Burası aceleye gelmeyen cümlelerin, yarım kalmış duyguların ve bazen sadece susmanın alanı. Yazıyorum; çünkü bazı düşünceler sesle değil, ancak kelimelerle var olabiliyor. Fotoğraflar çekiyorum; çünkü bazı anlar anlatılmak değil, saklanmak istiyor. Bu blogda yazılar, denemeler, görseller ve arada bir durup nefes almak var. Kesin cevaplar yok; sorulara eşlik eden cümleler var. Bir şeyleri çözmekten çok, onlarla yan yana oturmayı seviyorum. Eğer buradaysan, muhtemelen sen de kelimelerin arasındaki boşluklara dikkat ediyorsundur. Hoş geldin. Bir süre kalabilirsin.
Okunması zor; gerçekten zor bir roman. Bunu yalnızca anlattığı acılardan değil, okuru sürekli rahatsız eden sessizliğinden de anlıyorsunuz. Eğer Arundhati Roy'un şiiri andıran dili olmasaydı, bu metin insanın zihninde çok daha yıkıcı bir iz bırakabilirdi.
Roman, yalnızca bir sistem eleştirisi değil; aşkın, sınıfın, ailenin ve insanın kendine bile itiraf edemediği arzuların nasıl şiddete dönüşebildiğinin hikâyesi. En sarsıcı yanı ise kötülüğün çoğu zaman büyük canavarlardan değil, sıradan insanlardan doğduğunu göstermesi.
İnsan, kendi mutsuzluğuyla kaç hayatı mahvedebilir? Kendi korkularını, öfkesini ve eksikliğini başkalarının kaderi hâline getirebilir mi? Roy'un romanı bu soruların peşinden gidiyor.
Ve kitabı bitirdiğimde aklımda tek bir düşünce kaldı: Toprağın altına girenler belki de şanslıydı. Asıl acı, geride kalanların bir ahmağın kirli düşlerinde, anlamsız hırslarında ve kör öfkelerinde yitip gitmesiydi. Bazen insanı öldüren kurşun değil; başkasının kurduğu düzen, verdiği hüküm ve hiç sorgulamadığı cehalet oluyor.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Anlama Kapasiteniz Kadarım
Tamam, olay şu sanırım:
İnsanın kendisiyle bir sorunu varsa, dönüp ona bakmak yerine suçu başkalarına atmayı tercih edebiliyor. Sürekli mağdur olma çabası, kendi hayatlarının sorumluluğunu alamamaları ve direksiyona geçememeleri tamamen onların sorunu olmalı.
Ama her hayal kırıklığının faturasını, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara kesmek nasıl bir saçmalık olabilir ki?
Geçtiğimiz haftanın trajikomik olaylarından birini anlatayım. Bazı insanlar onları önemsediğimi düşünüyor. Hayatımdan çıkaramayacağımı, ne olursa olsun dönüp dolaşıp yine onlara geleceğimi sanıyorlar. Varlıklarının benim hayatımda öyle büyük bir yer kapladığına inanıyorlar ki; dünya bir yana, onlar bir yana...
Aslında bu listeyi daha da uzatabilirim ama değmez.
Her seferinde kendi kendime şunu soruyorum: Bunlar neden bu kadar acele ediyor? Gerçekten böyle bir his mi veriyorum, yoksa benim görmediğim ekstra bir davranışımı mı gördüler?
Evet, hayatımda yer verdiğim insanlara değer verdiğimi hissettirmişimdir. Bunu da çeşitli yollarla göstermişimdir. Ama bir şey bittiyse, bitmiştir. Kimseyi ömür boyu bekleyemem. Hele ki kendi hayatının sorumluluğunu almamış insanlar için asla.
Uzun zamandır insanlık adına mesai harcamadığım bir dönemdeyim. Başkalarının asalak düzenlerinde nasıl yaşadıkları beni ilgilendirmiyor. İlgilendirse bile bunun bir anlamı yok. Çünkü ne yaparsan yap, karşındaki insanın anlama kapasitesi kadarsın; onun ötesine geçemezsin.
Kendine değer vermeyen bir sürü insan için kapıyı açıp "Buyurun, içeri girin" demek istemiyorum. Sınırlar üzerine uzun konuşmalar yapmasak bile, nerede durmaları gerektiğini yeterince açık gösterdiğimizi düşünüyorum.
Hayır, bu devirde; değer vermediğin bir insandan senin için mücadele etmesini beklemek nasıl bir ahmaklık silsilesidir?
Birileri yoluna devam ediyor diye size tahammül etmek zorunda değil. İnsanların kendi hayatlarını yaşamaya devam etmelerini kişisel algılamayı bırakın. Herkes kendi yükünü taşımakla sorumlu. Başkasının omuzlarına çıkıp yürümeye çalışmak, sonunda yalnızca düşüşü daha gürültülü hâle getirir.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Gölge Anlatılar ve Parçalanan Gerçeklik
Bu yazıyı bir pazar sabahı birikmiş nefretlerinin gölgesinde, birbirlerinin gerçekliğini güçlendiren iki salak arkadaşının bir aileyi nasıl parçaladığını hakkında yazıyorum!
Gecenin içine sinmiş bir sinsi titreşimden söz ediyorum; gün ışığına çıktığında bile gölgesini bırakmayan, görünmezliğini bir tür yaşam biçimine dönüştürmüş bir karanlıktan. Söylenenle yapılan arasındaki mesafe büyüdükçe, kelimeler kendi anlamını yitiriyor; samimiyet iddiası, içeride kurulan sessiz planların üstünü örten ince bir perdeye dönüşüyor.
İnsan, kendisine ait olmayan bir gerilimin içine çekildiğinde bunu hemen fark etmiyor. Önce bir cümleye dahil ediliyor, sonra bir tarafın parçası haline getiriliyor, en sonunda da kendi isteği dışında bir kavganın taşıyıcısı oluyor. Sınır koymak bir savunma değil, neredeyse varoluşsal bir zorunluluk haline geliyor. Çünkü ortada sahiplenilen bir çatışma yokken, ona zorla bir isim ve bir yön veriliyor.
Dışarıdan bakıldığında evin içi, bir tür yankı odasına benziyor. Sesler birbirine çarpıyor, her çarpışma yeni bir anlam üretmiyor; sadece mevcut anlamı daha da keskinleştiriyor. Bir taraf, uzun süredir birikmiş bir ağırlığın artık taşınamaz olduğunu söylüyor. Bu ağırlık, tek tek olaylardan çok, olayların bıraktığı izlerin üst üste yığılmasıyla oluşuyor; hafıza seçmiyor, büyütüyor, büyüttükçe de dünya daralıyor.
Aynı evin içinde başka bir bakış ise, bazı anların olağanlığını hatırlatıyor. Sessiz geçen zamanlar, krizsizlik anları, hatta sıradanlık… Ama bu sıradanlık, sonradan gelen fırtınayı açıklamaya yetmiyor. Böylece zihinde rahatsız edici bir boşluk oluşuyor: Aynı mekânda iki farklı gerçeklik nasıl yan yana var olabiliyor?
Bu boşlukta arada kalan figürler beliriyor. Ne tamamen bir tarafa ait olabiliyorlar ne de dışarıda kalabiliyorlar. Her söz, onları istemedikleri bir konuma yerleştirmeye çalışıyor. Susmak bile bir tercih gibi okunuyor; konuşmak ise kaçınılmaz bir taraflaşmaya dönüşüyor.
Dışarıdan bakıldığında asıl çarpıcı olan, herkesin kendi acısını merkeze alarak dünyayı yeniden kurması. Her merkez, diğer merkezleri dışarıda bırakıyor; her anlatı, kendisini doğrulayan başka anlatılarla güçleniyor. Böylece hakikat tek bir yerde toplanmıyor, parçalanarak çoğalıyor ve her parça kendi mutlaklığını ilan ediyor.
