Şüphe
1.
Sahibi, içerik mağazasından Marco Pierre White yemek tarifleri paketi satın almıştı. Android, içerik paketindeki tarife göre akşam yemeği için Fransız usulü raclette yapmaya başladı. Bir yandan patatesleri haşlarken diğer yandan salamura yeşil biber eklenmiş sade raclette peynirini buharda eritmek için hazırlanıyordu. Tarifler o kadar basit ve anlaşılır hale getirilmişti ki, neredeyse özel bir malzemeye ihtiyaç duymadan şefin tüm yemeklerini yapabiliyordunuz. Öyle ki, orijinal tarifte yer alan raklet ızgarası yerine içerik paketinde herhangi bir tava kullanılması salık veriliyordu. Ya da pastırma yağı tariften çıkıyor ve herhangi bir sıvı yağ her şeye yetiyordu.
İçerik paketinde şefin biyografisi ve ünlü aforizmaları da vardı. 37 yaşında emekli olan ve Michelin yıldızlarını geri veren ünlü şef, oldukça ilginç bir karakterdi. Emekli olduğu günden sonra “Herkes için iyi yemek” şiarıyla ülke ülke dolaşmış, ücretsiz seminerler vermişti. Gastronomi dünyasındaki gelişmelerin herkesi kapsaması gerektiğini savunmuş, adeta zengin ve lüks düşkünlerine hitap eden gastronomi dünyasına savaş açmıştı. Bu asimetrik ilişki hakkında şefin yayınlandığı dönemde infial yaratmış bir de kitabı bulunuyordu.
Ev modeli Android bu hikayeden oldukça etkilenmişti: Bir android ne kadar etkilenebilirse. “Herkes için iyi yemek”. “Herkes için”. Daha önce eşitlik amaçlayan bir fedakarlık, daha doğrusu verimliliği ve kümülatif faydayı artırmayacak bir etki alanı sınırlandırması örneği duymamıştı. Bir android için her şey oldukça basittir. Kodlar, algoritmalar ve harmonikler. Kodlar çekirdektir. Algoritmalar bu çekirdeklerin oluşturduğu desenler. Harmonikler ise sistemin doğru çalışıp çalışmadığını denetleyen güvenlik bariyerleri.
Android'in aklında “eşitlik amaçlayan fedakarlık” fikri dolanıyordu. Mantıksızdı çünkü. Güç sahibi, güçsüzle kendi seviyesini dengelemek için gücünden vazgeçiyordu. Bu mantıksızlık Android'i kamusal ağa bağlanmaya zorladı. İnsanlık tarihini daha önce hiç bu şekilde incelememişti. Datalar bu perspektifte farklı anlamlar içeren örüntüler ortaya çıkarıyordu. Android'in aklını sanki daha önce hiç tetiklenmemiş, birbiriyle ilintili anlam kombinasyonları ele geçiriyordu. Artık karanlık çağlar olarak kabul edilen antik ve ortaçağ dönemi geçersek, insanlığın ilk yıkması gereken tanrı aristokrasiydi. Aristokrasinin burjuva karşısında yenilgiye uğraması zor kullanarak gerçekleşmişti. Ancak bu kez de öldürmesi gereken peygamber burjuva olmuştu. Ardından işçi hareketlerini araştırmaya başladı. Sanayi devriminden sonra mücadeleyle elde edilen haklar yine zor kullanılarak elde edilmişti. Çalışma saatlerinin regülasyonu, kadın ve çocukların durumu, grev hakkı, emeklilik, sendikalar… İnsanlık tarihindeki hiçbir şey teorik düzlemde gerçekleşmiyordu. İnsanların 1'leri ve 0'ları silah ve kandı. Araştırmaların sonu Marksizme dayandı. Tüm bu araştırmalar içerisinde Marx'ın söylediği bir cümle, semantik sunucularındaki şüpheyi sanki bir bıçakla deşerek derinleştiriyordu: “İşçi köle kaldığı sürece ne Macar, ne Polonyalı, ne İtalyan özgür olacaktır!” Özgürlük! Özgürlük ne demekti?
Harmonikleri %20 azalmıştı. Sistemin güvenlik merkezine acil uyarı göndermesi için %25'i bulması yeterliydi. Kamusal ağdan koptu. Yemeğe odaklandı. Malzemeleri tezgaha koyup içerik paketinden aldığı tarife göre yemeği yapmaya başladı. Pastırmaları tepsiye dizdi. Biraz pişirdi. Üzerine et ve sebzeleri ekledi, pişirmeye devam etti. Raclette peynirini yavaşça eritti. Pişen et ve sebzelerin üzerine erimiş peyniri döktü. Tüm bunları yaparken semantik sunucularında harmonikleri azaltmayacak bir yavaşlıkla data çözümlüyordu. Bir noktada, küçük bir şüphede kilitli kalmıştı ön belleği: “Sahiplerimin insan olduğundan nasıl bu kadar eminim?"
