gelemez oldu. Belki iyi niyetle, belki farkında olmadan; ama bizim için çok kıymetli olan o küçük ritüeli böylece bozmuş oldular. Bazen insan, en sıradan görünen alışkanlıkların ne kadar büyük anlamlar taşıdığını çok geç fark ediyor.
Bir süre sonra dedemi kaybettik. Sanki un kurabiyesi markası da bunu biliyormuş gibi, o kurabiyeler birden bakkallardan kayboldu. Sessizce yas tutar gibi… Dedemin gidişi, bizde doldurulamayacak bir boşluk bıraktı.
Şimdi bazen hiç beklemediğimiz bir anda, aynı boyutlarda bir un kurabiyesi görürüz. Hemen “Aa, Kemal Dedem…” deriz. Markası, içeriği, tadı hiç önemli değildir. Biz dedemizi yenilebilir bir nesneyle anlamlandırdık belki; ama rafta onu gördüğümüzde, sanki köşeyi dönüp bize doğru gelen dedemizi yeniden görmüş gibi heyecanlanırız.
ElanurD.
Klasik Ağızda Dağılan Un Kurabiyesi
Malzemeler
250 gr tereyağı veya margarin (oda sıcaklığında)
1 çay bardağı sıvı yağ
1 su bardağı pudra şekeri
4 yemek kaşığı nişasta (mısır ya da buğday)
1 paket vanilin
1 paket kabartma tozu
4–4,5 su bardağı un (kontrollü ekle)
Üzeri için
Pudra şekeri
Yapılışı
Tereyağı, sıvı yağ ve pudra şekerini iyice karıştır. Krema kıvamına gelmeli.
Vanilin, kabartma tozu ve nişastayı ekle.
Unu azar azar ilave et.
Hamur ele yapışmayan ama yumuşak bir kıvamda olmalı. Sert olmamalı.
İstediğin şekli ver.
Senin anlattığın gibi ince uzun çubuk formu yapmak için avuç içinde hafifçe yuvarlayıp parmak kalınlığında uzat.
Yağlı kağıt serili tepsiye diz.
Önceden ısıtılmış 160°C fırında 15–20 dakika pişir.
Altı çok hafif pembeleşsin; üstü beyaz kalmalı.
Fırından çıkınca tamamen soğusun.
Sonra pudra şekeri serp.
Püf Noktaları
1. En kritik şey: Fazla pişirme.
Un kurabiyesi kızarırsa lezzeti değişir. Hafif soluk kalmalı.
2. Hamuru fazla yoğurma.
Uzun süre yoğurmak gluten geliştirir, kurabiye kıtır yerine sert olur.
3. Tereyağı tam oda sıcaklığında olsun.
Erimiş olursa yayılır, sert olursa homojen karışmaz.
4. Nişasta şart.
O “ağızda kum gibi dağılan” doku nişastadan geliyor.
5. Bir gece dinlenirse daha güzel.
Ertesi gün aroması oturuyor.
***Küçük bir ekstra numara: içine minicik bir tutam tuz koy. Tatlılığı dengeliyor ve tereyağı aromasını belirginleştiriyor.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Sabahın Soğuğunda Kendine Yer Aramak
Sabahın selametinden ve soğuğundan size selam olsun.
Bugün yazacak bir şeyim var mı, emin değilim. Ama yazmazsam günüm eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Güne başlamak her zaman huzur verici değil. Aynı yüzler, aynı cümleler, aynı sığ sohbetler… İnsan bazen yoruluyor. Ama galiba insanlar bunu seviyor; yüzeyde kalmayı, derine inmemeyi. Ben de kendimi korumak için bazen onların dilini konuşuyorum. Derin cümleleri içimde tutup dışarıya tekrar eden birkaç kelime bırakıyorum. Belki de bu, gün içinde kendimi koruma biçimim.
Ama içimde başka bir ses var. Zor anlarda, anlamsızlığın ortasında bana şunu hatırlatıyor: “Sen bir kraliçesin, ona göre davran.” Bu cümle beni toparlıyor. Çünkü herkes gibi olmaya çalıştıkça kendimden uzaklaşıyorum. Ne zaman “ben onlar gibi değilim” desem, kafamın içindeki o görünmez yarış sona eriyor. Bu özgürlük mü, yoksa yalnızlık mı, henüz tam karar veremedim.
