Geçen gün Tuna Kiremitçi ile İskender'in adının geçtiği 2 - 3 satırlık bir Twitter diyaloğumuz oldu. Sonra da aşağıdaki yazı ve videoya sebep olan şeyler.
Bir insanı, belki o vesileyle kendini, ama en çok da bir insanı, bir zamanı, bir şeyi, bir güzelliği, yani herhangi bir şeyi nefesi kesilir gibi özleyenlerinize gelsin.
İlginizi çekerse..
(Herhangi bir şey söylemek isterseniz lütfen yorum bölümünü değil mesaj bölümünü tercih edin)
Öperler.
______
Olay Covid19 günlerinde mahsur kaldığım, benim dünyamın en güzel şehri Brüksel'de geçiyor...
Yıllar önce abim, dostum, ustam küçük İskender için yazdığım bu şiir o henüz hayattayken Underground Poetix'te yayınlanmıştı ve ne mutlu ki İstanbul'daki son şiir akşamlarından birinde ona bakarak, ona duyurarak okumak şansım olmuştu.
Sonra zaman zamanlığının, hayat hayatlığının, insan kırılganlığının gereğini yaptı, ne olması nasıl olması gerekiyorsa onlar oldu, öyle oldu.
2020 yılının Mart ayında, bu videoyu buraya yüklemeden bir kaç gün önce Tuna Kiremitçi ile İskender'in adının geçtiği 2 - 3 satırlık bir Twitter diyaloğumuz oldu. 'Allah kahretsin, çok özledim!' yazdım cevap olarak.
Çünkü Allah kahretsin, çok özledim!
Karantina günlerinde yaşanan bu diyalog sonrası Sait Faik'i 'yazmasam çıldıracaktım' demeye zorlayan şeye benzer bir çığlık atma isteğiyle, ayaklarımla zemin arasındaki yanardağın hıncıyla ve telefona sarılma isteğinin çaresizliği ile yürümeye başladım.
Sıkı okurları hatırlar; 'İnsan telefon defterini temize çekerken bazı isimleri eski defterinde bırakır' diye devam eden bir şiir vardır İskender'in. Bileni bir kez daha, bilmeyeni fırsattan istifade şimdi okusun. Kendisiyle yüzleşme korkusu olmayan insan için lazım bir şiirdir.
Fakat bende öyle gelişmedi olaylar. Ölü ile diri arasında pek de fark olmadığını düşündüğüm için sanırım, herkesin numarası ilk gün nasıl kaydedildiyse öyle duruyor. Ölmüş sevgili, eski sevgili, iş arkadaşı, aile ferdi, şair, şu bu... Herkes ilk gün kendini tanıttığı, bir başkasının hayatında hatırlanmak isteği sıfatla kayıtlı hala. İskender mesela... 'küçük İskender, hayatında bir de Büyük İskender olanlar için. Senin hayatında Büyük İskender'ler olmasın, İskender Över diye kaydet sen' demişti. Öyle kaydettim, öyle yaşadı, öyle de yaşayıp gidecek rehberde.
Neyse... Dedim ya ''Sait Faik'i 'yazmasam çıldıracaktım' demeye zorlayan şeye benzer bir çığlık atma isteğiyle, ayaklarımla zemin arasındaki yanardağın hıncıyla ve telefona sarılma isteğinin çaresizliği ile yürümeye başladım''' ve hayatımda ilk defa hem de günün o vaktinde bomboş gördüğüm Passage du Nord'a attım kendimi , telefona sarıldım ve her an birileri gelir de konuşmanın mahremiyetine zeval gelir telaşıyla bir çırpıda, ezberden okudum şiiri. Kayıtta her ne varsa, her nasıl olduysa o insani telaşın eseri yani.
Sonra aynı telaşla ,belki Dünya'nın değil ama benim dünyamın en güzel yeri olan ve yine hayatımda ilk defa hem de günün o vaktinde bomboş gördüğüm Grand Place'a geldim, telefonun kamerasını açıp, bir kaç dakikalığına zemine sabitledim.
Sonuç bu.
Sonuç; ölümün olduğu yerde mesafelerin, geçmişin, geleceğin, yazmanın, söylememenin, şunun bunun, insanın uydurabildiklerinden başka hiç, hiç ama hiçbir anlamı olmadığını öğrenmiş bir şairin mahsur kaldığı bir çağdan ve mekandan, bir başka mahsurluğun hüküm sürdüğü bir başka çağa ve mekana, bir başka şaire cevapsız çağrısının kaydı.
Aslında, konuşmaya hevesli biri söyleyecek daha epeyce şey bulabilir ama ben o insan değilim.
O yüzden bu faslı burada bitirmeyi ve bitirirken yine şairden alıntı kolaylığına kaçmayı daha anlamlı buluyorum;
İskender'e 'söylenecek söz kendi kadrime kıymet bulamadım!'
Mart 29, 2020, Saint Gilles, Brüksel, Belçika.