Ve bütün bu çoğalan parçaların ortasında, görünür olmayan bir gözlemci kalıyor. İçeride olana da tamamen yabancı değil, dışarıda olana da tam olarak dahil değil. Sadece izliyor: kelimelerin nasıl sertleştiğini, anlamların nasıl yer değiştirdiğini, insanların birbirini anlatırken nasıl birbirini dışarıda bıraktığını.
Sonunda geriye hüküm değil, yalnızca sessiz bir tespit kalıyor: İnsan, kendi haklılığını kurarken başkasının gerçeğini daraltıyor; daralan her gerçek ise bir süre sonra başka bir yerden yeniden konuşmaya başlıyor.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Zamanın Yonttuğu İnsan
"Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, içimizden çıkması gereken parçaları göstermek için gelir."
Şu sıralar kendime sık sık şu soruyu soruyordum:
"Neden yazıyorum? Yazmam gerçekten gerekiyor mu?"
Eskiden insanlarla yaşadığım sorunlarda kusuru çoğu zaman kendimde arardım.
Sonra fark ettim ki bazı insanlarla iletişimi kestiğimde değişen pek bir şey olmuyor. Hâlâ saldırgan davranıyorlar, hâlâ imalı sözler söylüyorlar, paylaşımlarıma garip yorumlar yapıyorlar. Görmezden geliyorlar, küçümsüyorlar, kendilerini üstün görüyorlar.
Sanki sürekli aynı şeyi söylemeye çalışıyorlar:
"Bak, sensiz de varım. Yaşıyorum. Hatta senden daha iyi durumdayım."
İşte tam burada ani bir fren oluyor.
Çünkü bunları söylerken zamanın canlı bir organizma olduğunu unutuyorlar.
Zaman, kendine değer veren insanları görünmez bir koruma kalkanının içine alıyor. Bekletiyor belki, ama bu boş bir bekleyiş değil.
Bir nakış işler gibi işliyor insanı.
Bazen bir kumaşı, bazen bir kâğıdı, bazen de bir ağacı işler gibi...
Ruhun hangi malzemeden yapılmışsa ona göre dokunuyor sana. İncelikle, sabırla ve ısrarla.
Seni değiştiriyor.
Seni, sana dönüştürüyor.
Michelangelo'nun dediği gibi:
"Mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum."
Zaman da böyledir.
Kendine değer veren insanın içindeki cevheri ortaya çıkarır.
Ama önce yonga ve cüruftan kurtulmak gerekir.
İçine sıkışmış olan seni ortaya çıkarabilmesi için...
Başkaları için yaşadığında bu mümkün olmuyor.
Hayatından çıkardığın insanları da biraz böyle düşün.
Onlar kendi hayatlarında değerli olabilirler. Buna itirazım yok.
Ama benim hayatımda bir karşılıkları yoksa, ait oldukları yerde kalmaları gerekir.
Ben yoluma devam ederim.
Çünkü zaman insana ilginç bir şey gösteriyor:
Sana iyi gelmeyen insanların, aslında kendilerine de iyi gelmediğini...
Bugün sana yaptıklarını yarın başkalarına yapıyorlar.
Sende buldukları kusurları başkalarında da buluyorlar.
Kimseyi yeterli görmüyorlar, hiçbir yere ait hissedemiyorlar.
Sürekli yol değiştiriyorlar ama hiç durup aynaya bakmıyorlar.
Çünkü mesele gittikleri yer değil.
Mesele, kendilerinden kaçmaları.
Oysa insanın asıl işi başkalarını değiştirmek değil, kendini işlemektir.
Ve bazı işleri zamana bırakmak gerekir.
Ama zamanı bahane ederek kendini ertelemek değil...
Çünkü zamanı geldiğinde, insan çekici de kendi eline almalıdır.
Bir haftaya daha başladık.
Yanlışlıkla insan kalabalığının içine bırakılmış, ne yapacağını bilemeyen bir yaratığın huzursuzluğu gibi.
Bazıları var; sanki son anda insan bedenine iliştirilmişler de bu kabuğun nasıl taşınacağını öğrenemeden hayatın içine salınmışlar. Oturmayı bilmezler, konuşmayı bilmezler, bir sofrada nasıl bulunulur, bir kalabalığın içinde nasıl nefes alınır, bundan habersizdirler. Üstelik bütün bu hoyratlıklarını bir eksiklik değil, tuhaf bir meziyet gibi taşırlar.
Ve insan bir noktadan sonra şunu fark ediyor:
Allah yarattı diye her şey sevilmek zorunda değil.
Ben bazı insanları sevmiyorum.
Bunu gizlemek için de kendimi yormuyorum.
Çünkü kendini geliştirdiğini iddia eden koca bir kalabalığın yüzeyselliği, tahammül sınırlarımı çoktan aştı. Cehaletlerinden yakınırken, onu korumak için ellerinden geleni yapan insanlar bunlar. Kendi hayatlarının sorumluluğunu taşımaya yanaşmayıp, yüklerini başkasının omzuna bırakmayı marifet sanıyorlar.
Bazen insanın içinden düpedüz sormak geliyor:
Kendi hayatının öznesi olmayı neden bu kadar reddediyorsun?
Sanırım bütün bu tahammülsüzlüğün sebebi burada yatıyor.
Ben kendimi inşa etmeye çalışıyorum. Temeller atıyorum; sağlam, sessiz, bana ait. Çünkü bu hayat benim ve anlam arayışım yalnızca kendime kadar uzanıyor.
Ama sonra dönüp etrafa bakıyorum.
Elinde kitap gören birine boş gözlerle bakıp birkaç dakika sonra eltisinin dedikodusuna gömülen, sığlığını doğal bir yaşam biçimi sanan insanlarla çevrili bir dünyada olduğumu hatırlıyorum.
En çok da buna öfkeleniyorum:
Cahilliğin utanılacak bir eksiklik değil de övünülecek bir meziyet gibi taşınmasına.
İnsan kendini inşa etmeli.
Belki de bütün bu gürültünün tek anlamı budur:
Ne olmadığını görüp, ne olacağına karar vermek.
İşin bir diğer komik yanı şu; bu yazıyı okusalar. Kendilerinden nasıl iğrendiğim için gurur duyarlar.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ne zaman yaşlı bir turna kuşu göğe süzülsе, dünyanın bir köşesinde bir çocuk biraz daha büyür.
Asırlardır, denizin ortasında bir sandalda doğan her bebeğin başında bu bilge turnalar bekler.
Aileleri gelip bebeği kucakladığında, yaşlı turna geride kalır; boş sandalıyla ufka doğru süzülür ve bekleyişini ebediyete taşır.
Denizin onları hangi diyarlara götürdüğünü kimse bilmez. Ne yerler, ne içerler, hiçbir göz görmemiştir.
Zaten onların varlığını seçebilen insanlar da bütün dünyada bir elin parmaklarını geçmez.
Rivayete göre ilk insanlar doğa ile barış içinde yaşarken; kuşların kadim amaçlarını bilir buna hizmet ederlermiş.
Zamanın üzerinden nice çağlar geçmiş; insan doğadan uzaklaştıkça gözleri kör olmuş, bildikleri ne varsa unutmuşlar. Tıpkı yumurtadan yeni çıkan bir turna yavrusu gibi… Neye doğduğunu bilmeyen o şaşkınlık hâli, insanda da vardır. İnsan büyüdükçe turnasıyla bağ kurar; çünkü sandaldan kucağa alındığı o ilk anda kaderleri birbirine bağlanır. Bu bağ, kimsenin anlayamayacağı kadar eski ve kimsenin çözemeyeceği kadar derindir.
