Neden kendimi burada buldum bilmiyorum. Mutlu son beyanlı filmlerdeki aile evi odama girmiş gibiyim. Özlemimden utanarak geziniyorum, ne oldu da buraya sığındım adlandıramıyorum. Sanırım bir süre buralarda vakit geçireceğim.
Today's Document

Discoholic 🪩

ellievsbear
he wasn't even looking at me and he found me
cherry valley forever
Jules of Nature

⁂
almost home
KIROKAZE
DEAR READER
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
NASA

if i look back, i am lost
wallacepolsom
Sade Olutola

pixel skylines

$LAYYYTER

@theartofmadeline
seen from Israel

seen from Israel
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Israel
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@denemekgerek
Neden kendimi burada buldum bilmiyorum. Mutlu son beyanlı filmlerdeki aile evi odama girmiş gibiyim. Özlemimden utanarak geziniyorum, ne oldu da buraya sığındım adlandıramıyorum. Sanırım bir süre buralarda vakit geçireceğim.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Giden Dönsün.
Signs and Wonders - symbolism and imagery in contemporary art
Astronauts in art
Graphic design by Rubbish Monkey
Psikologa gidip sorunlarım var dedim hangimizin sorunu yok ki hepsi geçer dedi gönderdi. Şimdi daha iyiyim Profesyonel destek şart..
Sofie Sjøli on Instagram

