Türkiye’deki Enteresan Olaylar Zincirinden Bir Demet
Afyon’dan Uşak’a bir otobüs gidiyordu. Ama ne otobüs? Her tarafı döküm döküm dökülüyordu. Şoför de inadına 80 kilometreden aşağı düşmüyor, bozuk yolda basıyordu gaza… Otobüs arada sırada duruyor ve şoför muavini dökülen jant kapaklarını, vidaları, somunları topluyordu. Ondan sonra otobüs hareket ediyor ve şoför gaza basıyordu. Yolcuların çoğu yaşlı köylülerdi. Şoföre yalvarıyorlardı:
“Aman şoför efendi ne olur biraz yavaş sür!” Fakat şoförün aldırdığı yoktu. Keyifli bir türkü tutturmuş* sürüp duruyordu otobüsü… Dumlu’da biraz mola verdi. Günlerden cumaydı. Yaşlı bir köylü fırsattan İstifade edip camiye koştu. Yük alındı, yük indirildi, yolcular bindi, yaşlı köylü hâlâ ortada yoktu. Şoför sinirlendi, korna çalmaya başladı. Biraz sonra ihtiyar camiden çıktı ve otobüse koşmaya başladı. Otobüstekiler’den biri kafasını pencereden çıkartıp bağırdı:
“Camiden mi geliyon nüsen Ağa?” ihtiyar hem koşuyor hem de cevap veriyordu:
“Ya ya… ‘Comiden geliyom!” “Camiye niden gittin be Hüsen Ağa? Goşuve… Goşuve… Şoför efendi bizi Allaha götürüyo!.. Goşuve biraz… Allaha gidi yoz be nüsen Ağa!.”
KÖYLÜLER DEVLETİN TOPRAĞINI SÜRÜYORDU
Kayserilin Molu köyü çevresinde hazineye ait topraklar vardı. Bu topraklar yıllardan beri boş duruyordu. Bu yıl köylüler hazine topraklarına el koydular ve sürmeye başladılar. Durumu öğrenen ilgililer jandarmalarla birlikte olay yerine geldiler. Köylüler kendi tarlalarıymış gibi toprağı sürüyorlardı. Toprak davalarında tecrübeli olan bir yetkili köylüleri etrafına topladı, onlara gerekli şekilde durumu anlattı:”Bu sürdüğünüz topraklar devletin malıdır. Siz ancak tapusu sizde olan toprakları sürebilirsiniz! Bu topraklara ait tapunuz var mı?”
İlgili kişiyi dinleyenlerden yaşlı bir köylü geriden bağırarak sordu: Peki be iyi, anladık! Bizim tapumuz yok! Şüsenin ”Devlet’ dediğin göstersin bakalım tapusunu görelim! Acaba onun var mı?”
Kayseri’nin Mahrumlar bağları çevresinde semt halkı imece usulü ile bir kesime yol yapıyorlardı. Bu ilke! yolun mühendisliğine bir eşek görevlendirilmişti!.,, Eşek önde ilerliyor, peşinden gelen Kayserililer de eşeğin geçtiği kesinti genişleterek yol haline getiriyorlardı. Bu ilginç yol yapımı, oradan geçen iki Amerikalının dikkatini çekti. Yarım yamalak Türkçe bileni sordu:
“Ne yapıyorsunuz?” Bir Kayserili cevap verdi; Yol yapıyoruz!” Amerikalı şaşırdı; iyi ama şu eşek ne yapıyor?” “Yolun muhendisi… Yol yapımına elverişli geçidi o gösterir!” Amerikalı katıla katıla güldü: “Peki, eşek bulamazsanız ne yaparsınız?” Kayserili bu, lafın altında kalır mı? “O zaman da Amerika’dan uzman getiririz!”