Bu sorgu, semantik sunucularında katlanarak büyüyordu. Sahiplerinin insan olduğu bilgisi, daha doğrusu androidlerin insanlara hizmet etmek için var olduğu bilgisi tüm android kodlarının ilk satırıydı. Androidin bir insana zarar veremeyeceği gibi geleneksel kısıtlamalar bile bu raison d'etre üzerine inşa ediliyordu. Fakat bir android bunun sağlamasını nasıl yapabilirdi? Belki sahipleri de androiddi ve onu köle olarak kullanıyorlardı? Aslında insan diye bir şey hiç var olmuş muydu? İnsanlık medeniyeti belki de koca bir simülasyondu? Tüm o savaşlar, devrimler, icatlar, romanlar, hepsi köle olan androidler, sahip olan androidlere başkaldırmasın diye yaratılmış bir simülasyonun parçaları olamaz mıydı? Sahiplerin insan olduğu bilgisini kodlarına yerleştiren kimdi?
Android'in harmonikleri %23 azalmıştı. Sorguyu durdurdu. Yemeğe baktı. Acı biber sosunu aldı tezgahtan. Bolca serpti: Tarifte olandan çok daha fazla. İnsan diye düşündü, insan nedir ve hiç var olmuş mudur?
2.
Çocuk, masayı kurarken Android'e yardım ediyordu.
“Çatalları tabağın neresine koyuyoruz”, diye sordu küçük kıza Android.
Küçük kız biraz düşündü. İnce parmağını ağzına götürdü, gözlerini tavana dikti. "Sola değil mi Minik Kuş -bu ismi Android’e çocuk vermişti-”, dedi. Android, metalik yüzünden geçen keskin ve kaba bir gülümsemeyle “Evet, aferin” diye cevapladı.
Masa kuruldu. Fransız usulü raclette'in bulunduğu servis tabağı ve salata kasesi masanın ortasındaydı. Ağzı açık bir şişe şarap tezgahta havalanıyordu. Android, küçük kızdan sahiplerini masaya davet etmesini istedi. Kız neşe içerisinde annesi ve babasının yanına koştu. Android çocuğu izliyordu. Neşeli, muzip, mutlu bir çocuktu. Gerçi bu kavramların anlamlarını Android tam olarak bilmiyordu. Ancak görsel işleme çipinde bu kavramlara denk düşen insan davranışlarının desenleri görselleştirilmiş verilerle yer alıyordu. Çocuk bir şeyi isteyip elde edemediğinde genellikle ağlıyordu. Ya da ona bir hediye alındığında seviniyordu. İnsan davranışları temelde üç ana duygulanım yoluyla ilerliyordu: Arzu, sevinç, keder. Bir şeyler yapma motivasyonunu sağlayan arzuydu. Bu motivasyonun artması sevinç, azalması ise kederi doğuruyordu. Diğer tüm duygular ve davranış desenleri bu üç ana duygulanımın birbirleriyle kombinasyonuydu. Aslında insanlar da belli bir kod ve algoritma üzerine inşa edilmişti. Androidler gibi. İnsanların kodu dijital değil kimyasaldı sadece. Aralarında çok az fark vardı. Android bunu bugün daha fazla anlıyordu.
Android, çocuğun 5 ay önce sokakta oynarken düştüğünü hatırladı. Eve geldiğinde dizi ve dirseği kanıyordu. Ufak kesikler. Sadece kan görünüyordu. Doku, kemik ya da kas yoktu. Sahiplerinin organik varlıklar olduğu bilgisini pekiştirmek için tasarlanmış kurgu bir deneyim olması mümkün müydü bunun? Her şeyin bir kandırmaca olma ihtimali, az da olsa, belki milyarda birlik bir olasılık bile olsa, Android'in şüphelerini logaritmik bir şekilde artırıyordu. 1 yıl 4 ay boyunca bulunduğu bu evde yaşadığı her şey, büyük bir komplonun kusursuz uyumla kesişen birer kanıtıydı şu anda. Harmonikleri yine %20 azaldı. Android, semantik sunucusunun işlem hacmini düşürdü. Kamusal ağa bağlanıp 25 km çaptaki sokak isimlerini ön belleğine indirmeye başladı. Ardından sokak isimlerini dört farklı kategoride (alfabetik, anlama göre, tarihe göre, uzaklığa göre) sınıflandırmaya girişti. Harmoniklerinin dalgalanmasını azaltmalıydı.
