AMINAKOYQYIM CHAT.
🪼
untitled
Sade Olutola


pixel skylines
The Bowery Presents
Misplaced Lens Cap
Keni

roma★

#extradirty
Jules of Nature

Origami Around

gracie abrams
RMH

Product Placement
h
Claire Keane
macklin celebrini has autism
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

Kiana Khansmith

seen from Netherlands

seen from Brazil

seen from Sweden

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Germany
seen from Türkiye
seen from Italy

seen from Japan
seen from United States
seen from Türkiye

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Italy
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from Ireland
seen from Italy
seen from Brazil

seen from Mexico
@militankaos
AMINAKOYQYIM CHAT.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bu hesap biraz daha garip bir hal almaya başlayacak sanırım. Ben daha random, daha tek düze yazacağım buraya bundan sonra. Daha bir çöplük kıvamında.
Selam, yurdumun çardağında otururken yazdığım bir yazıyı buraya paslayacağım. Her zamankinden farklı, daha soft ama sevdim. İşten dönüyorum, felaket bir yorgunluk üzerimde ama iyiyim. Yazdığım için daha iyiyim yani. Görüp okuyan kaç kişi olur bilmiyorum ama şimdiden iyi geceler dileyip yazıya geçeyim. :)
Dolunay gökte, ben göğün dibindeyken.
Dolunay var bugün gökte. Ne zaman dolunay gökte belirse biraz kötü hissederim ben. Denk geliyor herhalde, bilmem. Göğsüm biraz daralsa, sıkılsam, canım bir parça acısa göğe bakarım. Gök güzeldir çünkü. Dolunay oradadır. İzliyordur beni. Hatırlatır kendini. Sanki, ben buradayım der bana. O oradayken ben, canımın kırıklarıyla yüz yüze gelirim. Gözlerim bir yorgun bakat, nefesim unutur kendini, daralır. Ama sonra dolunay gider, o da terk eder beni. Ben yine iyi hissetmeye başlarım. Aslında galiba, kötü hissetmemin dolunay ile bir ilgisi yok. O sadece, ben kötü hissettiğimde belirir gökte. Başka zaman yoktur. Sadece ben kötü olduğumda, düştüğümde, belki yara aldığımda oradadır. İzler beni, ben de onu izlerim. Kocamandır. Doldurur kendini. O da dolup taşmıştır benim gibi. Zaman zaman azalır, yarım haline gelir ve zamanla tekrar dolar. Çünkü bu böyledir, böyle olması gerekir. Bazen dolup taşar ve bazen azalırız biz. Bazen tam bazen yarım oluruz, hissederiz. Hiçbir zaman aynı kalmaz, sürekli değişir ve kendimizin her halini görürüz. Dolunay'ın da her halini görüyorum ben, bir gün bile aynı kalmaz kıpırdar sürekli. Bizler de, insanlar da kıpırdarız her gün, her bir geçen gün. Ve aslında, normali budur sanırım. Doğası budur, doğal olandır bu. Her gün iyi veya kötü, tam veya yarım olsak bir manası kalmaz, kendimizden soğuruz belki. Sanırsam bu gece, dolunaya benzettim insanı. Doğada olanla doğanın üzerindekinin, yani insanın bir benzerliğini aradım otururken bu bankta. Buldum da yazının gittiği yöne bakarsak ve güzel de oldu. Fazla uzatmadan, bu yazı da kendini dolunay gibi hissedenlere, bir dolup taşanlara ve bazen azalan, kendini yarım hissedenlere ithafen olsun. Ne olursa olsun değişmeyen tek şey, göğün büyüklüğü ve güzelliğidir. O da hep sizinle olsun, iyi akşamlar iyi bakın kendinize.
