Beril 2
Sanki yolcularıyla dertleşir gibi o ritmik sesleriyle ilerlerken, canını yakan fren sesiyle inleyerek istasyona yanaşıyordu. Kapıların açılmasıyla derin bir ferahlık çökmüştü emektar gövdesine. Yer yer dökülmüş, çatlamış soluk kırmızı rengi, hain parmakların deldiği meşin, epeyce geniş ve rahat koltuklarıyla taşıdığı yükün izleri göze çarpıyordu.
Yenimahalle küçük bir duraktı; ineni, bineni az olurdu. Asıl kalabalık Bakırköy’de boşalacak ve yine bir o kadar dolacaktı aslında. Kazlıçeşme’nin derici çalışanları ve Ataköy, Florya arasının artık gittikçe kaybolan avangart sosyetik hanımlarının içli dışlı olduğu, zaman zaman kaba tavırların, meraklı bakışların kendilerinden tiksinen ve rahatsız tavırlarla hor görüldüğü dilimiydi ve benim için seyredilesi kısmıydı bu yolculuğun. Tabii bir de yaşı kırkın üzerindeki erkekler için piliç diye tabir edilen, yirmili yaşlara kadar olanlar için taze, daha küçükler için, hödük gibi davrandıkları, pek de kıymetlerinin farkında olmadıkları; orasını burasını ellemeye çalıştıkları ya da şebek maymunları gibi kaş göz ve birtakım homurdanmalar ve dengesiz hormonlarının kontrolü altında iletişim kurmaya çalıştıkları gençliğin başındaki, çoğu liseli kızlar olurdu. Zamanını denk getirirsen bu güruh aynı anda banliyö treninin vagonlarını doldurur, hıncahınç, omuz omuza yolculuk edilirdi.
Bu kızların bir kısmı yalancı bahara yakalanmış ağaçlar gibi zamanın öncesinde çiçekler açmış, tomurcuklanmış, bedenen ve ruhen akranlarının ötesinde; içine sığdıkları ve artık küçük gelmeye başlayan ve ha bitti ha bitecek lise sebebiyle masraf olmasın diye idare edilen formalarının içinde, dolgunlaşan bedenleriyle banliyö hattının gözdesi olurlardı. Formaların yukarı çekilen etekleri, kadınlığa geçişin heyecanlarının tetiklediği fettanlık göstergesiydi. Erkeklerin akıllarını karıştırmaları, çoğundan rahatsız olsalar da hallerinden anlayan yumuşak bir iki bakışın üzerlerinde dolaşması hoşlarına giderdi. Ne de olsa karşı cinsleri tarafından onaylanıyorlardı aslında. Bu hâlden en fazla anlayan geçkinler de biraz özlemle, akıllarında gençlik hatıraları utana sıkıla o tazeliğe iç geçirir, bakışları ve babacan!! tebessümlerle beğenilerini gösterirlerdi, sabır ise en güçlü silahlarıydı. Bir kısmı ise biraz daha olgunlaşsın, ele avuca gelsin diye beklerdi, acelesi olanlar şunun şurasında uygun yaşına gelmesine birkaç ayı kalmıştır diye askıntı olur ya da dikkat çekmek için kendilerini belli ederdi. Yatırım meselesiydi biraz da. En hoş olan ise elbette akranları olan oğlan çocuklar ile Kazlıçeşme’nin bitirim işçilerinin rekabetleriydi ama işin aslı bu kızlarla asıl iletişim kurma başarısı gösterenler sabrı bilen, sessiz sedasız, yorgun gövdeleriyle zar zor yer buldukları koltuklardan göz ucuyla etrafı tarayan henüz içi geçmemiş meraklı ve geleceğe yönelik sorularıyla muhabbete giren, sonrasında fırsatını denk getirince ya bir dondurma ya da bir keşkül ısmarlama taktikleriyle şanslarını deneyen babacanlardı. Etraftakilerin eleştirisinden ve kınamalarından en çok onlar nasibini alırdı, “Kart zamparaya bak” diyen gözlerle.
Başarı oranları bana hep yüksek gelmişti, muhtemelen afacan kızlar durumun elbette farkındaydı ve diğer erkeklere nazire yaparcasına hatta alttan alta onları hor gören halleriyle o kart zamparaların tekliflerini kabul eder ya da inecekleri yere kadar sohbet ederlerdi.
Bana gelince, böyle etrafı değerlendiren ve izleyen bir durumda kalırdım birçoğu gibi. Sanmayın ki bütün tren böyle bir çapkın dünya içindeydi. Zaman zaman aklımdan geçerdi benim de kızlara yanaşmak ama cesaretle ilgili biraz sorunum vardı, bununla birlikte utangaç yetiştirilmiş olmam da etkiliydi o güzelliklere seyirci kalmamda. Ta ki tren istasyondan kalkmak üzereyken son anda kendini kapıdan içeri atan Beril girene kadar. O vagondaki kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı hepimiz bir anda neredeyse aynı tepkiyi vermiştik. Bütün gözler üzerine çevrilmiş, hıncahınç olmasa da dirsek teması doluluğunda olan vagonda herkes bir tarafa çekilmiş, kapı önünde boşluk oluşmuş ve Beril orada sanki vebalı gibi öyle kala kalmıştı.