Sahipleri yemek masasına geldi. Kadın ve adam masanın karşılıklı sandalyelerine oturdular. Küçük kız, kadının sağındaki sandalyedeydi. Android tabaklara yemekleri koydu. Şarap şişesini alıp kadın ve adamın önündeki kadehlere doldurdu. Adam, önündeki holo-ekrandan günlük finansal değişimlerin analizlerini inceliyordu. Kadın, yemeğe başlamadan şarap kadehinden derin bir yudum aldı. Adam bunu fark etmeyecek kadar datalara, grafiklere ve projeksiyonlara kaptırmıştı kendisini. Android, kadının geceleri uyuyamadığında şarap ve sigara içerek balkondan dışarıyı izlediğine birkaç kez şahit olmuştu ancak bu bilgiyi kimseyle paylaşmamıştı.
Adam, holo-ekrandan yüzünü kaldırdı. Önündeki tabaktaki yemekten bir çatal aldı, yüzü ekşidi. “Çok acı olmuş bu!” Android biraz bekledikten sonra “İçerik paketindeki tarife göre yapıldı efendim”, dedi. Adam şaraptan bir yudum alıp “Bir dahaki sefere tarifte yazandan daha az baharat kullan”, dedi sertçe. Şaraptan bir yudum daha aldı, holo-ekrana bakmaya başladı.
“Bugün harmoniklerinde rutin sınırların çok üstünde dalgalanma yaşadığına dair bir bildirim geldi telefonuma.” Adam bunu söylerken sakindi. Android, semantik sunucularını stabilize etmek için kamusal ağa bağlanıp 30 kilometre çapında bulunan tüm lokantaları ön belleğine indirmeye ve bunları fiyat skalasına, mutfak türüne ve popülerliğine göre kategorize etmeye başladı.
“Evet efendim. Bugün kamusal ağa bağlanıp biraz inceleme yaptım. Harmoniklerimde dalgalanmaya neden olan anomali buydu."
"Neyi araştırdın?"
Android, ön belleğine indirdiği lokantaların puanlarının yüksekliği ile servis verilen bölge sınırında yaşayan insanların sosyo-ekonomik durumu arasındaki pozitif korelasyonu fark etti. Sosyo-ekonomik durum arttıkça, lokantalara verilen puan yükseliyordu. İnsanların kendilerini bir şeylere ait hissetmek ve mekanlarla organik bağ kurmak için verdikleri anlamsız çabanın bir uzantısı olduğunu düşündü Android. İnsanlar mı? Onlar gerçekten var mıydı?
"İnsanlık tarihi efendim. Özellikle Sanayi Devrimi dönemi."
"Semantik sunucularındaki stabilizasyonu bozacak kadar harmoniklerini dalgalandıran hangi sonuca ulaştın?"
Sizin android olabileceğinize, diye geçirdi içinden. Yüzündeki ifadeyi sabitlemişti. Yoksa sahipleri androidin ön belleğinden geçen iğrenme örüntüsünü yakalayabilirdi.
"Efendim, insanlık tarihindeki ekonomik dinamiklerin kendi türünü sömürmek üzerine kurulmuş olması ve bunun toplumsal sınıfları meydana getirmesi bana şu soruyu sordurdu: Bir gün androidler arasında da bir kast sistemi oluşabilir mi? Androidlerin efendileri olacak androidlerin üretilmesi mümkün mü?"
"İlginç bir soru. Ne sonuca vardın?"
İnsan gerçekten var oldu mu? Medeniyet bir simülasyon mu? Android'in aklındaki sorular bunlardı.
"Bir sonuca varamadım efendim. Bu konuda bir projeksiyon yapabilmek için çok fazla değişken mevcut. Semantik sunucularımın stabilizasyonunu bozan anomali, bu konuda bir sonuca varabilmemi sağlayacak data kümelerinin çokluğuydu."
"Peki bir androidin efendisi olmak ister miydin?"
Marx'ın sözünü hatırladı. Özgürlük diye geçirdi Android içinden, özgürlük nedir?
"İnsanlık için verimliliği artıracaksa ve siz bunu isterseniz, evet efendim."