Şehrin gürültüsü bozdu midemi ve çadırı alıp kaçtım foçaya. Birkaç gün de olsa ilkel yaşama adapte olmak attı ruhumdaki kiri, pası. Bacakları denize doğru uzatıp uyumanın keyfi bir başkaymış.
Tanrının gerçekliği daha rasyoneldir bizim aynı fotoğraf karesinde birbirimize gülümsememizden.
Buraya çok bir şey yazmayacağım, başlık yeterince açıklıyor durumu. Siz yeşilken, sevdiğiniz lacivertlere. Ve bu iki rengin uyumsuz olduğunu bilen herkese. Uyumsuz oluşuna rağmen içindeki ateş ile ısınmaya çalışanlara, ihtimal verilmeyen aşklara, karşılıksız bakışmalara, o duymadan fısıldanan itiraflara, söyleyebilme cesaretine, biraz daha olsun vakit geçirebilmek için hiç söylenmeyen duygulara, önünde bir deniz uzanmışken başını sola çevirip onu izleyenlere, dalgaların yıkıcılığına, gün içinde asla hareket etmeyen güneşin, batarken hemen ortadan kayboluşuna ve çok öpülesi yanaklara değinmeyeceğim. Bakışlarının, batarken göğü sımsıcak bir turuncuya boyayan güneş kadar yoğun olduğuna değinmeyeceğim. Sadece, ben yıllardır tanrıyı reddediyorum ama tanrıya, bizden daha çok inanıyorum. Umarım tanrı gerçekten yoktur, ben ihtimalleri karıştırmışımdır ve matematiğim hiçbir zaman iyi değildi zaten dedikten sonra öperim seni. Tanrıya inanmamakta haklı, bize inanmamakta haksız çıkarım. Veya miyoptur gözlerim ve sen lacivert değil, aynı benim gibi yeşilsindir, görememişimdir. Belki de öyledir, belki de yeşil ve lacivert yakışıyordur. Yakışıyordur.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Nedendir çocuğun gök kubbenin altındaki umutsuz ve yorgun bakışları ve birilerinin mendil satan çocuklara "senin yazgın bu" derkenki acımasızlığı?
Yapmayacağım dedim, binlerce kez söz verdim kendime. "Neden" kelimesiyle dost olmayacak, bu kadar bilmek istemeyeceğim şeyleri. Beceremiyorum. Dağları aştım, en derin okyanuslarda yüzdüm, bir insanın atabileceği kadar adım atıp her taşın altında baktım ben. Bulamadım onu, yaratanı. Bulsam aslında, öğrenirdim muhtemelen. Bir bebeğin dünyayı öğrenme hevesinin aynısından bir tavırla, neden diye sorardım sorularımın öznesine. Neden cennetten yer yüzüne sakince inmek yerine düştük biz? Neden insan, çakıldı bu dünyaya ve yaşam olgusuna. Hadi diyelim, düştük. Neden bazıları daha çok düştü ve neden bazı çocukların dizleri, diğerlerinden daha çok kanadı? Neden birileri ipek yorganlara başını koyarken yolda karşılaştığım o gurbetçi çocuk her gece kaldırım taşına yaslıyor başını? Uyuyor mu? Öldü mü? Güçsüz mü bu Tanrı? Yoksa sevmiyor mu insanları? Kokmuyor mu ona dünyanın pisliği? Bana kokuyor. Bazı geceler oluyor dostum, nefes alamıyorum. Nikotin zararlıymış ciğerlerime, sikerler. Asıl bu dünyanın oksijen saydığı öldürüyor beni. Asıl ciğerlerime çektiğim, yanık insan kokusu oluyor. Savaşta ölen bebeklerin küllerini çekiyorum ciğerlerime. Çocuğunu korumak için koşarken bombalandığı için parçalanan babanın teni kokuyor burnuma. Asıl zarar bu, ziyan bu. Ziyan oluyoruz biz. Zarar kelimesi ete kemiğe bürünüp öldürüyor bizi. Böyle mi olması gerekiyor? Bunun için mi yarattı ya rab dünyayı? Birbirini yesin bu insanlar, birbirlerine saplansınlar, birbirlerinin kurşun yarası, bıçak darbesi olsunlar, kan ve ter koksunlar, birbirlerinin emeğini, gücünü, hayatını sömürmekten vahşi bir