o ölürken
“Yalan söylüyoruz” dedi. “Hepimiz birer yalancıyız. Yalanlar üzerine kurulmuş hayatlarımız var. Söylesene en son ne zaman içten bir şekilde güldün. En son ne zaman mutlu oldun. Kendini kandırmaktan vazgeç. Mutsuzsun, mutsuzuz. Biz böyleyiz artık ve böyle de devam edecek. Boşuna uğraşma.” Ağzımdaki sigarayı içime çekip külünü üzerime döktüm. Bilerek. Belki dikkatim dağılır da cevap vermekten kaçarım diye. Bir filmde gördüğüm gibi işaret parmağımı dilimle ıslatarak külü parçalamadan kazağımın üstünden almak istedim. Ama parçalandı. Binlerce kere. İyice sıvadım bende, bastırarak. Kaybedeceğim bir şey yokmuş gibi, umarsızca. Sonra tekrar göz göze bakıştık. Bana meraklı gözlerle bakıyordu. Benden büyük ihtimalle bir cevap bekliyordu. Ama ne yazık ki ona verebilecek bir cevabım yoktu. Biraz daha yanına sokuldum, gözlerini kaçırdı gözlerimden, ardından koltuktan kalktı ve balkona çıktı. Paltosundan sigarasını çıkardı ve yaktı bir kibritle. O an kibriti nerden buldu acaba diye düşünmüştüm. Artık herkes çakmak kullanmıyor muydu? Bazen gerçekten de çok ilginç olabiliyordu. Adı gibi melekti. Saat hayli geçmiş olduğundan güneş doğmak üzereydi. Balkonun kapısını kapattı. Kollarını balkonun demirlerine yasladı, gökyüzünü bir süre seyretti. İçinden neler geçirdiğini tahmin etmeye çalıştım. Kimi, neyi düşünüyordu? Sahi ben en son ne düşünmüştüm? Haklı olabilirdi. Artık ne düşünüyor ne gülüyor ne de doğru dürüst konuşuyorum. Gözleri sokakta bir noktaya kilitlendi. Uzun süre oraya baktı. Galiba birisini görmüştü. Sabah ayazı saçlarını savuruyor, sigara dumanının içine hapsediyordu. Ona aşıktım. Saçları kızıldı. Hep öyleydi. “Saçlarımı hayatımda hiç boyamadım” demişti gittiğimiz bir restoranda. Ayağa kalktım, üzerimdeki külü çırptım ve yüzümü yıkamak için lavaboya gittim. Arkamı döndüğümde onu bir daha göremeyeceğim düşüncesi geldi. Bir kez daha baktım. Yanına gitmeye çekiniyordum çünkü şu an sinirliydi. Sinirlendiğinde hep sigara içerdi. Bir keresinde annesi ile telefonda kavga etmiş telefonu duvara fırlatmıştı. Ardından cebinden sigarasını çıkarıp ters yakmaya çalışmıştı. Ertesi gün annesi intihar edince saatlerce ağlamıştı dizimde. “Şehir dışına çıkalım, terk edelim buraları” dediğimde hep kızardı bana. “Ben hiçbir şeyden kaçmam” derdi. “Tamam” derdim ben de. “Nasıl istersen”. Dönüp bir daha baktım. Hala gözleri aynı yere odaklanmıştı. Sigarasının külü dökülmek üzere ağzında bekliyordu. Normalde ağzında bu kadar uzun tutmazdı. Gözleri yanardı çünkü, beceremez, öksürürdü. Aynaya baktığımda sakallarımın uzadığını fark ettim. Sakal bana hiç yakışmaz. Bunu o derdi. “Sakallı adamlardan hiç hoşlanmıyorum, bana babamı hatırlatıyor” derdi. Her gün sabahları sakallarımı keserdim o mutlu olsun diye. Hiç üzmek istemezdim onu. Bazı şeyleri kaçırdığımı düşünmeye başladım. Bir şeyler elimden kayıp gidiyordu sanki. Yüzümü kuruttuktan sonra yanaklarımı köpükledim ve sakallarımı tıraşladım. Çok yanmıştı. Belki de en çok o gün yanmıştı bu kadar. Lambayı söndürdüm ve güneşin iyice eve dolduğunu fark ettim. Her şey artık bana abartı geliyordu. Sanki güneş patlarmışçasına pencereden içeri sızıyor ve herkesi rahatsız ediyordu. Davetsiz bir misafir gibi. Balkonda o yoktu. Balkona girdim. Sigarasının külü hala yanıyordu zeminde. Elinden kaymış olmalıydı. Cesedini az ilerde tekel bayisinin önünde gördüm. Balkondan zıplarmışçasına atlayıp gerçek bir melek oluvermişti. Bu kez kaçmıştı. Ama melekler ölmez değil mi?
















