İznik Ultra Maratonu 2016
Geleneksel maraton mesafesini yani 42 kilometreyi (42.195 m) aşan her mesafeyi tanımlamak için kullanılan ultra maraton veya ultra mesafe terimi, benim de koşu dünyasının içine girdikçe öğrendiğim ancak bir türlü hayallerimin ötesine geçemeyen bir terimdi. Fakat başladığı ilk yıldan bu yana yakından takip ettiğim İznik Ultra Maratonu’nun 50 kilometrelik Dağ Maratonu etabına bu yıl katılıp tabiri uygunsa ‘’bir hayalimi gerçekleştirdim’’ ve benim gibi ilk kez uzun mesafe koşacak olanlar için İznik Ultra parantezinde bir yazı yazmak istedim.
Caner Odabaşoğlu önderliğindeki Türkiye’nin en eski spor organizasyon şirketi MCR Racesetter tarafından ilk kez 2012 yılında olmak üzere bu yıl 5.si düzenlenen İznik Ultra Maratonu, her yıl Bursa’ya yaklaşık 70 km uzaklıktaki İznik ilçesinde gerçekleşen -bana göre- bir koşu şöleni. İsmi Ultramaraton olsa da İznik Ultra Maratonu (130K), Orhangazi Ultra Maratonu (80K), İznik Dağ Maratonu (50K), -bu yıl eklenen- Derbent Patika Koşusu (15K) ve İznik Tarihi Kent Koşusu (5K) olmak üzere çeşitli mesafelerde 5 farklı parkurdan oluşuyor ve 3 gün boyunca gece-gündüz devam ediyor.
10K koştuğum 2013 yılı dışında 2 kez de izleyici/destekleyici olarak gitmiş olduğum bu güzel organizasyonun zorlu bir parkuruna mental olarak hazırlanmak çok kolay olsa da fiziksel olarak hazır hissetmek pek de kolay olmadı. En uzun mesafe olarak 2014 yılında koşulmuş bir 21 kilometre ve 2015 yılını neredeyse koşturmayan bir sakatlığın ardından İznik’te 50 kilometreyi başlayıp bitirmeme hayal demek yanlış olmazdı.
Büyük bir heyecanla ancak aynı zamanda büyük bir tedirginlikle kayıtların açıldığı ilk gün kendimi katılımcı listesinin ilk sıralarında buldum. Haftada kaç kilometre koşmalıydım, nasıl beslenmeliydim, koşucuların yarış sırasında yanında taşıması zorunlu malzemeleri nasıl temin edebilirdim; bunların hiçbiri hakkında emin değildim. Bu düşünceler eşliğinde herhangi bir programa bağlı kalmadan evimin yakınında bulunan bir koşu parkurunda haftanın 3 günü koşmaya başladım. Parkuru bitirebilecek kadar koşmak dışında herhangi bir hedefim yoktu. Açıkçası yarış gününe kadar sakatlanmamanın en büyük amacım olduğuna karar vermiştim.
Saat 07:30 suları, İznik Gölü, 2016
Henüz antrenmanlara yeni başlamışken, bir koşu antrenmanı sırasında daha önce başka bir koşu organizasyonunda tanışmış olduğum Esma ile karşılaştım. O da İznik’te aynı mesafeyi koşacaktı ve o da en az benim kadar heyecanlı ve istekliydi. Biz de bundan böyle antrenmanları beraber devam ettirme kararı aldık. Son 3 ayı -ne kadar yorucu bir hafta geçirmiş olsak da- yaklaşık 1 km’lik bir yürüyüş parkurunda, her haftasonu döne döne yaptığımız uzun koşu antrenmanlarına (en az 18km) hafta içi yapabilirsek kar saydığımız birkaç kısa koşu antrenmanını ekleyerek geçirdik. (Burada mental ve fiziksel olarak güçlü ve inanılmaz pozitif bir partnerle karşılaşmış olmamın süreci ne kadar kolaylaştırdığını eklemem gerek.)
