şehir bir süre sonra kendi gölgesini giydi
ben o sırada bir çekmecenin içinde unutulmuş eski bir temmuz akşamını arıyordum
ellerimden biri kuştu öteki merdiven
ikisi de birbirini tanımıyordu
annemin sesine benzeyen bir pencere açılıp kapandı içimde
bir yerden çocukluğum geçti
arkasına bakmadı
ağaçlar eskiden daha çok ağaçtı bunu cebinde toprak taşıyan bir rüzgâr söyledi
inandım
çünkü o sırada gökyüzü uzun bir hastalık geçiriyordu
asansörler yukarı çıktı katlar aşağı indi ben arada kaldım
arada kalmak belki de yeni bir yükseklikti
bir aynaya dokundum
cam kırılmadı
içinden iki martı bir tren istasyonu ve yüzümü hatırlamayan bir adam çıktı
adımı ona verdim
almadı
şehir büyüdü sonra
önce kuşları susturdu sonra toprağı sonra geceyi
geriye elektrikle çalışan bir yalnızlık kaldı
onu giydik
hepimiz birbirimize benzedik
bir ara sol cebimde küçük bir deniz buldum
içinde yarım kalmış bir eylül birkaç paslı yıldız ve çocukluğumun sol ayakkabısı vardı
sağ ayakkabı çoktan gitmişti
hangi yöne
bilmiyorum
çünkü yönler de bir gece işlerinden ayrılmıştı
uyudum
rüyamda bir ağaç beni gördü
tanımadı
bir kuş omzuma kondu gölgesini bıraktı kendisi gitti
uyandığımda
ellerim mermerdi
kalbim yüksek katlı bir binanın kullanılmayan yangın merdiveni
ve ben
bir başkasının rüyasında uzun zamandır uyanmayı bekleyen eski bir insan


