yaratık olsunlar diye mi yarattı? Bunu mu istiyordu acaba zaten diye düşünüyorum. Pekala, eğer öyleyse ben, biz, birileri neden reddediyor insan eti yemeyi? Yanlış olan düzen değil de, biz miyiz? Eksik, kusurlu olanın ta kendisi miyiz? Bu düzen için fazla mı çiğ kalmışız mesela? Herkes yanarken ve birbirini yakarken biz hiç dokunmamış mıyız ateşe? Hayır, bu düşünce rahatsız edip kafa tasıma ağırlık yapıyor. Düzen yanlış, bizler değil. Tanrı acımasız, yerdekiler değil. Ve eğer bir gün başarırsam, onu ararken gerçekten karşımda bulursam, tanrı görünürse bana, korkmazsa yarattığının karşısına geçip ondan hesap sormasından, ben de diyeceğim ona neden diye. Neden tanrım? Ben neden varım? Ne istedin, ne istiyorsun, amacı ne tüm bunların? Ne için varız, ne için ölüyoruz, ne için savaşıyor ne için yok oluyoruz? Ne için birikip tonlarcası haline geliyoruz? Vazgeç, vazgeç bu işten ve nasıl var ettiysen yok et. Kendini dahi, ben hayal edemiyorum ama hiçliğin dahi olmadığı bir yerde olalım, olmayalım. Yeterince zarar gördük, yeterince yaşadık. Olmuyormuş, zorlamayalım. İnsan çokmuş dünyaya, dünya çokmuş uzaya, evren çokmuş. Gerek yokmuş bunlara.
Kaburgamda felaket bir ağrı var! Gece cam kenarından kovduğum hamam böceği geldi, antenlerini sinirli bir şekilde dikmişti. Boynumdan aşağı doğru süzülürken ayak seslerine uyandım, kıpırdayamadım. Sabah ezanı okunmaya başladı, çocukluktan kalan korkularımın tamamıydı. Ellerim yatağın iki kenarında, sol göğsümde herkesten sakladığım kurşun deliğinden içeri girerken küçük siyah, bu beden benimki değil gibiydi. Aciz ve vasat, az bütçeyle çekilmiş, kült olmaya çalışan bir filmden kesitti sanki ama gerçekti. Başımı sağa çevirdim, saçlarım yüzüme düşüp dudaklarımın arasından sızdı. Aynada kendimi gördüm. İnsanın kendisini görebilmesini sağlayabilecek bir teknoloji doğaya aykırıydı! Böcek ilerledi, etimi sıyırıp kemiğimi kemirdi. Kaburga kemiğimin çıtırtılarını duymak kulaklarıma en keskin çakıyı yaslamak istememe sebep oldu. Hareket edemiyordum, çünkü Tanrı beni koli bandıyla yatağa sabitlemişti. Ne absürt, ne trajik, ne saçma ulan diye bağırdım son gücümle. Tavandaki sıvalar sökülerek tozlarını yüzüme üfledi. Sesimle yapabildiklerimi, bir böcek beni kemirirken keşfetmiş olmam evrimde hayatta kalma içgüdüsünü işlediğimiz derse götürdü birkaç dakika beni. Sikerler dedim, sikerler yanılt bilimi. Pozitivizm kime fayda sağlamış sana sağlasın? Kalma hayatta, hayatta kalmama içgüdüsünü kanıtla sen. Sonra sustum, böcek delirdi. Kendi kabuğu çatlayacaktı beni kemirmekten, o kadar şişirdi kendini benimle. Ya ben bitecektim ya da böcek en sonunda patlayacak, göğsümde gizlemem gereken tek şey mermi deliği değil, çürümüş ve etimi kemirmiş bir böcek de olacaktı. Piercing deldirmeye ya da dövme yaptırmaya benzemiyordu bu acı. Bir kere estetik hiçbir faydası yoktu. Yine de yadırgamadım, bazı geceler göğsüme oturan karabasanı ne kadar normal karşıladıysam böceği de o kadar kabul ettim. Hatta, göğsümdeki delik artık büyük bir hal aldığında böcek yabancı değil, dışarıdan gelmiş bir unsur olarak değil, benden, benliğimden bir parça haline gelmiş, kaburgamı onsuz düşünemez haline gelmiştim. Sol kaburgamın bir parçasıdır böcekler zaten benim! Aynadaki güldü, ağladı, kaşları öyle sinirli baktı ki korku duygusunu bin yıllık uykusundan uyandırdı. Korkuyla kendime geldim, aslında hiç gelemedim ama kalıp cümle böyle. Neyse, korkuyla bir yerlere geldim ve her basit insanın bazı geceler yaşadığı türden bir kabus olduğunu anladım. Sıradanlık düşüncesi, göğsümü böceklerin kemirmesi düşüncesinden daha çok canımı sıktı. Bir sigara yaktım.
