şakaklarımda bir ağrı, kalbin körfezinde acı. yorgunluğun bir ruhu çürüttüğü acımasız bilinmezlik hapsi. neyi nereye koyacağını bilmediğin son duygu kırıntısı. okşanmasını beklediğin saçlarının başkalarının ellerinde yumak yumak kaldığı acımasız ev. yaşadığımdan değil bunlar, öldüğümden. ölüm, rıhtımda sabırla beklediğin geminin sonsuzluğa gitmesi. ne tuhaf. beklerken seni büyütüyorum ama ben, ben yokum ki pespâye. ve işte sessizlik, öyle bir sessizlik ki göğsünde yankılanıyor, taş gibi ağır. parmak uçlarımda kalan boşluk, dokunmayı unuttuğum ellerin hayali. düşlerimden süzülen gölgeler, yüzüme vuran rüzgârın tuzu gibi. büyütülen sen, ben olmadan büyüyor; ve ben sadece izliyorum, kendi varlığımın külleri arasında. pespâye, kendi adıma küsmüş bir çocuk gibi, varlığını sorguluyor ama kimse sormuyor. her nefes, daha derin bir boşluğa atılan taş gibi. kendi kanımda boğuluyorum, adı konmamış çığlıklarla. gözlerimdeki ağırlık, başkalarının bakışına sığmaz; ellerimden kayıp giden zamanın tozuna karışır. büyüttüğüm sen, benim gölgemde soluyor, ve ben her nefeste daha da eriyorum, pespâye. ölümü beklemiyorum artık; çünkü öldüğümü çoktan gördüm, kendi yıkıntılarımın arasında. rıhtımdaki gemi gitmedi; ben geminin kendisi oldum, denizin tuzunda eriyen, görünmez ve unutulmuş.
#pespâye