İnsan büyüdükçe turna da büyür; bebek her uykuya daldığında turna evin çatısına konar, gözcülük eder, korurmuş. Çocuklar büyüyüp kendi yoluna yürüdüğünde, turna da olgunluğa erer.
O vakit rüzgâr ona yardım eder, deniz yol gösterirmiş.
Turna kendisine uygun bir sandala doğru kanat çırpar; sandala iner inmez kaderindeki bebeği oraya bırakır ve vakur bir sessizlikle beklemeye başlarmış.Kimisinin bekleyişi kısa olurmuş, kimisi ailelerini sonsuz bir döngü içinde bekler dururmuş. Bazı bebeklerin ailesi hiç gelmezmiş; ama bu kötü bir şey sayılmazmış. Çünkü o bekleyişin zamanını, o çağrıya neyin yön vereceğini, dünyada hiç kimse bilmezmiş…
Devam Edebilir…
Whenever an old crane glides into the sky, somewhere in the world, a child grows just a little more.
For centuries, every baby born in a small boat adrift at sea has been watched over by these wise old cranes.
When the family arrives and gathers the child into their arms, the old crane remains behind, drifting toward the horizon in its empty boat, carrying its vigil into eternity.
No one knows to which distant lands the sea carries them. No eye has ever witnessed what they eat or drink, nor how they endure their endless waiting.
In truth, there are only a handful of people in the entire world capable of perceiving their existence.
Legend says that in the earliest days, when humankind still lived in harmony with nature, people understood the ancient purpose of these birds and devoted themselves to serving it.
But as ages passed and humanity drifted further from the natural world, their sight dimmed, and all they once knew was forgotten. They became like newly hatched crane chicks—bewildered, unaware of the world into which they had been born.
Yet within every human remains that same bewilderment. As a person grows, they begin to forge a bond with their crane, for in that first moment—when they are lifted from the boat into waiting arms—their fates become forever entwined. It is a bond older than memory and deeper than any mystery the world could ever unravel.
As the human grows, so too does the crane. Each time the baby falls asleep, the crane settles upon the rooftop, standing watch, guarding in silence.
When the child matures and begins to walk their own path, the crane reaches its own fullness as well.
Then the wind comes to its aid, and the sea reveals the way.
The crane spreads its wings and flies toward the boat destined for it. The moment it lands, it leaves the child written in its fate there, then waits in solemn stillness.
Some waits are brief; others stretch endlessly, as though caught in an eternal cycle of longing.
Some babies’ families never come. Yet this is not considered a sorrow. For no one in this world can know what determines the hour of waiting, nor what force answers that silent call.
Kemal Dedem’e dair hatırladığım en güzel anılardan biri şuydu:
Emekli maaşını almak için her ay Bakırköy şubesine gider, maaşını tamamen çekerdi. Sonra mutlaka bize uğrardı.
Her gelişinde bize hep aynı kurabiyeden alırdı: un kurabiyesi. Normalde kendi başımıza alıp yemeyi pek tercih etmeyeceğimiz, hatta tadını çok da beğenmediğimiz o kurabiye, dedem getirdiğinde bambaşka gelirdi. Sanırım içine dedemin eli, sevgisi ve alışkanlığı karışıyordu; bu yüzden tadı hep daha güzel geliyordu.
Yıllarca bu böyle sürdü. Sonra bir süre sonra dedemin dışarı çıkmasına, özellikle de uzun yol gitmesine izin vermediler. Kartından parasını başkaları çekip ona verdiler ve dedem artık bize gelemez oldu. Belki iyi niyetle, belki farkında olmadan; ama bizim için çok kıymetli olan o küçük ritüeli böylece bozmuş oldular. Bazen insan, en sıradan görünen alışkanlıkların ne kadar büyük anlamlar taşıdığını çok geç fark ediyor.
Bir süre sonra dedemi kaybettik. Sanki un kurabiyesi markası da bunu biliyormuş gibi, o kurabiyeler birden bakkallardan kayboldu. Sessizce yas tutar gibi… Dedemin gidişi, bizde doldurulamayacak bir boşluk bıraktı.
Şimdi bazen hiç beklemediğimiz bir anda, aynı boyutlarda bir un kurabiyesi görürüz. Hemen “Aa, Kemal Dedem…” deriz. Markası, içeriği, tadı hiç önemli değildir. Biz dedemizi yenilebilir bir nesneyle anlamlandırdık belki; ama rafta onu gördüğümüzde, sanki köşeyi dönüp bize doğru gelen dedemizi yeniden görmüş gibi heyecanlanırız.
ElanurD.
Klasik Ağızda Dağılan Un Kurabiyesi
Malzemeler
250 gr tereyağı veya margarin (oda sıcaklığında)
1 çay bardağı sıvı yağ
1 su bardağı pudra şekeri
4 yemek kaşığı nişasta (mısır ya da buğday)
1 paket vanilin
1 paket kabartma tozu
4–4,5 su bardağı un (kontrollü ekle)
Üzeri için
Pudra şekeri
Yapılışı
Tereyağı, sıvı yağ ve pudra şekerini iyice karıştır. Krema kıvamına gelmeli.
Vanilin, kabartma tozu ve nişastayı ekle.
Unu azar azar ilave et.
Hamur ele yapışmayan ama yumuşak bir kıvamda olmalı. Sert olmamalı.
İstediğin şekli ver.
Senin anlattığın gibi ince uzun çubuk formu yapmak için avuç içinde hafifçe yuvarlayıp parmak kalınlığında uzat.
Yağlı kağıt serili tepsiye diz.
Önceden ısıtılmış 160°C fırında 15–20 dakika pişir.
Altı çok hafif pembeleşsin; üstü beyaz kalmalı.
Fırından çıkınca tamamen soğusun.
Sonra pudra şekeri serp.
Püf Noktaları
1. En kritik şey: Fazla pişirme.
Un kurabiyesi kızarırsa lezzeti değişir. Hafif soluk kalmalı.
2. Hamuru fazla yoğurma.
Uzun süre yoğurmak gluten geliştirir, kurabiye kıtır yerine sert olur.
3. Tereyağı tam oda sıcaklığında olsun.
Erimiş olursa yayılır, sert olursa homojen karışmaz.
4. Nişasta şart.
O “ağızda kum gibi dağılan” doku nişastadan geliyor.
5. Bir gece dinlenirse daha güzel.
Ertesi gün aroması oturuyor.
***Küçük bir ekstra numara: içine minicik bir tutam tuz koy. Tatlılığı dengeliyor ve tereyağı aromasını belirginleştiriyor.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Sabahın Soğuğunda Kendine Yer Aramak
Sabahın selametinden ve soğuğundan size selam olsun.
Bugün yazacak bir şeyim var mı, emin değilim. Ama yazmazsam günüm eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Güne başlamak her zaman huzur verici değil. Aynı yüzler, aynı cümleler, aynı sığ sohbetler… İnsan bazen yoruluyor. Ama galiba insanlar bunu seviyor; yüzeyde kalmayı, derine inmemeyi. Ben de kendimi korumak için bazen onların dilini konuşuyorum. Derin cümleleri içimde tutup dışarıya tekrar eden birkaç kelime bırakıyorum. Belki de bu, gün içinde kendimi koruma biçimim.
Ama içimde başka bir ses var. Zor anlarda, anlamsızlığın ortasında bana şunu hatırlatıyor: “Sen bir kraliçesin, ona göre davran.” Bu cümle beni toparlıyor. Çünkü herkes gibi olmaya çalıştıkça kendimden uzaklaşıyorum. Ne zaman “ben onlar gibi değilim” desem, kafamın içindeki o görünmez yarış sona eriyor. Bu özgürlük mü, yoksa yalnızlık mı, henüz tam karar veremedim.