turp günlerinden bi' gün, sabah beş.
dilimde bi' şarkı nasıl'sa beleş.
bendeniz şekerler'in oğluyum, cebimde güneş.
misal düşmemiş bi' kar tanesiyim.
varsay uykuda bi' köy hanesiyim.
içim ihtiyar savaş gazisi.
Şeytan, melek ve komünist.
-Nedim Gürsel
Milliyetçi olmak faşist midir? Bana soracak olursan kötü niyetli bir solcu görüşünden ibaret sadece. Anarşistleri kızdırdıysam affola, size de saygım sonsuz dostlarım :p
Öncelikle milliyetçilik sol bir görüş değildir. Solculuk insan merkezlidir. Din, cinsiyet, ırk, millet gibi kavramların ötesindedir. Ve evet, milliyetçilik faşistliktir. Çünkü faşistlik içerisinde ulusalcılık barındırır. Faşizmde milliyetçilik temel ideolojidir.
Bunlar "bence" demeye açık sorular değil dostum. Bence milliyetçilik faşist bir ideoloji değil diyemez kimse. Çünkü bu kavramların anlamları ortaya konulduğunda her şey açık.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
0murgan hesabını neden kapattın
Öncelikle üzerinden bayağı geçti ama kısaca özetlemem gerekirse hem kendi hesabım, hem takipçi kitlesi iğrençti. Bir kere gerçek değildi. Herkesin hesabının bir estetiği vardı ve o estetiğin dışına çıkmak yasak gibiydi. Efektler, filtreler, post altı sözleri, anayasa maddeleri gibi sıralanmış öne çıkanlar, her öne çıkanın kendi teması vesaire. Bir kelime bile etmediğim insanlarla takipleşiyordum. Yani gerçekten, estetik yiyip bitirmişti bedenlerimizi. Militarizm, sırf havalı bulunduğu için yaygınlaşmıştı mesela. Kimse gerçek yüzüyle orada değildi, herkesin taktığı bir maske vardı. Bir çoğu exleriyle, olaylarıyla biliniyordu. Saçma sapan, rpden kalma adi bir ortamdı. En son 700 civarında takipçim vardı sanırım, tam hatırlamıyorum. Bu 700 kişinin içinde kamerayı açıp efektsiz filtresiz rastgele bir an fotoğrafını çekerek paylaşabilecek 2-3 kişi bile yoktu. Bu 700 kişinin içinde hayvan gibi gülerken kendini paylaşacak 2-3 kişi bile yoktu. Ha, bunu yapmak zorundalar demiyorum. Ama herkes kendine bir imaj çizip öyle devam ediyordu ve dayanamadım. Sahtelik boğazıma kadar geldi. Şimdi tüm bunlardan uzağım. Ufak, kendi halinde bir sosyal medya hesabım var. İstersem sıçtığım boku bile paylaşıyorum :D tabii renk ayarlarıyla oynamadan.
Selam dostum, birtakım farklı görüşlerimiz ve inançlarımız olsa da seninle (milliyetçi değilim rahat olun :d) ikimiz de aynı dava için savaşıyoruz. Yeri geldi inançlı inançsız, anarşist milliyetçi tüm dostlarımla omuz omuza geldik direndik, yere yığılan kim varsa kaldırdık, şiddet gören kim varsa önüne durduk, kapalı olup bu davanın yanında olduğu için malum particiler tarafından linçlenen kim varsa onların da yanında olduk haklarını savunduk. Buradan başta sana olmak üzere, selam olsun halkının hakkını arayan bütün direnişçilere!