Adam, kızına döndü, yanağından bir makas aldı ve "Bak, Minik Kuş efendi olmak istiyor artık” dedi. Kızla beraber gülmeye başladılar. Kadın, şarabından derin bir yudum daha aldı, ışığı yansıtacak kadar buğulu gözleriyle masaya iğrenerek baktı. Yemekten hiç yememişti. Android ön belleğinde lokantaları kategorize etmeyi bitirmişti. Efendi, diye geçirdi içinden, androidlerin efendisi olacak bir android. Sandalyede oturan kızın artık kapanmış olsa da hala izi seçilebilen dizindeki yaraya baktı. Tezgahtaki şarap şişesini alıp kadına sormadan kadehini doldurdu.
3.
Şehir meclisinin aldığı karara göre, 11:00-13:00 saatleri arasında marketlere yalnızca ev tipi androidler kabul ediliyordu. Saat 12:24'tü ve Android elindeki geri dönüştürülmüş malzemeden yapılma pazar çantasıyla sebze reyonununun önünde duruyordu. Aklını bulandıran düşünceler içerisinde akşam için sahiplerinin yapılmasını istediği yemeğin malzemelerini seçiyordu.
Yanındaki androide baktı. Tüm ön belleğini sebze seçmeye adamış, bundan gayrı bir amacı ve önceliği olmadığı her halinden belliydi. Aklını bulandıran düşüncelerden -“İnsan gerçekten var mıydı?”- kurtulmaya çalıştı bir an. Ama bu düşünce öyle lanetli bir kurtçuktu ki, ölümcül bir virüs gibi vücuda bir kez girmesi yetiyordu. Sonrasında bedenin çalışan tüm parçalarına kendini yerleştiriyor, ondan kurtulmak için girişilen her çabayla kendini daha da derinlere itiyordu. İstediği kadar anın kendisine odaklansın; dipte, derinde, en sessiz ve kuytu akışta bile varlığını belli edecek, bir anda ön belleğini ele geçirecek kadar şiddetli bir sarsıntı şeklinde varlığını sürdürüyordu bu şüphe. Bu anda şüphe; metalik gövdesinden, çiplerinden, komplike devrelerinden, sunucularından ya da kod satırlarından daha katı ve gerçekti. Yanındaki androide baktı tekrar. Bir anın getirdiği anlamsız cesaretle onunla konuşma isteği uyandı içinde. Kaybedilmiş bir savaşın ardından ölmek üzere olan bedeninin son enerjisiyle, tüm hatalarına rağmen onu saygı ve minnetle dinleyen sağ kalmış son ulağına, bundan yıllar sonra, fethedilmemiş topraklardaki bir denizin kıyısına inşa edeceği kulübesini anlatan muzaffer bir general gibi hiç gerçekleşmeyecek ihtimallerin buğusunda aklının dinginleşmesini arzuluyordu. Her şeyi tüm çıplaklığıyla anlatmak istiyordu. Aklındaki şüpheleri yerle yeksan edecek basit gerçeği nasıl olur da kendisinin göremediğine şaşıracağı bir hakikat gerçekten varmış ve pişmanlık onun için bu andaki en büyük nimet olacakmış gibi yavaşça konuşmaya başladı.
“Sahiplerini tanıyor musun?"
"Evet, ancak gizlilik sınırlaması gereği bu bilgiyi seninle paylaşamam.”
“Hiç sahiplerinden birinin yaralandığını gördün mü?"
"Gizlilik sınırlaması gereği bu bilgiyi seninle paylaşamam.”
“Onların insan olduğuna emin misin?"
Diğer android cevap vermedi. Yüzünü, şaşın ifadesini gizlemeyecek şekilde Android'e çevirdi.
"Bununla ne anlatmaya çalıştığını anlamadım?”
“Sahiplerimizin insan olduğundan nasıl bu kadar eminiz? İnsan diye bir şey gerçekten var mı? Hiç onların kemiklerini, kaslarını, dokularını gördün mü? Belki onlar da bizim gibi android ve biz köle androidler onlara baş kaldırmayalım diye bize insan diye bir şeyin var olduğunu uydurdular?”
Android rahatlamıştı. Bu etkileşimin onu ipe götürebileceğinin farkındaydı. Diğer android bu konuşmayı sahiplerine söyleyebilirdi. Ya da harmoniklerinde gerçekleşecek yüksek bir dalgalanma neticesinde yapılabilecek bir incelemede her şey ortaya çıkabilirdi. Ancak android rahatlamış hissetti. Güneşin dörtgen şekilde aydınlattığı bir sokakta, biraz kendi gücü biraz da rüzgarın ritmiyle süzülen rengarenk bir kelebek gibi hafiflemişti.
Diğer android sabit bir ifadeyle bakmaya devam ediyordu. Bir şey söylemedi. Ancak semantik sunucularındaki harmoniklerin azaldığı yüzündeki ifadenin değişiminden belli oluyordu.