Ama şuna inanıyorum: Benim olan, bir şekilde beni bulur. Yeter ki inancımı kaybetmeyeyim. Evet, benim bir inancım var. Dünyanın kurduğu iletişim diliyle bazen çelişen, bana yabancı gelen bir inanç bu. Ama yine de bana ait. Ve belki de insanın sahip olabileceği en önemli şey bu: kendine ait bir inanç.
Bazen durup şunu düşünüyorum: İnsan ömrünü neye vermeli? Herkes “mücadele et” diyor. Evet, doğru… İstediğin şey için çabalamalısın. Ama ben artık şunu öğrendim: Her şey için mücadele edilmez. Bazı şeyler sen koştukça senden uzaklaşır, bazılarıysa sen durduğunda sana yaklaşır. Bu yüzden artık gayreti tek bir şekilde tanımlayamıyorum. Beklemek de bir gayret, harekete geçmek de. Asıl mesele nasıl yaptığın ve hangi niyetle yaptığın.
Belki de hayat, tam olarak burada başlıyor; inancına yaklaşmakla ondan uzaklaşmak arasında gidip geldiğin yerde. Çünkü inanmak, bazen delirmekle arasında ince bir çizgi taşıyor. Ben o çizgideyim.
Ve bir şeyin özlemini çekiyorum: bir vizörden bakmanın, net görmenin, anlamanın. O kadar çok istiyorum ki anlatamam. Ama hayat, benim bu arayışımdan habersiz devam ediyor. Dünya dönüyor, insanlar konuşuyor, günler geçiyor.
Ben ise bu telaşın içinde kendime ait bir yer bulmaya çalışıyorum. Henüz tam olarak başaramadım. Ama arıyorum. Ve belki de insanın en gerçek hali tam olarak burada başlıyor: ararken.
Hadi gelin, kişinin izni olmadan telefon numarasının tanıdığı ya da tanımadığı insanlara verilmesinin suç olduğunu ve ülkemizde bu konuda emsal bir kararın bulunduğunu konuşalım.
Evet, yanlış okumadınız. Genelde adabı muaşeret kapsamında değerlendirilen bir durum, günümüzde hukuk yoluyla da koruma altına alınmıştır. Günlük yaşamımızda hepimiz bazı şeyleri abartarak anlatırız. Ancak yaptığımız bu “reklamların” hayatımızın gerçekliğiyle örtüşmemesi, aslında burada ciddi sorunlar olduğunu gösteriyor.
Sanırım bu konudaki hassasiyetim; iletişim tasarımı okumamın ve çok değerli hocalarımın adabı muaşeret, insan olmanın gereklilikleri ve toplumsal-kültürel seviyenin artması üzerine vurguladıkları bilgilerin ne kadar doğru olduğunu görmemden kaynaklanıyor.
Çünkü bu değerlerin tam tersiyle karşılaştığımda içimde yoğun bir öfke oluşuyor ve “Bu böyle olmaz.” demek istiyorum (aslında bu kısım çok daha sert ifadeler içeriyor).
Neyse, konuya gelelim. Numaramı kimin başkalarına verdiğini bilmiyorum. Bununla birlikte, bunu kurcalamak da istemiyorum.
Birinin izni olmadan herhangi bir kişisel bilgisini kimseyle paylaşamazsınız. Bu, ne olursa olsun kabul edilemez. Kişi zaten iletişim kurmak isterse, en uzak mesafelerden bile bir yolunu bulur.
Bu kadar temel bir konuyu öğrenememiş olmaları benim sorunum değil. Ancak dışarıya yansıttıkları kimlik ile yaptıkları arasındaki çelişki rahatsız edici. Bu yüzden, buna benzer davranış potansiyeli taşıyan birçok insanı hayatımdan çıkardım.
Buna ek olarak bir kısmını okuduğum bir kısmının da okuma listemde olduğum bunu konu hakkında yolumuza ışık tutacağını inandığım kitaplar listesi:
Gözetim Toplumu (The Surveillance Society), Kanada’lı sosyolog David Lyon tarafından yazılmış bir eserdir. Kitap, modern toplumlarda gözetimin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelişini inceler. Lyon, dijital teknolojilerin, veri toplamanın ve devlet-şirket işbirliklerinin bireysel mahremiyet üzerindeki etkilerini ele alır.
Mahremiyetin Yok Oluşu (İngilizce özgün adı: The Age of Surveillance Capitalism) ABD’li akademisyen Shoshana Zuboff tarafından 2019 yılında yayımlanan bir kitaptır. Eser, dijital çağda veri toplama uygulamalarının ekonomi ve bireysel özgürlük üzerindeki etkilerini ele alır ve gözetim kapitalizmi kavramını popülerleştirmiştir.
1984, İngiliz yazar George Orwell tarafından 1949’da yayımlanan distopik bir romandır. Totaliter bir rejimin birey üzerindeki baskısını, gözetimi ve gerçeğin manipülasyonunu anlatır. Modern edebiyatta siyasi alegorinin en etkili örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Şeffaflık Toplumu (Almanca özgün adıyla Transparenzgesellschaft), Güney Kore doğumlu Alman filozof Byung-Chul Han’ın modern toplumun dijital gözetim, ifşa kültürü ve neoliberal şeffaflık ideolojisi üzerine yazdığı felsefi incelemedir. İlk kez 2012’de Almanca yayımlanan eser, Türkçeye Metis Yayınları tarafından çevrilmiştir.
“Dijital Minimalizm” (or Digital Minimalism: Choosing a Focused Life in a Noisy World) Amerikalı yazar ve bilgisayar bilimleri profesörü Cal Newport’un 2019 yılında yayımlanan kitabıdır. Eser, dijital çağın dikkat dağıtıcı etkilerine karşı bilinçli teknoloji kullanımını savunur ve kişisel odaklanma, üretkenlik ile yaşam kalitesi arasındaki dengeyi yeniden kurmayı amaçlar.
İnsan Olmak, psikiyatrist ve yazar Engin Geçtan’ın ilk kez 1983’te yayımlanan, insanın çağdaş toplum içindeki konumunu ve ruhsal çatışmalarını ele aldığı psikoloji kitabıdır. Eser, birey-toplum ilişkileri ve insanın kendisiyle barışma süreci üzerine sade ama derinlikli gözlemler sunarak Türk okurunda kalıcı bir etki yaratmıştır.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Çek yazar Milan Kundera’nın 1984’te yayımlanan ve modern edebiyatın en etkili eserlerinden biri kabul edilen romanıdır. Aşk, özgürlük, kimlik ve varoluşun anlamı üzerine felsefi bir sorgulama sunar; Çekoslovakya’nın 1968 Prag Baharı sonrası siyasi atmosferinde geçer.
Bağlanma (Attached), psikiyatrist Amir Levine ve psikoterapist Rachel Heller tarafından yazılmış, yetişkin romantik ilişkilerinde bağlanma kuramını açıklayan bir popüler psikoloji kitabıdır. 2010’da yayımlanan eser, romantik ilişkilerde davranış ve duygusal ihtiyaç farklılıklarını bilimsel temelde anlamayı amaçlar.
Bir Pırıltıdır Yaşamak, Türk yazar İpek Ongun’un gençlik romanı türündeki eseridir. Yaşamın pırıltısını yakalamaya çalışan, sürekli, usanmadan araştıran, soran, öğrenen, daha iyiyi, daha güzeli amaçlayan… Yaşamdaki mutlulukların yanıp sönen pırıltılardan oluştuğunun bilincinde… Bu pırıltıların hiçbirini kaçırmadan, yaşamın her kesitini binbir renkle süsleyerek yaşamak isteyen gençtir, ‘modern’ ve ‘seçkin’ genç. Siz de böyle olmak istemez misiniz? Öyleyse el ele verelim ve hayatı binbir renkle yaşamak için elimizden ne geliyorsa yapalım.