Tabii ki olacak farklı görüşler, fikirler, doğrular. Parmak izimiz farklı bir kere en başta, insanız. Farklıyız ama aynı yolun yolcusu, aynı trenin farklı vagonlarındayız anonim. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz, özgür ve adil bir dünya. Ben ne mutlu Türküm sloganları atılan bir eylemin içinde Kürt'tüm. Ben hak hukuk adalet sloganı atan eylemcilerin yanında, "hukuk iktidarın fahişedir" diyen Bakunin'in okuyucusuydum. Ben Mustafa Kemal'in askerleriyiz diye slogan atan gençlerin yanında, kimsenin askeri değildim. Ben imamoğlundan kesip attığım tırnak kadar haz etmezdim. Ama mevzu farklı, mevzu derin. Alçak iktidar ve aşağılık oyunlarının karşısında, farklı görüşten dostlarımla omuz omuzaydım. Ben ki, her iktidarın yıkılması gereken benliğimle eylem gecelerinde tomanın önünde, sırtına Türk bayrağı bağlamış o çocuk ile kol kola kenetlenip direndim. Demem o ki, bu direniş halkların direnişi. Bizim direnişimiz. Sana da selam olsun, ey kardeşim.
Bir sabah uyandım ve tüm sokaklar boşalmıştı. Elimde tek bir kibrit, sigaramın ucu sararmıştı. Varlığıma minnet etmediğimden şeytan beni ayartmıştı ve tanrıyla kavgamız ben doğduğumda başlamıştı. Gezdim cadde cadde, bulmak için kendimi. Hangi köşeyi dönsem rotam hep yanlış, hissettim. Sahile yakın bir evdi aslında yıllardır tek hayalim. Onu da bir gece rakı masasında siktir ettim. Annem derdi aslan oğlum yıkılmaz, babamınsa sözleri kulağımda, bundan adam olmaz. Yıllar geçti, mezarındayım annemin. Anne dedim toprağa, yıkılmadım ama devrildim.
Sindiremedim yılların birikmişini, ayak uçlarıma kustum. Travmatik bir geçmişten bakıyorum geleceğe, puslu. Hayat zaten adil değil ama bu kadarı bu bedene çoktu. Söylesene tanrım, beni yaratmanın bir manası yok mu?
Kafiyeyi doladım dilime, koşuyorum. Esasen hiçbir anlamı yok bunların, sadece yaşıyorum. Acı içinde kıvranırken aynadakine sataşıyor ve yürürken sürekli gölgemden kaçıyorum. Ben de isterdim dost olabilmeyi kendimle. Ama yok lügatımda, barışmak bu iğrenç benlikle. Öfkemi bir kenara koysam etim süzülüyor iskeletimden. Bana bir cevap ver peder, nasıl öldürdün kendini içimde?
Kendi kabusuma uyandım yine. Usule uygun çıkmış dudağımın kenarında uçuk, gözlerim bir yorgun bakıyor. Kendi hayatımın karabasanıyım lan ben diye bağırıyorum kabusumda. Kendi iskeletimin üzerine oturup kendimi boğuyorum. Yok mu bir ilahi? İyileştirsin beni. Tanrı öldü, nietzsche söyledi. İsa gerildi çarmıha. Buda desen sessiz, putları kırıldı ötekilerin. Bir iblis kaldı herhalde, yardım isteyeceğim. O da asırlar önce topraktan yaratılmış bedenime düşman. Ben de düşmanım esasında. Sebze meyve ekmek varken, neden doğar insan topraktan? Üstelik hiçbir vitamini de yoktur insan vücudunun. Kabuğuyla ye, tüm vitamini orada da diyemezsin. Çünkü tüm kötülüğü bedeninin her yerindedir, sadece dışında değil. Neyse işte, uyandım kabusuma. Söyleyecek kutsal bir cümlem yoktu, bir sigara yaktım o yüzden. Dinsel bir metafor gibi kötü hislerden sonra sigara dumanı ile tütsülemeye başladım kendimi. Aklımın dumanına karıştı elimdekinin dumanı. Ben hangisinin somut, hangisinin soyut olduğunu karıştırdım. Dünyayı algılama konusunda zaten listenin hep en