İnsan ise gaflet (hakikati unutma), nefsin (insanı daima dünyaya çeken yönü) ve vehmin (hakikati örten kuruntu ve zan) perdeleri sebebiyle bu yakınlığı hissedemez. Gözünü yalnız sebeplere çeviren kimse, her an tecelli eden (ortaya çıkan) İlâhî fiilleri göremez; oysa nefes alıp vermesi, kalbinin atması, düşünmesi, sevmesi, üzülmesi ve yaşaması bile her an devam eden İlâhî kudretin eseridir. Kulun "Allah bana nerede?" diye aradığı hakikat, aslında her an kendi varlığında okunmayı bekleyen bir tecellidir. Fakat insan, nazarını (bakışını) eşyaya değil de eşyanın arkasındaki Mûcid'e (yaratıcıya) çevirmedikçe, perdeyi kaldırmak yerine daha da kalınlaştırır. Vehim ve nefsin oluşturduğu bu perdeler kaldırıldığında ise kâinat, Hâlık'ını (Yaratıcısını) tanıtan büyük bir kitap; insan ise o kitabı okuyabilecek bir muhatap hâline gelir. Böylece anlar ki aradığı Zât hiçbir zaman uzak olmamış, uzak olan yalnızca kendi idraki ve kalbi olmuştur. Hakikate yaklaşmak yeni bir mesafe kat etmekle değil; gafleti terk edip iman, tefekkür (derin düşünme), şükür ve ubûdiyet (kulluk) ile bakışını düzeltmekle mümkündür. O zaman insan, her nefesin bir ihsan, her hâlin bir ders ve her anın Rabbine açılan bir pencere olduğunu idrak eder; arayış yerini marifete (Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımaya), ayrılık hissi ise huzur ve yakınlık şuuruna bırakır.
Allah, kuluna mekân bakımından uzak değildir; O, ilmi, kudreti ve rahmetiyle her an kulunu kuşatmıştır.