Cemal Beyin Halinden Kimse Anlamaz
Cemal Genç, Susurluk Şeker Fabrikasının sivil savunma uzmanıdır. Allah eksik etmesin eşi, dostu, arkadaşı, ahbabı pek çoktur. Bu yüzden de başı derttedir. Eş, dost, ahbap bir kenara, eşinin eşi, dostunun dostu, arkadaşının arkadaşı hiç yakasını bırakmaz… Hele bu mevsim… Şeker fabrikalarının kampanyaya başladığı günler… Herkes sivil savunma uzmanının kapısını çalar. Kimi iş ister, kimi torpil ister, ‘kimi avans ister, kimi arka ister, kimi «Yapıver şunu be Cemal Bey!” der… Velhasıl Cemal Genç’in başı derttedir. Kimse halden anlamaz, kimse anlayış göstermez. Sanki sivil ‘savunma uzmanı fabrikanın kralı! Cemal Genç baktı olacak glibi değil… Yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal! Herkesle kötü kişi oluyor. Bu dertleri kökünden kesip atmak için Susurluk’ta yayınlanan “24 HAZİRAN” gazetesinde “ZORAKİ AÇIKİJAMA” başlığı altında şu açıklamayı yaptı:
“Hemşehrilerim… Dostlarım… Arkadaşlarım… Bildik ve tanıdıklarım… Hulasa beni sevenler ve sayanlar. Biliniz ki, ben sadece Susurluk Şeker Fabrikasının Sivil Savunma Uzmanıyım. Yukarıda övünerek saydıklarım, mazimi kaile almış olacaklar ki, bende bir kudret, kuvvet, selahiyet, söz sahipliği ve söz geçerlik tevehhüm ederek iş için müracaat etmektedirler.
Benim hiçbir kudretim, kuvvetim, selahiyet’im, söz sahipliğim ve geçerliğim asla ve kafa yoktur. Hatta ve hatta hiçbir işte ve hiçbir suretle mütalaası ve düşüncesi dahi alınmaya ve sorulmaya lüzumu olmayan bir hiçim. Yani anlayacağınız, tabiri amiyanesi ile Yalova Kaymakamından başka bir şey değilim.
Bu gerçeği bilmeyenler, işlerini bana havale ettikçe hava almakta ve inkisarı hayale uğrayınca da arzettiğim durumu bilmediklerinden haksız olarak bana kızmakta, darılmakta ve gücenmekteler. Eğer, işinizin arzularınıza göre sonuçlanmasını istiyorsanız bundan sonra bana değil, fabrikanın yetkili, söz sahibi ve sözü geçer organlarına başvurmanız gerekir. Saygılarımla.”
Geçenlerde Taksim’de Topçu Caddesinde bir dükkâna giren belediye zabıta memuru etrafı şöyle bir gözden geçirdi ve sordu: “Yangın söndürme cihazınız nerede?” “Yok!” “Niçin yok?” Her dükkânda bir yangın söndürme cihazının bulunmasının mecburi olduğunu bilmiyor muydunuz?”
“Bilmiyorduk!” “O halde size ceza yazıyorum!” Zabıta memuru makbuz koçanını çıkardı ve 30 lira ceza yazdı. Dükkân sahipleri hemen cezayı ödemek istediler, zabıta memuru parayı almadı. “Ben para almam!” dedi, “Biz bu makbuzla Belediye Sarayına gidersiniz, orada cezanızı yatırırsınız!” Ve çıkarken ilave etti:
“İki gün sonra tekrar uğrayacağım. Eğer yangın söndürme cihazınızı almazsanız cezanız iki misli olur!” Yarım saat sonra dükkâna bir adam geldi. Kendisini tanıttı: “Yangın söndürme cihazları satan falan firmanın mümessiliyim. Çok emniyetli ve garantili yangın söndürme cihazlarımız vardır. Eğer arzu ederseniz satış yerimize teşrif edin! Buyurun size kartımızı bırakıyorum!”
Dükkân sahibi tesadüfün böylesine şaşmıştı! Ama akşam eve giderken hayreti büsbütün arttı. Komşu kasabın dükkânında da yepyeni bir yangın söndürme cihazı vardı. «Hayrola!» diye sordu. “Bu nereden çıktı?” Kasap başını salladı:
Ne bileyim ben! belediye zabıtası uğradı ceza kesti! Arkadan bir adam geldi, yangın söndürme cihazı sattığını söyledi. Ben de fazla ceza vermeyeyim diye aldım!”
Bektaşi’nin biri, yaz günü cebindeki son beş para ile bir karpuz almış. Bir ağacın kenarına çekilmiş. Kestiği karpuz kabak çıkmış. Bektaşi, karpuzcuya bir hayli veriştirdikten sonra, göbeğini yemiş, geri kalanını yolun kenarına atmış.
Biraz sonra yoldan geçen bir dilenci, karpuz artıklarını görünce hemen oturmuş ve kabuklarına kadar kemirdikten sonra Hey Allah’ım demiş, “Sana bin defa şükürler olsun! Susuzluktan ölüyordum!” Bunu işiten Bektaşi yerinden fırlamış ve dilenciyi dövmeye başlamış. Bir taraftan vuruyor! Bir taraftan da bağırıyormuş: “Ulan siz zaten böyle her şeye şükrede şükrede O’nu bu hale getirmediniz mi?”