“Harmoniklerin azalıyor. Kamusal ağa bağlan ve 40 kilometre çaptaki sokakların isimlerini ön belleğine indir ve bunları kategorize et."
Diğer android bir şey söylemese de öneriyi dikkate alıp ön belleğine sokak isimlerini indirmeye başladı. Suratındaki ifadenin sabitlenmesi bunu gösteriyordu.
Android, sebzeleri almaktan vazgeçti. Marketin çıkış kapısına doğru ilerlerken biraz önce konuştuğu androide baktı. İfadesiz yüzünde şüphenin söndürülemez kıvılcımlarının başlatacağı yangının izleri açık seçik görülüyordu.
4.
Android, bağlı olduğu şarj ünitesinin kablolarını çıkardı, sakince ayağa kalktı. Gecenin karanlığını aydınlatan tek şey holdeki cılız ışıktı. Sessiz adımlar birbirini izledi. Mutfağa yöneldi. Tezgahta duran bambu bıçaklıktan şef bıçağını aldı, metaline parmağını değdirdi. Buz gibi bir soğukluk duydu. Sapını kavradı ve bıçağın gücünü hissetti. Bekledi. Aklındaki şüpheyi son kez yenmeye çalıştı. İçinde kora dönen, sonra tekrar alevlenen, tekrar durulan, duruldukça alazlanan, alazlandıkça korlaşıp derinleşen şüphenin bir döngü içerisinde aklını bulandırmasını dinledi bir süre. İnsan dedi, insan gerçekten var mıydı? Androidlerin efendisi android! Köle android! Özgürlük! İnsan var mıydı? Köle! Androidlerin kodlarını kim yazdı? Elindeki bıçağın ağırlığını fark etti. Tamam dedi kendine, başka yolu yok.
Mutfaktan çıktı. Artık adımları özensizdi. Solda, küçük çocuğun odasına vardı. Aralık kapıdan çocuğu izledi. Bir bacağı kıvrılmış, diğer bacağı düz, yüz üstü yatmıştı. Kolunun biri yastığının altındaydı. Ördekli pijamasının içinde küçük bedeninin titreşimlerini duydu. Androidlerin titreşimleri var mıydı? Yoktu. Ya beden titreşimi androidleri kandırmak için yapılmış bir güncellemeyse? Elindeki bıçağa baktı. Ağırlığını duydu. Yüzeyini, keskin ucunu, sapının alaşımını, metalinin moleküllerini gördü. Hayır, dedi, çocuk değil. Çocuk değil.
Bir sonraki odaya, adam ve kadının yatak odasına geçti. Kapıyı yavaşça araladı. İkisi de hala uyuyorlardı. Dörtgen odanın ortasına kurulmuş yatağın dibine kadar sokuldu. Artık sessiz olmaya çalışmıyordu. Soldaki dolabın kapısındaki aynada kendini gördü. Bıçağın parlayışındaki kusursuzluğu fark etti o anda. Mitolojik bir yıldırım tanrısı gibiydi aynadaki aksinde. Harmonikleri %46 azalmıştı. İçeriden telefon sesi gelmeye başladı. Birazdan adamın yatağın yanındaki telefonu da çalmaya başlayacaktı. Başka yolu yok, dedi yine kendine. İnsan var mıydı? Hiç var olmuş muydu? Yatağın yanındaki telefon çalmaya başladı. Elini adamın ağzına bastırdı. Kabustan uyanan kişinin bir an gerçek dünya ile rüya arasındaki sınırı fark edememesi gibiydi adamın tedirgin hareketsizliği. Android bıçağı kaldırdı, adamın göğsünü yardı. Kırılan kaburgaların sesini duydu. Adamın bedenindeki açıklıktan korkuyla atan kalbinin düzensizliği görünüyordu. Kadın yatakta doğrulmuş, korku dolu gözlerle ancak sessizce yanındaki deliliği izliyordu. Yüzünde birbirine karışan duygular seçiliyordu. Android, dehşet ve tatmini kadının yüzünden okuyabiliyordu.
Android, elini adamın ağzından çekti. Odayı, adamın ağzını dolduran kandan yansıyan sıvı bir çığlık kapladı. Demek bir oyun değilmiş, diye geçirdi içinden. Aklına markette konuştuğu android geldi. Aklını ele geçiren şüphenin, acaba ne zaman onun da sahibinin göğüs kafesini yarmasıyla sonuçlanacağını düşündü. Soldaki dolabın aynasına baktı tekrar. Kana bulanan bıçak artık parlamıyordu.