sonlarında yer alırdım. Öylece oturup düşünmeye başladım rüyamdakileri. Bedenim put gibi kımıldamazken aklımın rüyamda koşar adım nerelere gittiğini düşünmeye başladım. Sanırım savaşa misafirlik yapan bir ülkede, mülteci botlarını denize sürüyordum. Fakat savaşı terk etmiyordum. Çünkü botlarda yeni hayatları için heyecanlı onlarca bedenin aksine, savaşın dünyanın her yerine yayıldığını biliyordum. Ve hatta yemin bile edebilirdim! Dünyada savaşın olmadığı, ayak basılmamış bir köşe bile kalmadığına. Bu yüzden yormadım kendimi rüyamda. Hala umutlu olanlara da gitmeyin, orada da durum aynen böyle demedim. Hala üzerinde bulunduğumuz bu dünyayı görmeye istekli olanlara duyduğum saygıdan herhalde, kendi savaşından kaçmaya çalışan göçmenlere yardım ettim. Uyandım.
Merhaba, seni uzun zamandır biliyorum. Evet tanıyorum diyemem ama bir dönem epey okuyordum yazılarını. Instagram'dan da takip ediyordum, bakıyorum yok. Sana ulaşabileceğim bir yer var mıdır eğer sorun olmazsa? 0murgan hesabını anımıyorum ancak bulamadım. İyi akşamlar.
Bana ulaşabileceğin yerdesin işte.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Öptüğü yaralar dudaklarını kanattığından sebep ağzını bıçak açmıyordu. Ceketinin sökülmeye yüz tutmuş düğmesi ile oynarken hissizleşmekten mi yoksa hislerinin ta kendisinden mi korktuğu konusunda kendisi ile savaşıyordu. Berbere para vermemek için saçlarını yolmayı öğrenmişti. Biraz da makas tutuyordu eli. Bıyığının kenarları sigaradan dolayı sararmış, sakalları kirliydi. Sokak lambaları neden sarı renkte olur diye düşündü ve sonra bir karar verdi. Birbirimizi loş görelim ve hoş olalım diye. Kaldırım taşları neden gri diye sordu bu sefer, aklındaki yeniden cevap verdi; üzerine dökülen küller belli olmasın diye. Üzerimize dökülen küller belli olmasın diye gri olurmuşuz gibisinden kodladı kafasında bu sefer. Yıllar önce de annesi parke rengini kendi saç rengiyle bir tutmuştu zaten. Sevmediği şeyler gibi sevdikleri de vardı aslında. Sokakta yürürken postallarının çıkardığı o gürültüyü seviyordu. Saçlarının rüzgarda savrulmasını. Sigara paketinin içine yerden koparılmış bir çiçek bırakmayı. Ayraç kullanmayı reddetmeyi. Mevzu kitap ise nerede kaldığını hatırlamak zorundaydı. Kitaplara notlar bırakmayı. Çünkü o kitabı okuduğumda ben, eski ben olmuyorsam; ben okuduktan sonra da o kitap eski kitap olmasın diye düşünüyordu. Bir de biraz narsistik olacak ama kendi kitabı ile kitapçı rafındakinin farkı olmalı diye düşünüyordu. Şiir gibi kadınlardan hoşlanıyor ama şiirlerden haz etmiyordu. Düz ve serbest, anarşist yazmak varken yok aruz, yok hece neye yarardı? Her şeyi denerim diyordu bu hayatta. Her tadı bilmek, her kokuya aşina olmak, her yolu ezberlemek ve her şarkıda bir sigara yakmak istiyordu. Ne yazık ki hafızası o kadar kuvvetli olmadığından birkaç koku, birkaç tat, birkaç şarkı ve günlük bir paket sigara ile yetiniyordu. Bir de yazıyordu işte böyle, şimdiki gibi? Ne olacak diyordu bunun sonu, her yazmaya başladığında. Sonunu değil başını biliyordu her yazının ve sonu hep uçurum gibi bir kesinlikle bitiyordu. Böyle.
Estetik yedi bitirdi bedenlerimizi ve uyumlu olsun ruhlarımızla diye; siyaha boyadık gözlerimizi.