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
su kanal nasıl milyon takibe ulaşamaz anlamıyorum. biraz guzel insanlara dokunmak lazım.
Bu özelliğimi ilk kez, çocukken farkettim.
Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum. Avluda, çiçekten meyvaya dönüşmek üzere olan bir zerdali ağacı vardı. Meyvaları serçelerden korumak için dallarına örümcek ağı gibi ince bir iplik ağı gerilmişti. Ama gene de çok sayıda serçe vardı ağaçta, içlerinden bir bölüğü, iplere ve dallara çarparak kalkıyor, yüksek avlu duvarının ortasındaki bir deliğe doğru uçuyor, delik çevresinde bir süre çırpındıktan sonra yeniden ağaca konuyordu. Tam o sırada «pat» diye bir tüfek patlıyordu yanıbaşımdan. Ağaçtaki serçelerden birinin cansız yere düştüğünü görüyordum. Ağacın yanında, elinde porselen bir tabakla, Ticaret Mahkemesinin yaşlı odacısı duruyordu. Düşen serçeyi alıp, usulca tabağa koyuyordu. Tabak ölü serçelerle doluydu. Karşıda, kullanılmayan ahırın karanlık kapısı önünde, elleri ceplerinde öylece duran küçük erkek kardeşim dikkatle odacıyı izliyordu.
Gökyüzü, ikindi güneşiyle aydınlık, avlu gölgeliydi. Küçük kuşların ölümü için epeyce elverişli bir saat.
Düzenli aralıklarla, serçelere, odacıya ve yanıbaşımda bir iskemleye ters oturmuş, bir tektüfeğin gez ve arpacığından dikkatle nişan alan aile dostumuz Ticaret Mahkemesi Yargıcı’na bakıyordum. Namluyu hafifçe oynatıyor, sonra bir noktaya gelince gözlerini kısarak tetiği çekiyordu. «Pat!..» Bir serçe daha. Odacı, ölü serçeyi, olgunlaşarak düşmüş bir meyva gibi tabağa koyuyordu. Anam kahve fincanlarını topluyordu. Sürekli hareket halindeydi. Bir yolculuğa çıkacakmış gibi. Oysa yolculuğa çıkacak olan babamdı. Onu akşam olmadan çiftliğe ulaştıracak olan at, kapıda sabırsız kişniyordu. Babam konuğun gitmesini bekliyordu. Sadece ablam, duygularını saklayamadı. Ondört yaşındaydı. Tırnaklarını kemirirken birden bağırdı: «Vuracaksanız yılanı vurun. Serçeleri niçin vuruyorsunuz?» Yargıç gözlüklerini bir an alnına kaldırdı. Ablama baktı. «Bu yezitler yarın tek çağla bırakmaz ağaçta kızım…» dedi. Serçeleri vurmaya devam etti. Bu tuhaf düğümü çözmesi için babama baktım. O, pencereden kardeşime seslendi, «Oğlum, ahırdan kolanı getir» - Kardeşim sızlanarak karşılık verdi: «Ben yılandan korkuyorum. Getiremem.» Annem, «Babanı duymadın mı?> diye seslendi kardeşime, «yola çıkacak.» Sonra Yargıç’a döndü «Yoruldunuz…» «Yok canım» diye cevap verdi Yargıç, «Kalemi kırdık bir kere…» Yeniden nişan aldı.. «Pat». Bir serçe daha. Konuşmaları garip bir tedirginlikle dinliyordum. Bu insanların hepsi aynı dili konuşuyorlar, ama birbirlerinin söylediklerini anlamıyorlardı. Sanki odada bir japon, bir ingiliz, bir macar, bir ispanyol vardı ve hiçbiri ötekinin dilini bilmiyordu. Bir şey yapmalıydım. Çünkü serçeler ölüp duruyordu.
Pencereye dayanmaktan uyuşan kolumu sallayarak odanın ortasına yürüdüm. Beni bile şaşırtan yüksek bir sesle konuşmaya başladım: «Yani ablam diyor ki, serçeler duvardaki yuvalarına gizlenmiş yılandan korktukları için ağaca konuyorlar. Serçeleri vuracağınıza o yılanı vurun. Hem serçeler kurtulsun, hem de ağaç… Babam konuğuna git diyemediği için yola çıkamıyor. Atın kolanını istemesi bu yüzden. Belki konuk anlar diye… Küçük kardeşim kolanla yılanı karıştırıyor. Bu yüzden korkuyor. Hakkı da var. Çünkü geçenlerde babam, karanlıkta kolan sanıp bir yılanı tutan birinden söz etmişti. Şimdi unuttu herhalde bunu anlattığını… Annem konuğun yorulmadığını biliyor. Bunu söylerken, artık gitseniz demek istiyor… Yargıç amca ise serçeler için verdiği idam kararından dönmeyeceğini söylemek istiyor… Odacının da hiç sesi çıkmıyor, çünkü korkuyor…» Rahatladım ve sustum. Herkesin ne demek istediğini söylemiştim. Ama odadakilerin yüzüne bakınca bir korku doldu içime. Anlaşılan ciddi bir pot kırmıştım. Babamın durumu kurtarmak için söylediği gönül alıcı cümlelere rağmen Yargıç izin isteyip gitti. O anda, yaptığım işin sadece bir “çeviri” olduğunu, kimseyi kızdırmak istemediğimi elbette anlatamadım. Çünkü açıkçası, yaptığımın ne olduğunu da iyice bilmiyordum, özelliğimi kavramam ve adlandırmam için yılların geçmesi gerekti.
Çevirmenlik, bilinen bir iştir. Güçlükleri olduğu doğrudur. Ama, eninde sonunda, yaptığınız iş, bir dilde yazılan ya da söyleneni bir başka dile aktarmaktır. Benimki ise bambaşka bir olaydı. Aynı dili konuşan insanların söylediklerini gene aynı dile çevirmek. Bana öyle geliyordu ki, evde büyüklerle küçüklerin, okulda öğretmenle öğrencilerin, sokakta köylülerle kentlilerin, ülkede yönetenlerle yönetilenlerin birbirlerini anlamaları için birinin çıkıp bir tür “çeviri” yapması gerekiyordu. Ve başka konularda olduğu gibi, bu konuda da sorumluluk duyuyor, hatta çoğu kez bu sorumluluğun altında eziliyordum. Gene de bir başkası üstlenmediğine göre, bu görevimi yerine getirmeliydim. Yılmak bilmez bir bağlılıkla işimi sürdürdüm.
“Çevirmenlik” görevim kimi zaman mutlu sonuçlar doğuruyordu. Beyazıt Kitaplığının avlusunda, sevgilisi delikanlıya aşktan söz etmek isterken kimya formülleri anlatan genç kızın sözlerini “türkçeye” çeviriyordum örneğin. Genç kız, mutluluktan bayılmış gözlerle bakıyordu bana. Ya da bir felsefe kitabını bir türlü anlayamayan arkadaşıma yeniden ve gene “türkçe” anlatıyordum Eflatun’un dediklerini. Bu kez anlıyor ve çok sevdiği felsefe konularında ilerliyordu. Ama kimi zaman da kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, inanılmaz karışıklıklara, kızgınlıklara neden oluyordum. İnsanların konuşmalanndaki ikiyüzlülükten mi kaynaklanıyordu acaba benim bu mesleğim diye düşündüğüm çok olmuştur. Bir ölçüde doğrudur bu. Ama tümüyle değil. Söylediğinin tersini düşünen birinin yüzünden maskesini sıyırmak bu anlamda bir “çeviri”dir elbette. Ama iki ayrı insanın, aynı sözcüğü, örneğin "özgürlük” ya da "masa” gibi biri soyut, öbürü somut iki sözcüğü tümüyle ayrı ayrı kavradıklanna da tanık oluyordum. Böyle durumlarda, elbette bir “ikiyüzlülük” söz konusu değildi. Ama gene de bir çeviri gerekiyordu.
Beni en çok şaşırtan olay, günün birinde, iki insanın sözlerini aynı dilde birbirine çevirirken, benim kullandığım sözlerle yeni ve “üçüncü bir dil” oluştuğunu görmem oldu. Çünkü eninde sonunda iki ‘'taraf” arasında bulunan ben de, bir “dil”le konuşuyordum. Ve bu dil, öbür ikisinden farklıydı, iki insan, iki topluluk, ya da yeryüzü ile insan arasında yeniden üretilen bir dil.
Bahar İsyancıdır / Onat Kutlar - Kasım 1986
Book Lover Bath Salts and Bubble Bath by The Soap Librarian on Etsy
Biz neden o güzel atlara binip gidemedik ?
Güzel insanlar olmadığımız için

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
*Christina’s World, Andrew Wyeth, 1948
*Tanja’s World, Noritoshi Hirakawa, 1999
*Unknown
Güzel düşler görebilmek için. düştüğümde tutunacak dalım olsun diye. duvarlar üstüme gelmesin tutsunlar diye...