Yarış ayı yaklaştıkça (ben daha önce herhangi bir sırt çantasıyla koşmadığımdan) birkaç uzun koşuyu -malzemelerimizi taşımamız için şart olan- sırt çantasıyla yapmanın yarış günü bizi daha rahat ettireceğine karar verdik. Sırtta bir ağırlıkla koşmak çok garip bir duyguydu ve ona da alışmak gerekiyordu. Küçücük çantaya -ben Inov8 Race Ultra Vest kullandım- zorunlu malzemelerin (yağmurluk, reflektif yelek, yiyecek, el feneri, düdük, su bardağı, vs...) hepsini sığdırmak bile bir yetenek gerektiriyordu. Tabii bu sırada, yarış günü herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için koşu sırasında tüketeceğimiz besinleri de denemeye, bize uygun olanını bulmaya çalıştık. Çünkü bu kişiden kişiye değişebilen bir şeydi; biri tuzlu bir şeyler yemek isterken diğerinin vücudu tatlı bir şeye ihtiyaç duyabiliyordu. Uzun süre aktif kalacağımız ve bu sürede güneşin altında özellikle çok tuz ve su kaybedeceğimiz için bunları yerine koyacak şeyler bulmak önemliydi.
Koşu parkurunun istasyon olarak kullandığımız bankları ve Esma
Pist veya sert zeminlerde koşmakla doğada ve dağlarda koşmak arasında çok büyük fark olduğunu biliyordum. Zeminin değişkenliği, bitki ve taş gibi doğal engeller, iniş-çıkışlar nedeniyle bu yarışlar için seçilecek ayakkabı konusunda da dikkatli olmak gerektiğinin farkındaydım. Ancak yeni bir ayakkabıya alışma döneminde yaşabileceğim ağrı/sakatlık beni korkuttuğu için antrenmanlarımda kullandığım -firmanın iddiasına göre- hem trail hem yol koşuları için tasarlanmış Saucony Omni 14 ile koşmaya karar verdim. (Çok büyük bir kısmı patika olan bu yarış için özellikle patikalar için tasarlanmış bir ürün kullanmak daha mantıklı olabilir.)
Teknik-taktik tüm hazırlıklar tamamlandıktan ve Ankara-Bursa, Bursa-İznik arası toplam 7-8 saat süren bir otobüs yolculuğundan sonra yarıştan önceki gece İznik’e vardım. Ertesi sabah yarış kitimi (çip, göğüs numarası, vs...) teslim almak ve malzemelerimi kontrol ettirmek için erkenden kalktım. Esma’nın yüzünü görene kadar garip bir stres içindeydim. Ancak fuar alanında organizasyon ekibinin sorunsuz ve çabucak hallettiği kontrolün ardından bu stres yerini heyecana ve neşeye bıraktı. Esma yanımdaydı ve kendimizi iyi hissediyorduk. Diğer koşucularla birlikte bizi ilk istasyonumuza götürecek servisi beklemeye başladık.
Ben ve Esma, servisle startın verileceği Narlıca’ya giderken.
Yaklaşık 30 dakikalıklık yolculuğun ardından Narlıca istasyonuna vardık. Narlıca’nın köy kahvesinde çay içerek 50K parkurunda yarışacak diğer koşucuları taşıyan servisleri ve 10:30′da verilecek start anını bekledik. Uzun süredir görmediğimiz arkadaşlarımızla muhabbet ettik, çantaları ayarladık ve birbirimize başarılar diledik. Hep beraber 10′dan geri saydık ve sonunda uzun bir maceraya adım attık.