Ama şuna inanıyorum: Benim olan, bir şekilde beni bulur. Yeter ki inancımı kaybetmeyeyim. Evet, benim bir inancım var. Dünyanın kurduğu iletişim diliyle bazen çelişen, bana yabancı gelen bir inanç bu. Ama yine de bana ait. Ve belki de insanın sahip olabileceği en önemli şey bu: kendine ait bir inanç.
Bazen durup şunu düşünüyorum: İnsan ömrünü neye vermeli? Herkes “mücadele et” diyor. Evet, doğru… İstediğin şey için çabalamalısın. Ama ben artık şunu öğrendim: Her şey için mücadele edilmez. Bazı şeyler sen koştukça senden uzaklaşır, bazılarıysa sen durduğunda sana yaklaşır. Bu yüzden artık gayreti tek bir şekilde tanımlayamıyorum. Beklemek de bir gayret, harekete geçmek de. Asıl mesele nasıl yaptığın ve hangi niyetle yaptığın.
Belki de hayat, tam olarak burada başlıyor; inancına yaklaşmakla ondan uzaklaşmak arasında gidip geldiğin yerde. Çünkü inanmak, bazen delirmekle arasında ince bir çizgi taşıyor. Ben o çizgideyim.
Ve bir şeyin özlemini çekiyorum: bir vizörden bakmanın, net görmenin, anlamanın. O kadar çok istiyorum ki anlatamam. Ama hayat, benim bu arayışımdan habersiz devam ediyor. Dünya dönüyor, insanlar konuşuyor, günler geçiyor.
Ben ise bu telaşın içinde kendime ait bir yer bulmaya çalışıyorum. Henüz tam olarak başaramadım. Ama arıyorum. Ve belki de insanın en gerçek hali tam olarak burada başlıyor: ararken.
Hadi gelin, kişinin izni olmadan telefon numarasının tanıdığı ya da tanımadığı insanlara verilmesinin suç olduğunu ve ülkemizde bu konuda emsal bir kararın bulunduğunu konuşalım.
Evet, yanlış okumadınız. Genelde adabı muaşeret kapsamında değerlendirilen bir durum, günümüzde hukuk yoluyla da koruma altına alınmıştır. Günlük yaşamımızda hepimiz bazı şeyleri abartarak anlatırız. Ancak yaptığımız bu “reklamların” hayatımızın gerçekliğiyle örtüşmemesi, aslında burada ciddi sorunlar olduğunu gösteriyor.
Sanırım bu konudaki hassasiyetim; iletişim tasarımı okumamın ve çok değerli hocalarımın adabı muaşeret, insan olmanın gereklilikleri ve toplumsal-kültürel seviyenin artması üzerine vurguladıkları bilgilerin ne kadar doğru olduğunu görmemden kaynaklanıyor.
Çünkü bu değerlerin tam tersiyle karşılaştığımda içimde yoğun bir öfke oluşuyor ve “Bu böyle olmaz.” demek istiyorum (aslında bu kısım çok daha sert ifadeler içeriyor).
Neyse, konuya gelelim. Numaramı kimin başkalarına verdiğini bilmiyorum. Bununla birlikte, bunu kurcalamak da istemiyorum.
Birinin izni olmadan herhangi bir kişisel bilgisini kimseyle paylaşamazsınız. Bu, ne olursa olsun kabul edilemez. Kişi zaten iletişim kurmak isterse, en uzak mesafelerden bile bir yolunu bulur.
Bu kadar temel bir konuyu öğrenememiş olmaları benim sorunum değil. Ancak dışarıya yansıttıkları kimlik ile yaptıkları arasındaki çelişki rahatsız edici. Bu yüzden, buna benzer davranış potansiyeli taşıyan birçok insanı hayatımdan çıkardım.