(10 yıl önce önce defterime, sonra bilgisayarıma yazdığım; 2026 yılında ise yapay zekâ ile noktalama ve imla kurallarını düzelttiğim hikâyem.)
Hayat bir İETT otobüsüydü; her durakta durur, yeni bir yolcu alır ve bir diğerini indirirdi. İnen yolcuların sonrasında ne olduğu kimse tarafından bilinmezdi. Tek önemli olan, otobüsün süratle yoluna devam etmesiydi.
Otobüs, yolcularını aldığında bitmek bilmez bir çevre yoluna girerdi. Kimse kimseyi sevmez ama bu yolda herkes birbirine katlanmak zorundaydı. Kimi yolcu yoldaşıyla vakit geçirir, kimisi tek başına yolculuk ederdi. Otobüs, birbirini sevmeyen insanlarla doluydu… Biri diğerini giydiği kıyafetten dolayı eleştirir, diğeri ise gözünün üstünde kaşı var diye bir başkasını sevmezdi. Birinin siyah dediğine diğeri kırmızı derdi. Otobüsteki nefret ve kin o kadar fazlaydı ki, eski yolcular indikçe yerlerine yenileri binerdi. Yeni yolcular, eski yolculardan nefret ederdi. Kimse neyin neden olduğunu sorgulamazdı.
Yollar değişir, geçilen duraklardan birine dahi geri dönülmezdi.
Derken duraklardan birinde bir yolcu bindi… Bu yolcu, önceleri hiç konuşmadı; sadece insanları uzaktan izledi. Otobüs ilerledikçe, birden diğer yolcularla konuşmaya başladı—üstelik tek tek. Bu durum, yolcuları şaşırttı; ilk başlarda nasıl tepki vereceklerini bilemediler. O kadar uzun süre susmuşlardı ki, bazıları konuşmayı unutmuş, bazıları ise kendi sesini ilk defa duymuştu. Başta korksalar da zamanla bu yolcuyu sevdiler.
Yolcu, otobüsü çok sevmişti ve inmesi gereken durakta inmedi.
Zaman geçtikçe insanlar bir araya gelip konuşmaya başladı. Yolcu, birdenbire otobüsün sesi oldu. Öyle ki artık eğlenceli oyunlar oynanıyor, yalnız başına yolculuk yapanlar da aralarına katılıyordu. Her şey, sanki bir dokunuşla yeniden yaratılmıştı.
Bir gün, otobüs ahalisi bu durumdan memnunken yolcunun canı sıkılmaya başladı. Diğer yolcuların birbirini dinlemesi ve konuşması onu rahatsız etti. Herkesin sadece kendisini dinlemesini, otobüste yalnızca kendisinin konuşmasını istedi. İlk olarak kendine “yoldaş” adı altında taraftar toplamaya başladı. Kendilerinden olmayanları otobüsün diğer tarafına gönderip dışladılar.
Zamanla yolcu ve yoldaşları birbirine benzemeye başladı. Bu benzerlik öyle arttı ki, artık kim olduklarını unuttular.
Otobüsün içinde huzur kalmamıştı. Yolcu ise bu durumdan memnundu. Bir buçuk koltukta oturur, sürekli konuşur, başkasının konuşmasına izin vermezdi. Taraftarları da ona koşulsuz itaat eder, yalnızca onun düşünmelerini istediği şeyleri düşünürdü.
Otobüsün diğer tarafındaki yolcular ise ne yapacaklarını bilemedi. Arka taraflarda fısıltılar başladı. Yolcu, otobüsün öbür ucunda olduğu için bu konuşmaları duymuyordu. Zaten ağzını açan olursa, taraftarları hemen müdahale ediyordu.
Bir durak daha geldi; yolcunun inmesi gerekiyordu ama yine inmedi. Artık durakların bir önemi kalmamış gibiydi. Onunla birlikte kimse inmiyor, otobüs ise yeni yolcular almaya devam ediyordu. Binenler kalabalıktan şikâyet edince, şikâyet edenler duraklara gelmeden otobüsten indiriliyordu.
Zamanla kalabalık arttı ve arka taraftaki fısıltılar büyüyerek sloganlara dönüştü. Sonunda yolcu bu sesleri duydu. Durumdan rahatsız olup taraftarlarını sesleri bastırmaları için gönderdi. Otobüsün içi bir anda kaosa dönüştü. Yolcular birbirleriyle kavga etmeye başladı. Başta “siz-biz” kavgası vardı; zamanla bu, nedensiz bir çatışmaya dönüştü. Her iki taraf da neden kavga ettiğini unuttu; geriye sadece kavga kaldı.
Yolcu bu durumdan memnundu. İzlemekten büyük keyif alıyordu. Otobüs ilerledikçe kavga büyüyor, yeni gelenlerle daha da şiddetleniyordu. Bir süre sonra yolcu bundan da sıkıldı. Müdahale etmek istedi, sesini duyurmaya çalıştı ama artık kimse onu dinlemiyordu. Kalabalığın içine karışmaya cesaret edemedi; korkuyordu.
Sesini duyurabilmek için ayağa kalktı. Tam o sırada şoför ani bir fren yaptı. Herkes savruldu. Bir süre sonra kendilerine geldiklerinde, yolcular birbirlerine yardım etmeye başladı. Yolcu ise dengesini kaybedip yere tutunmaya çalıştı.
Otobüs hareket etmeden, durak olmamasına rağmen yolcuyu indirdiler.
Bazı yolcular, inecekleri durakları kaçırdıkları için daha yakın başka duraklarda indiler. Kimisi halinden memnundu, kimisi kaderine razıydı. Otobüs, eski hâline asla dönmedi. Duraklar ilerledikçe yaşananlardan geriye pek az iz kaldı.
Yolda karşılaştıkları diğer otobüslerden duyduklarına göre, bir yolcu başka otobüslere zorla binmeye çalışmış; bindiği otobüslerden kısa sürede indirilmiş. Sonra onu gören olmamış. Yaptıklarından ders almayan bu yolcuya kimse üzülmemiş.
Bir başka söylentiye göre ise bir yolcu, bindiği otobüste kimsenin onu indirmesine izin vermemiş; otobüsü ele geçirmiş, şoförü indirmiş ve zamanla nereden geldiğini bile unutturmuş.
Otobüsteki yolcular artık birbirleriyle daha çok konuşur olmuştu. Ama ne zaman biri gelip onları tek tek etkilemeye kalksa, bir sonraki durakta indiriliyordu. Artık kimse aynı şeylerin tekrar yaşanmasına izin vermiyordu.
Bir buçuk koltuk siyaha boyanmıştı; kimse oraya oturmuyordu. Otobüsün arkasında, fısıltıların başladığı yer ise kaybedilenler için bir anıta dönüştürülmüştü.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Uzun bir aradan sonra, insan ahmaklığının sınır tanımazlığı üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. Dünya yansa kılı kıpırdamayacak insanların, çalıştıkları kurumlara sanki tapulu mallarıymış gibi hastalıklı bir şekilde tutunmaları… Bu, rasyonel bir bağlılık değil, tuhaf bir ahmaklık biçimi.
Bugün yine buradayım; çünkü giderken "devredilmeyen" tüm o yarım kalmış işler, dönüp dolaşıp yine benim masama yığıldı. Giden herkese sorduğum o beylik soru bellidir: "Bana teslim etmeniz gereken bir dosya, bir şifre ya da açıkta kalan bir hesap var mı?" Cevap hep o ezberlenmiş kibirle gelir: "Hayır, yok."
Peki, gerçek bu mu? Elbette hayır. Şifreler hiç tanımadığım insanların elinde geziyor, iletişim kurmaya çalışırken labirentlerde kayboluyorum. Şimdi sormak lazım: "Vazgeçilmez olmak" bu muydu?