Yarışa başlayalı henüz 3-4 dakika olmuşken önümüzde bir kalabalık oluştuğunu gördük. Yavaşladık ve farketmeden kendimizi kalabalık bir sıranın en arkalarında bulduk. Daha sonra anladık ki asfalt yol hemen solundan bir patikaya, bir zeytin bahçesinin içine bağlanıyordu. Bahçe patikası hem dar hem de dik bir şekilde aşağıya doğru ilerliyordu. Toprak yer yer çok kaygandı. Dolayısıyla hızlı gitmek imkansız ve dengeyi sağlamak çok zordu ve herkes bir önündekinin ilerlemesini beklemek zorunda kalmıştı. Esma ve ben de yarışa arka sıralarda başladığımızdan önümüzdeki bu kalabalığın ilerlemesini beklemek ve onların hızlarına uymak zorunda kaldık. Fırsat buldukça ve kimseyi tehlikeye atmadan ilerlemeye, hızlı olmaya çalışsak da ilk 9 km’lik kısmı yaklaşık 2 saat sürede aşabildik ve yarışın başında neye uğradığımızı şaşırmış ve biraz hırpalanmış bir halde Müşküle’ye vardık.
Müşküle istasyonunda mataralarımı suyla içimi sevgiyle dolduran güzel çocuklar.
Boşalan mataralarımızı tekrar dolduracak kadar kısa bir süre mola verdikten sonra ikinci istasyon Süleymaniye’ye doğru yola çıktık. Güzel patikaların içinde tırmandıkça tırmanmaya devam ederken, yokuşları yürürken kaybettiğimiz zamanı düz bir yol bulduğumuz anda koşarak telafi etmeye çalışıyorduk. Bu sırada saat ilerliyor, güneş etkisini gösteriyor ve zor olan parkuru daha da zorlaştırıyordu.
Süleymaniye istasyonuna vardığımızda 2 saat daha geçmişti. Daha önce uzun süreler tırmanmamı -aynı zamanda sabırlı olmayı gerektiren- birçok dağcılık faaliyetine katılmış olduğum için olsa gerek kendimi -garip bir şekilde- çok iyi hissediyordum. Bir de istasyona vardığımda beni koşu dünyasıyla tanıştıran ve aslında bu güzellikleri tanımama öncü olan, benim için çok değerli Mert ve Başak Gürbüz Derman çiftini de görünce geride bıraktığım 19 kilometreden bir eser kalmamıştı. Ben bir şeyler yerken, istasyonun yanında bulunan çeşmede soğuk bir duş alan -yalan değil- Esma da kendine gelince başladığımız gibi beraberce kilometrelerin geri kalanını koşmak için yola koyulduk.
Derbent istasyonuna kadar -bitmeyen yokuşları- tırmanmaya devam ettik. Keyif almakla, yokuşların bitmesi için yalvarmak arasında kaldığım bu kısım parkurun en zorlandığım kısmı oldu. Bitim çizgisine yaklaştığımızı bilsem de tırmanmaktan yorulmuş kaslarımı aklımdan çıkaramıyordum artık. Vücudum tepki göstermeye başlamıştı; sol dizde ve dalakta hafif bir ağrı, neresinde su toplandığını bilmediğim ayaklarımdaki ince sızı...Tüm bu duyguları dengede tutmaya çalışırken dakikalar içerisinde defalarca değişen modum ancak son istasyona yani Derbent’e yaklaştığımda sona erdi.
Son istasyonda olduğumuzun farkında olmanın verdiği rahatlık ve yiyecek masasında bulduğum kuru ekmek! Bir kuru ekmek hiç bu kadar lezzetli olmamıştı! Dalağımızın sürekli ağrıyor olmasının dışında büyük bir sıkıntımız da yoktu. Onu da ağrı şiddetlendikçe Esma’nın yöntemiyle -ayaklara kadar üst gövdeyi sarkıtıp nefes alırken karnı şişirerek- unutmayı, hafifletmeyi başarmıştık. Son kontrolleri yaptıktan ve her istasyonda olduğu gibi bize yardım eden güler yüzlü gönüllü arkadaşlara teşekkür ettikten sonra finale doğru koşmaya başladık.