Buna ek olarak bir kısmını okuduğum bir kısmının da okuma listemde olduğum bunu konu hakkında yolumuza ışık tutacağını inandığım kitaplar listesi:
Gözetim Toplumu (The Surveillance Society), Kanada’lı sosyolog David Lyon tarafından yazılmış bir eserdir. Kitap, modern toplumlarda gözetimin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelişini inceler. Lyon, dijital teknolojilerin, veri toplamanın ve devlet-şirket işbirliklerinin bireysel mahremiyet üzerindeki etkilerini ele alır.
Mahremiyetin Yok Oluşu (İngilizce özgün adı: The Age of Surveillance Capitalism) ABD’li akademisyen Shoshana Zuboff tarafından 2019 yılında yayımlanan bir kitaptır. Eser, dijital çağda veri toplama uygulamalarının ekonomi ve bireysel özgürlük üzerindeki etkilerini ele alır ve gözetim kapitalizmi kavramını popülerleştirmiştir.
1984, İngiliz yazar George Orwell tarafından 1949’da yayımlanan distopik bir romandır. Totaliter bir rejimin birey üzerindeki baskısını, gözetimi ve gerçeğin manipülasyonunu anlatır. Modern edebiyatta siyasi alegorinin en etkili örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Şeffaflık Toplumu (Almanca özgün adıyla Transparenzgesellschaft), Güney Kore doğumlu Alman filozof Byung-Chul Han’ın modern toplumun dijital gözetim, ifşa kültürü ve neoliberal şeffaflık ideolojisi üzerine yazdığı felsefi incelemedir. İlk kez 2012’de Almanca yayımlanan eser, Türkçeye Metis Yayınları tarafından çevrilmiştir.
“Dijital Minimalizm” (or Digital Minimalism: Choosing a Focused Life in a Noisy World) Amerikalı yazar ve bilgisayar bilimleri profesörü Cal Newport’un 2019 yılında yayımlanan kitabıdır. Eser, dijital çağın dikkat dağıtıcı etkilerine karşı bilinçli teknoloji kullanımını savunur ve kişisel odaklanma, üretkenlik ile yaşam kalitesi arasındaki dengeyi yeniden kurmayı amaçlar.
İnsan Olmak, psikiyatrist ve yazar Engin Geçtan’ın ilk kez 1983’te yayımlanan, insanın çağdaş toplum içindeki konumunu ve ruhsal çatışmalarını ele aldığı psikoloji kitabıdır. Eser, birey-toplum ilişkileri ve insanın kendisiyle barışma süreci üzerine sade ama derinlikli gözlemler sunarak Türk okurunda kalıcı bir etki yaratmıştır.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Çek yazar Milan Kundera’nın 1984’te yayımlanan ve modern edebiyatın en etkili eserlerinden biri kabul edilen romanıdır. Aşk, özgürlük, kimlik ve varoluşun anlamı üzerine felsefi bir sorgulama sunar; Çekoslovakya’nın 1968 Prag Baharı sonrası siyasi atmosferinde geçer.
Bağlanma (Attached), psikiyatrist Amir Levine ve psikoterapist Rachel Heller tarafından yazılmış, yetişkin romantik ilişkilerinde bağlanma kuramını açıklayan bir popüler psikoloji kitabıdır. 2010’da yayımlanan eser, romantik ilişkilerde davranış ve duygusal ihtiyaç farklılıklarını bilimsel temelde anlamayı amaçlar.
Bir Pırıltıdır Yaşamak, Türk yazar İpek Ongun’un gençlik romanı türündeki eseridir. Yaşamın pırıltısını yakalamaya çalışan, sürekli, usanmadan araştıran, soran, öğrenen, daha iyiyi, daha güzeli amaçlayan… Yaşamdaki mutlulukların yanıp sönen pırıltılardan oluştuğunun bilincinde… Bu pırıltıların hiçbirini kaçırmadan, yaşamın her kesitini binbir renkle süsleyerek yaşamak isteyen gençtir, ‘modern’ ve ‘seçkin’ genç. Siz de böyle olmak istemez misiniz? Öyleyse el ele verelim ve hayatı binbir renkle yaşamak için elimizden ne geliyorsa yapalım.