Etrafında bakındı, kollarını göğsünde bağladı, başını eğip küçülerek görünmemeye çalışıyordu. Bulunduğum yere doğru ilerlerken attığı her adımda etraftaki yoğunluk dağılıyor ve ona yol açılıyordu. Özellikle erkekler beklenenin aksine yanaşmamaya çalışıyor, arsız değil de kaçamak gözlerle hapsediyorlardı Beril’i. Bense gözlerimi alamıyor, mıhlanmış gibi onu seyrediyordum.
Etrafta sinek gibi uçuşan gözler vardı, ilgisiz alakasız yerlerde dolaşıp Beril’in üzerine konuyor, sonra hemencecik başka tarafa yöneliyordu. En civanlarından en kart zamparasına kadar hepsi temkinli davranıyor, duruşları Beril yokmuş gibi görünse de akılları başlarından gitmiş, bütün çapkınlık taktikleri suya düşmüş, telaş içinde toparlanmaya çalışıyor gibiydiler.
Göğüslerini kapatarak yukarı çıkan halter yaka ile açıkta kalan omuz ve kollarını tüm narinliğini gözlere sunan, karnının merkezinde kumaşın burgu hâline gelerek tutturulduğu büyükçe bir toka olan, ayak bileklerine kadar uzanan dökümlü, yeşilin hangi tonu bilemeyeceğim ama kadife gibi gözleri okşayan, neredeyse kasığına kadar uzayacakmış gibi heyecanlandıran mamafih uyluğun hemen biraz üstünde son bulan yırtmaçlı abiye elbise ile o an için banliyö hattının alışılmış dünyasından değildi. Trenin çapkınları, tez canlı delikanlıları, öylesi kalabalıkları kadınlara sokulmak için fırsat bilirdi, usulca yanlarına sokulur, yakınlaşmaya çalışır, rayların sallantılarını fırsat bilir, kazara kızlara çarpar, belki bir muhabbet çıkar beklentiyle özür diler ve şanslarını denerdi. Şimdi ise o doğal ortamı bozan, müthiş dikkat çeken bir kadın vardı ve kimse kendini doğrudan ele vermek istemiyordu. Üzerinde sadece erkeklerin gözleri dolanmıyordu, Yeşilyurt’un kokoş sosyeteleri giyimini çiğ ve yersiz bulurken takıp takıştırmış kokonalar ise o güzel hatlara gıpta ile bakıyordu.
Ataköy’e varmıştı tren, yanımdaki kalkınca kimsenin oturmasına fırsat vermemiş, boşalan yere geçişi engellemiş ve Beril’e oturması için yer göstermiştim. Cam kenarında boşalan koltuğa geçince yanına oturdum. Orada biraz daha görünmez olmasına yardımcı olmak istemiştim sanırım. Bakışlar kısmen azalmıştı. Üzerindeki giysi mevsime pek uygun değildi, yanına oturunca hafif titrediğini fark ettim. Elimde tuttuğum pardösümü uzattım:
-Üşümüşsünüz, alınız lütfen, akşamüstleri serin olur dedim.
Bir an tereddüt etti ama gözlerimdeki ısrar kabul etmesine yardımcı oldu, aslında üşümesinden ziyade etrafta vızıldayan gözlerin tenine ulaşmasını engelleyen bir cibinlik olarak vermiştim pardösüyü. Hiç tanımadığım bu güzelliği kıskanmış ve onun bu hak etmediği bakışlardan uzaklaştırmak istemiştim. Karşımda oturan kokonadan onay almıştım sanırım, aferin diyordu tebessüm eden bakışlarıyla. Pardösüyü omuzlarına yerleştirdi. Yırtmacından açılan bacaklarını önce eteklerini toplayarak, sonra pardösüyü üzerine çekerek örttü. Sinema perdesini kapanışını seyreder gibi seyretmiştim o bembeyaz gözlerimde flu bir etki bırakan dokunun gizlenmesini. Pardösünün altında kalan uzun, gümrah saçlarını tekrar omuzlarına döktü. Teşekkür etti. Ortamdan uzaklaşmak için dışarıyı seyretmeye başladı. Akşam çöküyordu.
Florya’ya yaklaşırken, teşekkür ederek pardösüyü geri vermek istedi. “Neden?” diyerek saçmaladım.
-Burada ineceğim, teşekkür ederim.
