Yüreğimi karış karış gezip, mesken tutan ey yabancı, daha ne kadar konaklayacaksın bu viranede? Burada bir çeşit yalnızlığın ihtiyaç duyacağı her şey var: İşte kayalıklar, hepsi yaşayan dipdiri buzlardan; işte güz günü yeşeren çiçekler, klise duvarlarına ilham veriyorlar ve bitmek bilmeyen döngüsü zaman, dünya döndükçe zihnin aynalarına ışık saçıyor.
(Gecenin iniltilerle esir düşmüş sokaklarında
Düşüncenin ıstıraplı açlığını derin derin soluyup
Sırtlan dişiyle şekillenmiş inancımın bekçisine
Yaklaşıp ne diyorsun, sen, ey mekansız yabancı?)
Hayır! Hayır! O simsiyah güneşlerini görüyorum yine. Bu sefer olmasaydı. En azından bu sefer; tertemiz bir sayfa açmışken ve geçmiş yavaş yavaş belirsizleşen bir perde olmuşken gözlerimde. İşte her zaman ki senaryo: Yine sen varsın, sadece sen. Kapının kolunda, anahtarın ucunda, yerdeki izmaritlerde, taş duvarlarında tüm şehrin, insanlığın her bir dünyasında içi şarapla ve ekmekle karılan, çocukların ısrarla susturulan ve unutulan masumiyetinde, bir insanın her şeyi bilen hallerinde, aşkın temelsiz bir binaya dönüşümünde seni görüyorum. Ey yabancı, sen k i m i n eserisin böyle?
(Usulca davet ediliyorsun şimdilerde. Ey çağırılan,
Umudun gizemini kalbinde duyarak akıttığın kan
Sana sesleniyor, gel diyor Asri Mezarlığın ortasına
Kadim bir ağacın kökleriyle sarılayım ayaklarına!)
Yavaşça doğruldum yerimde. Saçlarımı okşadım; hafifçe, belirsiz bir hareketle başımı kaşıdım ve izlemeye devam ettim. Sorulan tüm soruları, aynı edayla uzun uzadıya verilen cevapları izledim. Hepsinde bir çeşit geri dönüşüm gördüm. Zaman muazzam yankısını yaratırken tümünden olgunlaşan, ırkının düşmanı olan acımtrak bir tat aldım. Fakat bir insan en çok kaç duyguyu enine boyuna yaşayabilirdi? Kaç? Aslında o kadar az ki… en az bu kadar şaşırtıcı biçimde farkındalığın hiç bitmeyen dramı zihnimi bir senarist kıldı. Uzun uzun oyunlar içerisinde oynadım. Oynayanlarla oynamayı öğrendim daha çok. Öylesine hızlanmışken, öylesine bir esrimenin masmavi uzamında ebediyeti sezdikçe, sonunu gördükçe caddelerin, kendime geliyorum yavaşladıkça, zevk alarak.
(Evet, korku oturttu seni acının yörüngesine,
Ufkun kızıl umutları derin bir maviye bürünürken
Söyle, gitmeyecek misin büyük çağrının ayağına:
O ki seni tohum vermiş bir günaha davet ediyor?)
Nitekim zevk, göğsümün her kıvrımında hayat buluyor. Bunu biliyorsun. Ey yabancı! Şimdi nasıl isterdim ellerimi saçlarına dolamayı ve sıcaklığının beni uzun, dipdiri kış günlerinden getirmesini. Ama … :)
ahmed halil - 31.12.2015 - 22.50