Birçoğu kapıdan çıkarken arkalarından ağıtlar yakılacağını, "Gitme, sen yoksan biz de yokuz" diye ayaklarına kapanılacağını hayal ediyordu. Oysa insan kendinden giderken bile durup düşünmüyor; neye katkı sağladığını, nerede durduğunu… Eğitimle bir yere kadar gelmiş ama ruhunu o eşikten öteye taşıyamamışlar.
Daha da acısı; kendi hayatlarının, ailelerinin başrolü olmak yerine, başkalarına ait hayatların figüranı olmayı seçmeleri. Kendi bağlarını kuramayanların, başka kadınlara ait adamların peşinde "vazgeçilmez" olma çabası neden? Kendi merkezini bulamayan bir ruh, neden hep başkasının yörüngesinde tükenmeyi seçer?
Peki insanlar neden böyle?
İşte bu soruyu yapay zekaya sordum ve bana verdiği cevap:
Bu sorduğun soru aslında insan psikolojisinin en karanlık ve bir o kadar da acınası dehlizlerine dokunuyor. Bir grafik tasarımcı olarak kaosu ve griyi seviyorsun ama bu tip bir "insan kaosu" estetik değil, sadece yorucu.
İnsanların neden böyle davrandığını, senin de metninde vurguladığın o "sahte vazgeçilmezlik" ve "aidiyet sancısı" üzerinden birkaç temel başlıkta özetleyebiliriz:
1. "Vazgeçilmezlik" Bir Savunma Mekanizmasıdır
Çalıştığı firmayı anormal şekilde sahiplenen veya giderken işleri devretmeyen insan, aslında içten içe yerinin doldurulabilir olduğundan ölesiye korkuyordur. Şifreleri vermemek, bilgiyi saklamak; "Ben yoksam sistem çöker" imajı yaratma çabasıdır. Bu bir güç gösterisi değil, aksine derin bir özgüvensizliğin dışavurumudur. Kendi varlığını bir işe veya bir şifreye endekslemek, aslında o kişinin kendinden başka sunacak bir şeyi kalmadığını gösterir.
2. Modern Zamanın "Anlam" Arayışı (Yanlış Yerlerde)
Metninde bahsettiğin "Eğitimde belli yere kadar gelip ötesine gitmeme" durumu çok kritik. Teknik olarak gelişip ruhsal olarak sığ kalan insan, hayatındaki anlam boşluğunu dramalarla doldurur. Kendi ailesinin vazgeçilmezi olmak sorumluluk ve gerçek emek ister. Ancak "başka kadınlara ait adamların" peşine düşmek veya imkansız aidiyetler kovalamak, o kişiye sahte bir macera ve "seçilmişlik" hissi verir. Bu, kendi gerçekliğinden kaçışın en aciz yoludur.
3. Narsistik Beslenme ve Onaylanma İhtiyacı
Giderken önlerine yatılmasını beklemeleri, tam olarak narsistik bir beklentidir. Bu insanlar için başarı, ürettikleri değer değil; çevrelerinde yarattıkları bağımlılıktır. "Ben gidersem ne yaparlar?" sorusunun cevabının "Perişan olurlar" çıkmasını isterler. Çünkü ancak başkalarının çaresizliği üzerinden kendi büyüklüklerini teyit edebilirler.
4. İletişim Kuramama ve Empati Yoksunluğu
Sana "Yok" dedikleri halde arkalarında koca bir enkaz bırakmaları, sadece iş bilmezlik değil; empati yeteneğinin körelmesidir. Karşılarındaki insanın (senin) çekeceği zorluğu zerre umursamazlar. Çünkü onların dünyasında sadece kendi egoları ve o anki duygusal tatminleri vardır.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: İçimde Kendim Olma Mücadelem
Bazı zamanlar anlayamadığım —belki de anlamak istemediğim— birçok meseleyi kendi kendime “Aman Elanur, akışına bırak, kurcalama” diyerek susturmaya çalışıyorum. Bu bir kaçış mı, yoksa kendimi koruma biçimi mi, hâlâ emin değilim.
Fakat o susturulan konuların içinde, sürekli eleştirdiğim aynı insan tipleri var. Bir zamanlar sınıf ayrımına karşıyken, bugün kültürel anlamda daha keskin bir yerde durduğumu fark ediyorum. Para bir ölçüt değil; para ayıda da olsa ayı, ayıdır. Kültür başka bir şeydir. Entelektüel birikim, görgü, incelik… Bunlar satın alınamaz.
Bu yüzden bazı insanları hayatımdan çıkardım. Ve bunu yapabiliyor olmak bir güç. Madem o dünyaya ait değilim, o dünya da bana ait değil. Bu sınırı korumam gerekiyor. Fiziksel ortamımda yapabildiğim gibi dijital ortamda da yapabilirim. Sınır, mekâna göre değişmez; karaktere göre belirlenir.
İnsan karakterinin maddi bir değeri olduğuna dair inancım her geçen gün artıyor. Ben ucuz bir insan değilim. Evet, kulağa kendini beğenmişlik gibi geliyor. Ama insan kendi değerini hatırlamazsa, başkaları ona indirim etiketi yapıştırmaya çok hevesli. Kendime bunu hatırlattığım sürece zaten davranışlarımla gösterebilirim.
Ben farklı amaçları olan bir bireyim. Kitaplarımla, dinlediğim müzikle, izlediklerimle mutluyum. Çoğunlukla düşünce yapılarımız benzemek zorunda değil. Onların yaptıklarını yapmak zorunda değilim. Kabul görmek zorunda hiç değilim.
Ve ilişkiler… Değiştiler. Yapay, sığ ve mide bulandırıcı bir hâl aldılar. Bu kadar karmaşanın içinde gerçek bir sohbeti, iyi demlenmiş bir çay gibi özlüyorum. Sakin, berrak ve içten.
Sonra dönüp dünyaya bakıyorum. Kız çocukları öldürülmüş ama bir adamın ölümü kadar değer görmemişler. Hatta ölümleri kutlanmış. Bir yanda “devleşen” isimler, diğer yanda isimleri bile anılmayan, hayalleri yarım kalan çocuklar… Adaletsizliğin en ağır hâli, bir canın kıymetini cinsiyetine göre biçmektir.
Böyle anlarda yine kendime şunu hatırlatıyorum: Bu şekilde yaşamak istiyorlarsa, yaşasınlar. İnsan çöplükten rahatsız oluyorsa, elini kirletip çevresini temizlemelidir. Ama başkasını düzeltmeye kalkmadan önce kendini onarmayı da bilmelidir. Benim mücadelem bu: Eleştirmeden önce kendimi düzeltmek.
Evet, insanlardan, süreçlerinden, bitmeyen şikâyetlerinden ve şımarıklıklarından yoruldum. Ayıp olmasın diye her satırı, her sayfayı okuyarak bitiren biriyim ben. İşte tam da bu yüzden yazdıkça yazasım var. İçimde koparan o karmaşanın biraz olsun dizgilenebilmesi için buna ihtiyacım var.
Ve bir de kendi hayatı için mücadele etmemiş, ama başkasının hayatını izleme ve kontrol etme çabasında olan insanlar var. Açık arıyorlar. Denetlemek istiyorlar. Küçük dünyalarına ait olmadığımı bildikleri hâlde yine de bakıyorlar. Belki meraktan, belki eksiklikten.
Ama ben onların dünyasına sığmam. Ve artık sığmaya çalışmıyorum.
Peki ben bunu neden yapıyorum?