7. saatin sonununa doğru o gücü nereden bulduk ikimizin de hiçbir fikri yok ama yokuşları hiç koşmadığımız kadar hızlı bir şekilde, kaç kişiyi geride bıraktığımızı sayamadan indik. İtiraf etmek gerekirse 30.kilometreden sonra ikimizin saatinin de pili bitmiş olduğundan kaçıncı kilometrede olduğumuzu sorarak rahatsız ettiğimiz kaç kişi olduğunu da bilmiyorduk. Sadece ara sıra birbirimize bakıp, finishe yaklaşmanın ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu belirtecek cümleler kuruyorduk.
Son 300m, Çamlık Hotel önü. Fotoğraf: Ezgi Özek İmrak
Sonuda hayatımın en bitmez 5 kilometresini; son 5 kilometreyi koşmaya başlamıştık. Dümdüz bir yolda koşmanın bu kadar acı vereceğini hiç düşünmemiştim. Önümüze çıkan her yol sapağını şehrin girişine varacak bir yol zannediyor, öyle olmadığını anlayınca hayal kırıklığına uğruyordum. Bu arada saat işliyordu ve 9 saat 30 dakikalık parkur süresinin bitmesine 1 saatten az kalmıştı. Neyseki sonunda surlar arasından şehir görünmüştü. Bizi görenlerin destekleri ve alkışları arasında, heyecanla, senelerdir istediğim bir şeyin az sonra gerçeklecek olmasının verdiği mutlulukla son 300 metreye girdik. Ve 50 kilometrelik yolculuğu tam 9 saat 2 dakika sonunda bitirdik.
Madalyam ve ben. Fotoğraf: Saliha Eroğlu
Yanımızda, batan güneşin süslediği İznik Gölü ve kulaklarımızda aylardır duymayı hayal ettiğimiz bitimi haber veren çan seslerini hayatım boyunca unutabileceğimi düşünmüyorum. Yemyeşil patikaları, bol oksijeni, gölgelerinde dinlendiren ağaçları kısacası bizi tüm güzelliğiyle kabul eden doğayı, yol boyunca alkışlarıyla, gülen yüzleriyle bize destek veren başta çocuklar olmak üzere İznik halkını, iyi hissetmemiz için ellerinden geleni yapan gönüllüleri ve bize bunu yaşama imkanı veren Caner Odabaşoğlu ve ekibini de unutmak mümkün değil.
Başta partnerim Esma’ya, her zaman yanımızda olan -menajerimiz- Saliha’ya, bir gün İznik’i koşacağıma beni inandıran başta Umut olmak üzere tüm arkadaşlarıma, aileme, antrenman dönemim boyunca tecrübelerini ve bilgilerini benden esirgemeyen Cemil’e, maddi-manevi tüm destekleri için canım arkadaşlarım Kerem ve Ceren’e ayrıca teşekkür ederim.
Mutlu olmanın tek yolu kendinizi mutlu edecek bir şeyler bulmaktır. Bizi mutlu edecek en basit şey doğa ile iç içe olmaktır. Bu yazdıklarım dışında, sadece bunun için bile İznik Ultra Maratonu, koşan-koşmayan herkese tavsiyemdir.
22-23 Nisan 2017′de İznik’te tekrar görüşmek üzere,
Not: Yazının girişinde bahsettiğim tanım bir vikipedi tanımı olsa da bazı platformlarda 50K gibi mesafeler ultra maraton olarak kabul edilmiyormuş. Başlık tamamen organizasyonun ismine hitaben yazılmıştır. Onun için koştuğum 50K Dağ Maratonu’nu sarp arazilerde, doğal ortamlarda uzun süre yürüyerek veya koşarak yapılan, dayanıklılık gerektiren bir koşu sporu olarak değerlendirebiliriz belki. Ben de tartışan/karar veremeyen mercilerin yalancısıyım.
*İlk fotoğraf bir Raidlight amblemidir.