Aslında neden sorusu gelen sona cevap arıyordu. O üç durak boyunca sanki zaman durmuştu ve soru Beril’e değil, hayatın müdahalesine gelmişti.
-Tabii ya, kusura bakmayın, dalmışım diyerek toparlamaya çalıştım.
İşte o anda kokona diye baktığım kadın melek oluverdi sanki,
-Kızım hava soğuyor, kararıyor da. Delikanlı sana eşlik etsin, sokağına vermeden verirsin pardösüyü. Kimseye laf vermemiş olursun. Hem ben de burada ineceğim, biraz yoruldum, bana eşlik edersiniz, olmaz mı?
Tanrım, mevlithanın sesinden yükselen ilahi nameler dökülüyordu kadının dilinden. Elini bana uzatıp;
-Kalkmama yardım ediver, bu dizlerle kalkmak zor oluyor, dedi.
Ayağa kalkınca koluma girdi, çantasını elime tutuşturdu, Beril’i de kaçmasın diye elinden çekiştirip “Sen de bu yanıma gir, hah şöyle. Böyle daha iyi oldu, hadi bakalım” diyerek kapıya yaklaştık. Kapının açılmasını beklerken vagonda yükselen sessiz uğultuyu duyuyordum, “Şanslı hergele” , “Çakaaaal” , “Keraneciye bak sen “ kafaların içinde böyle tanımlanıyordum.
Adının Mukadder olduğunu öğrendiğimiz hanım neredeyse bebek adımları ile yürüyor, oldukça yavaş hareket ediyordu ama bu durum az çok işime de yarıyordu. İsmini o sırada öğrendim, arkadaşının yaş günü eğlencesinde olduğunu; sonradan arkadaşının aralarında fazla yaş farkı olmayan amcası olduğunu öğrendiği yılışık bir adam tarafından rahatsız edilince bir hışımla dışarı çıkıp, peşinden gelenlere yakalanmamak için kendini bir an önce trene attığını söyledi. Neyse ki tren de zamanında gelmiş, fazla beklememiş. Hukuk öğrencisiymiş, ilk senesiymiş. Bir kız kardeşi varmış, babası ticaretle uğraşıyormuş.
Mukadder Hanım sorgu hâkimi gibi Beril’in tüm şeceresini döküvermişti, muhtemelen benim konuşamayacağımı tahmin etmiş olmalıydı. Çantasını alıp cüzdanını çıkardı, elime para tutuşturup bir su almam için büfeye gönderdi. İçin yanmış diyerek sudan iki yudum alıp, hadi şu merdivenleri çıkartıverin diyerek tekrar yürümeye başladık. Caddeye çıktık, sağ tarafa yöneldik, elli metre gittik gitmedik “Hah geldik, burası çocuklar” deyip bir çırpıda Beril’i koluma soktu, binanın bahçe kapısından içeri şaşırtıcı bir çeviklikle girip, o otururken kalkmasını engelleyen dizleri ile dört, beş basamaklık merdiveni hemencecik çıkıp apartmanın kapısından el sallayarak içeri girdi.
Öylece bakakalmıştık birbirimize, kendine ilk gelen Beril oldu, kolunu çekti, “Ben de biraz ilerde oturuyorum, yolum az kaldı, pardösünüzü iade edeyim” diyerek çıkardı. “Biraz yürüsek” diye iç geçirsem de söyleme konusunda pek niyetli olamadım, canı zaten ısrarcı biri yüzünden epeyce sıkılmıştı. Zor da olsa farklı bir şekilde şansımı artırmak istedim.
-Pardösü sizde kalabilir, müsait bir zamanda geri verirsiniz.
-Yok, ne zaman görüşürüz, denk geliriz bilemem diyerek çıkardı.
İnce sayılabilecek kolları ve boynu ortalığa çıkınca çökmekte olan alaca karanlık yok oluverdi. Huşu taşıyan bir aydınlık içindeydim. Simsiyah gözleri ilk defa dikkatimi çekmişti. Nasıl bir koyuluktu, zifir gibi ama öylesine parlak, öylesine de ışıl ışıldı. Sağa sola bakındım, neyse ki sessiz, sakin bir semtti Florya, ayrıca münasebetsiz gözler pek olmazdı bu semtte. Görmüş geçirmiş, saygın insanların semti sayılırdı.
“İyi akşamlar” dileyerek yürümeye başladı. Hiçbir şey düşünmeden onu seyre daldım; kısa, sık ve acele adımlarla uzaklaşıyordu. Peşinden gidemedim, pardösüyü yüzüme yaklaştırdım, kokusu sinmişti, içime çektim. Yirmi beş otuz adım kadar uzaklaşmıştı, arkasını döndü, onu kokladığımı hissetmiş gibiydi, tebessüm etti, başı ile selamladı, aynı acele adımlarla ilerleyip üç sokak sonra köşede kayboldu





