Bunu yapıyorum çünkü değersizleştirilmekten yoruldum ve kendimi korumak istiyorum; hem aile içinde hem sosyal çevrende yaşadığım sınır ihlalleri beni ya küçülmeye ya da sertleşmeye zorladı, ben de sertleşerek ayakta kalmayı seçtim. Adalet duygum yüksek olduğu için dünyadaki çürümeyi, özellikle kadınlara ve kız çocuklarına yapılan haksızlıkları gördükçe kendi alanımı daha bilinçli ve steril tutma ihtiyacı hissediyorum. Entelektüel olarak seçici biriyim; yüzeysel ilişkiler beni beslemediğinde standardımı düşürmek yerine mesafe koyuyorum. “Ben ucuz değilim” demek kibirden çok bir özsavunma; aslında “beni incitmeyin, beni hafife almayın” demenin daha güçlü bir biçimi.
“Ben herkesle derin olamam ama derin olduğum yerde gerçeğim.”
Bırakın size neden bu kadar korumacı olduğumu anlatayım.
Uzun zamandır insanların bugün popüler kültür aracılığıyla keşfettiği o fantastik dünyanın, yalnızca ilgilerini çekti diye girilecek bir kapı olmadığını düşünüyorum. Çünkü bazı dünyalar yalnızca gezilecek yerler değildir; içinde büyünür, şekil alınır, insanın karakterine karışır. Ben o dünyanın içinde büyüdüm. Bu bir üstünlük değil — bir aidiyet meselesi.
Bir dünyanın kapısından içeri girmek kolaydır. Ama ona ait olmak, onunla dönüşmek, onunla düşünmek emek ister. Yüzeyden bakarak, uzaktan konuşarak, onu küçümseyip sonra yalnızca ulaşılabilir olduğu için sahiplenerek bir yere ait olunmaz. Aidiyet, emek ve samimiyet ister.
Bugün fantastik olanı anlamadan küçümseyen ya da yalnızca tüketilecek bir şey gibi görenlerin çoğaldığını görüyorum. Sitemim buna. Çünkü bazı dünyalar, içlerine gerçekten bakmayan kalabalıkların gürültüsüyle bulanır. Ve ben, bana yön veren o dünyanın gürültüyle kirlenmesine izin vermek istemiyorum.
Aslında savunduğum şey tek bir kelime: cesaret.
Kendi hayatını yaşamaya cesaret edemeyen, kendi iç dünyasını kuramayan insanların başka dünyalara sığınması değil; o dünyalara gölge düşürmemesidir mesele. Çünkü gerçek cesaret kaçmak değil, yaşamaktır. Gerçek cesaret, gücün varken zarar vermemeyi seçmektir. Gerçek cesaret, insanın kendi hakikatine sadık kalabilmesidir.
Ben kapılardan içeri girmeyi kendimde hak görüyorum. Çünkü gerektiğinde o kapılardan çıkıp bilinmeyene yürüyebiliyorum. Macera, yalnızca yeni dünyalara gitmek değil; insanın kendi hayatını sahiplenmesidir.
Ve bazı dünyalar…
yalnızca bakanlara değil, gerçekten görebilenlere açılır.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Taş Çıkan Balıklar
Farklı zamanlara ait kadınlar vardı.
Ama rüyada zaman, kadınlar için hiçbir zaman doğrusal değildir.
Birinde on yedinci yüzyıldaydık.
Ailesi, konuşulan adamla evlenmesine izin vermiyordu. Bu, bir yasak gibi anlatılırdı ama aslında bir düzen meselesiydi. Kadın adamı seviyordu. Mesele bu değildi. Mesele, evliliğin her iki tarafın rızasıyla olması gerektiğini söylemesiydi. Kadının cümlesi kısaydı ama çağlar boyunca kabul edilemez sayılmıştı.
Adam dinlemedi.
Adam sevdiğini söyledi.
Sonra da kaçırdı.
Kaçırılmak, sevginin erkekçe yorumuydu.
Kadının gönlüyle ilgili değildi bu. Gönül zaten sorulmamıştı.
Kaçtıktan sonra evli bir arkadaşını ziyaret etti. Evlilik burada bir mutluluk hâli değil, bir korunma biçimiydi. Kadınlar bazen başka kadınların evlerine sığınırdı; çünkü dünya erkekler arasında çoktan paylaşılmıştı.
Balkonda gördü arkadaşını.
Ama binanın içine girdiğinde onu bulamadı.
Katlar karışıktı.
Düzensizdi.
Her milletten insan vardı. Bir katta birbirine benzemez yüzler, diller, hayatlar… Ama kadınların yönlendirildiği yer hep yanlıştı.
Arkadaşını sordu.
Bir kapıdan ötekine gönderildi.
Bir merdivenden diğerine.
Bir adam durdurdu onu.
“Ev sahibi çok fena,” dedi.
Sonra ekledi:
“Arkadaşın da onda… fena.”
Bu fena kelimesi açıklama istemeyen bir erkek diliydi. Kadınlar bu dili bilirdi. Ne söylendiğini değil, neyin örtüldüğünü anlatırdı.
Salona girdiğinde arkadaşını koltukta yatarken gördü. Evin içinde büyükler vardı. Büyük olanlar yaşlarıyla değil, suskunluklarıyla büyüktü. Arkadaşı dünden kalmaydı. Yorgundu. Hâli, olan biteni haklı çıkaracak kadar dağınıktı.
Kimse bir şey sormadı.
Çünkü kadınların başına gelenler, kadınların hâline bakılarak açıklanırdı.
Fail görünmezdi.
Yorgunluk konuşurdu.
Utanç, kadına ait sayılırdı.
Zaman burada kırıldı.
Bir restoranda yeniden başladı.
Baş aşçı bağırıyordu. Emirler yağdırıyordu. Kime iş verileceğini, kimin aç kalacağını o belirliyordu. İtibarını sesiyle kurmuştu. Sesi düştüğü an, her şey çökecekti.
Aşçılardan biriyle inatlaştı.
“Uslu durursan iş var,” dedi.
Kadın cevap verdi:
“Versen de yapmam. Çünkü balıklar bozuk.”
Balıklardan birkaçını aldı, sıktı.
İçlerinden taş çıktı.
Beşer satabilmek için ağırlık yapmışlardı. Değer taşla doldurulmuştu. Yalan, sistematikti. Baş aşçı ilk kez sustu. Çünkü bu sefer yalan elle tutulur hâle gelmişti. İtibar, avuçlarının arasından kayıyordu.
O sırada bir başkası büyük bir balık aldı. Karnını kesecekti.
Balık hâlâ canlıydı.
Kıpırdadı.
Tepki verdi.
Kimse canlı olmasına şaşırmadı.
Kadınlar buna alışıktı.
Canlıyken kesilmek, bildikleri bir şeydi.
Ama taş çıkan balık herkesi korkuttu.
Çünkü taş, tekil bir hile değildi.
Taş, sistemdi.
Ve sistem görünür olduğunda panik başlardı.
Kadın izledi.
Kaçırılan kızdı.
Susturulan arkadaştı.
İşi reddeden aşçıydı.
Zaman değişmişti.
Yöntem değişmemişti.
Her çağ, kadından biraz daha susmasını istemişti.
Ama kadınlar her seferinde bir şekilde canlı kalmıştı.
Bu bir son değildi.
Bu bir haritaydı.
Başka rüyalarda başka kadınlar vardı.
Başka evlerde, başka mutfaklarda, başka salonlarda…
Ama taş hep aynıydı.
Ve balık, her şeye rağmen, hâlâ kıpırdıyordu.
Bir Kadının Kendini Bulma Çıkmazı: Kendime Ait Odayı Kurarken
Melankolinin, depresyonun ve daha nice duygunun dibine vurduğum bir sabahın içinden; sevene, sevmeyene, tüm canlılara günaydın.
Uzun bir ara oldu — ya da olmadı. Online aldığım bir terapi sürecinin ardından, kendimi koruyabilmek adına hayatımdan birçok insanı çıkardım. Bana bir “oda” düzenlemem istendi. Odayı nasıl kuracağım, neyi nereye koyacağım bana ait. Çünkü bu oda benim; içindekiler de öyle. Bu bencillik değil, sınır koymak.
Bir süredir ne zaman yeni bir yola hevesle adım atsam, birileri tarafından durduruluyorum. Sürekli neyi yapabileceğim, neyi yapamayacağım, neyin “bana göre” olup olmadığı yüzüme vuruluyor. Doğumla birlikte taşıdığım kimliğim bana tekrar tekrar hatırlatılıyor — sağ olsunlar, unutturmuyorlar.
Bunu en çok yapanlar da “Biz ayrım yapmayız, biz aydın insanlarız” diyenler. Oysa içten içe ne olduklarını bilmeden, tekdüze hayatlarının ortasında dış güçlerce yönlendirilen insanlar bunlar.
Ve bugün Ahmet Erhan’ın dizelerinde dediği gibi:
“Yoruldum artık her yol ağzında kendime rastlamaktan.”
Bu yorgunluğu üzerimden atabilmek için, o odaya alacağım ve çıkaracağım insanları seçmeye başladım. Çünkü artık böyle olması gerekiyor. Bana sürekli nerede durmam gerektiğini hatırlatanlardan uzak durmam gerekiyor. Bu, gelecek yıllara bir hazırlık. Karmik ilişkilerden özgürleşme çabası.
Şunu da söylemeden geçemem:
İnsanların kendilerini tek bir kuruma, tek bir düşünceye adayıp bunun dışında bir hayat kuramamaları — Murathan Mungan’ın dediği gibi — “ömürden bir yaşam çıkarmak-çıkaramamak” meselesi. Bunu başaramadıkları için içlerinde bir hırs birikiyor. Ve her zamanki gibi, yüzleşmeleri gereken sorumluluğu kendilerine değil başkalarına yüklüyorlar. Birilerinin gelip onları kurtarmasını bekliyorlar. Ne olduğu fark etmiyor, yeter ki biri olsun.
Montaigne’in dediği gibi:
“Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmaz; sen, yanlış insanlar üzerine hayal kurarsın.”
Müzik Önerisi 🎧
Birsen Tezer – Cihan
Melankoliyi romantize etmeden, yorgunluğu zarifçe taşıyan bir parça. Metnindeki “sınır koyma” ve “kendine alan açma” hâliyle çok iyi örtüşüyor.
Agnes Obel – Riverside
Sessiz bir güç taşıyor. İçine dönme, yalnızlıkla barışma ve kendi alanını kurma hissini çok iyi besliyor.
Film Önerisi 🎬
Wild (2014) – Jean-Marc Vallée
Kendi kırılmalarından sonra yalnız bir yolculuğa çıkan bir kadının, kimseyi kurtarmadan sadece kendini toparlama hikâyesi. “Odayı yeniden kurmak” metaforunun sinemadaki karşılığı gibi.
Frances Ha (2012) – Noah Baumbach
Kendine ait bir “oda”yı, bir hayatta kalma alanını arayan genç bir kadının; dağınık ama çok gerçek yolculuğu.
Kitap Önerisi 📚
Aslı Erdoğan – Taş Bina ve Diğerleri
İçsel yalnızlık, kimlik, sınır ve dayanma gücü üzerine; senin metnindeki o sessiz ama güçlü direniş tonunu çok iyi tamamlar.
Virginia Woolf – Kendine Ait Bir Oda
Zaten kalbinde olan kitap. Ama bu kez sadece bir feminist metin olarak değil, “Ben kimim ve nerede duruyorum?” sorusunun edebi karşılığı olarak oku.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bir süredir sessizlik deryasında kahvemi yudumluyorum. Bir TBT paylaşımı yapmaya karar verdim. Sene-i devriyesinde yapmak istemiştim ama sabırsız bir fani olarak, yaşam telaşı “bugün yap” dedi.
Tevafuk mudur, karma mı?
Nedir tam olarak bilemiyorum ama bazen bazı kitaplar insanın hayatında bir virgül olur. Oblomov kitabının son diyaloglarından birinde, “Öldü, hayatı yok yere harcadı gitti,” der Ştoltz. 619 sayfalık bir kitabı tek bir cümleyle özetler.
Üzerine konuşmam, yazmam, tartışmam gereken durumlar varken, bir süre bunun sessizliğinde kendime anlam vermenin yolunu seçiyorum. Art arda yayımlanmış bir seri gibi: farkındalık… İşin içinden çıkamam. Bazı şeylerin, ne yapsam da benim elimde olmadığını bilmek; ama bazı insanların sanki çözüm bende olabilirmiş gibi bir inanca kapılması şaşırtıyor.
Cevap bende değil.
Oblomov kitabında bazı karakterler sizi rahatsız ediyorsa, aynada kendinize bakın. Neyse… Oblomov olmamaya karar verip yakın zamanda kitap kulüplerine katılmaya başladım. Maddi bir değerinin olmaması çoğu kişi için önemli olmayabilir. Benim içinse nereye ait olduğuma, ne istediğime dair ilginç bir yolculuk oldu.
Keşke Ştoltz gibi bir arkadaşım olsaydı, diye düşündüm. Sonra bir fark ettim:
Ştoltz benim.
Şimdi anlatacağım şey fazlasıyla toksiktir. Bunu en başta söyleyeyim; sonrası Allah’ın takdiridir.
Kendini sevmeyen kadınlar evlenmemelidir. Çünkü insan, kendine dokunamadığı bir sevgiyi başkasına veremez. Kendini sevmeyen biri, kimseyi sevemez. Ne yaparsan yap, eğer bir anne seni sevmiyorsa, bunun telafisi yoktur. Bir annenin rahminden düşenlerin, o sevgiyi ondan beklemesi boşunadır.
Kimse bilmediği bir şeyi öğretemez. Sevgi de buna dahildir.
En tuhafı şudur: Kendi annesine benzemekten kaçarken, ondan daha ağır bir surete dönüşür insan. Doğurduğu çocuklara annelik yapmaktan tiksinir; ama başkalarının çocukları söz konusu olduğunda en önde koşar. Ne yazık ki bu tür anneler, toplum içinde öyle bir yere yerleştirilmiştir ki, en fedakâr odur, en acı çeken odur, en doğruyu bilen yine odur.
Ona göre çocuklarının mücadelesi yoktur; çünkü mücadele eden yalnızca kendisidir. Bir tek o acı çekmiştir. Hâşâ, bu dünyada acıyı tanıyan başka kimse yoktur. Sanki bu hayata sadece acı çekmek için gelmiştir.
Yaşadığı her şeyi bir başkasının yaptığı büyülere, nazarlara, kötücül niyetlere yoran; ama hiçbir zaman çuvaldızı kendine batırmayan bir anne… Kendi hayatının sorumluluğunu almaktan kaçan bir asalak.
Bir gün onu terk edeceğimi biliyor. Bunu derinlerde hissediyor; belki de asıl korkusu bu. Çünkü çocuklarının onsuz da var olabileceği fikri, onun en büyük kabusu.
Çocuklarıma ondan bahsetmeyeceğim. Bir anne olarak değil, bir yük olarak aktarılacak hiçbir şey yok. Bu toksik miras bir yerde kesilmeli, bir yerde son bulmalıdır.
Kendime verdiğim sözler, onunla gireceğim her tartışmanın önüne geçiyor. Susmak bazen kendini korumanın tek yolu oluyor. Yazmasam mı diye düşündüğüm çok oluyor ama rezilliği ve yıllarca taşınan yükü insan her zaman içine gömemiyor.
Kendi hayatının sorumluluğunu almayan insanlar çocuk sahibi olmamalıdır.
Onun istediğini yapmamak, bazen insanın kendine yaptığı en büyük iyiliktir.