Nilüfer Göle Sunumu
Nilüfer Göle 5 Nisan 2019 tarihinde Brüksel’de “Migration, Racialization and Everyday Resistance in European Cities” serisinin son konuşmacısı olarak “Public Visibility of Religious Difference and Cultural Confrontation” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Nedense günümüz mültecilerini Baudelaire’in 19.yy flaneur’üne benzetti. Halbuki flaneur ekonomik üstünlüğüyle kent içinde özgürce dolaşıp gözlem yaparken, mülteciler genellikle belirli bölgelerde görünmez olarak yaşıyorlar. Ayrıca ölçek olarak da (seyahat özgürlükleri kısıtlandığı halde) bina ve mahalle ölçeğinden ziyade ülkeler arasında yer değiştiriyorlar. Aklıma gelen tek ortak nokta toplumdan kopuk olmaları. Flaneur bilinçli bir şekilde kendini yalıtırken, mülteciler tam aksine istemdışı olarak yalıtılıyorlar. Keşke sorsaydım neyse...
Göle öncelikle üç farklı durumun birbirine karışmasını önlemek için göçmen krizi, islami terör ve AB vatandaşı müslümanlar olmak üzere üçlü bir ayrıma giderek konusunun AB vatandaşı sıradan müslümanlar olduğunu belirtti. Bununla birlikte, sıradan müslüman (ordinary muslim) kavramının aslında bir oksimoron olduğunu, Avrupa’da müslüman olmanın sıradışı bir durum olarak algılandığını, sıradan ve gündelik olanın da İslam’la bağdaşmadığını vurguladı. Saba Mahmood ve Etienne Balibar referanslarıyla İslam’ın ırksallaştırılması ve kültürel ırkçılık kavramlarına değinerek, Avrupa toplumlarında öne çıkan dört islami fenomen/problematik belirledi: Başörtüsü, cami inşası, toplu dua ve kutsallar (kurban, helal, sünnet, dine küfür vb.).
Göle “mekansal ihlal” başlığı altında, özel alandan kamusal alana, Ortadoğu’dan Avrupa’ya, periferiden merkeze doğru gerçekleşen hareketin bir sosyal yakınlaşmaya sebep olduğunu ve bunun da farklılıkların birbiriyle karşılaşıp çatışma-anlaşma diyalektiğine girmesini sağladığını söyledi. Buna göre Müslümanların Avrupa toplumlarında görünürlük kazanması bir vatandaş olma talebinin işareti olarak okunmalı ve dissensus kapsamında olumlanmalıdır. İlk nesil fabrika işçileri mahallelerinden çıkmaz, dil öğrenmez ve topluma karışmazken; son nesil üniversite eğitimine devam etmekte ve toplum içinde kendini göstermekten korkmamaktadır. Göle’ye göre ‘görünür olmak' kendi başına bir güç belirtisidir.
Bu noktadan sonra problematik farklı olanın ‘yaratıcı biçimde yerleşmesi’ olarak belirlenmekte. Sünnetin hijyen, çocuk üstündeki aile otoritesi ya da düşünce özgürlüğü üzerinden ele alınması; kurban meselesinin hayvan hakları üzerinden ele alınması; başörtüsünün kadın özgürlüğü üzerinden ele alınması aslında din ile ilgilenmeyen fakat Reform, Aydınlanma ve 1968 sonrasında biriken özgürlükçü ve akılcı geleneğin kendini savunması olarak anlaşılıyor sanıyorum.
Göle sanat ve tasarıma oldukça önem veriyor. Örneğin Köln’de Paul Böhm tarafından tasarlanan Avrupa’nın en büyük camisi gibi mimari örnekler üzerinden yaratıcı yerleşmenin olanaklarını sorguladı. Böhm’ün aslında kilise inşasında uzmanlaşmış olmasını bir artı olarak gören Göle, İslami sembolizmden uzaklaşarak herkesin kabul edebileceği bir ortak tasarımın öneminden bahsetti.
Sunumda Gilbert&George, Mehdi-Georges Lahlou, Nezaket Ekici, Sarah Maple gibi sanatçıların genelde provokatif olarak algılanan işlerine yer verdi ve İslamofobi terimini kabul etmekle birlikte (fobi kavramı İslami simgelere verilen tepkiyi iyi anlatmakta) bunun ötesine geçilmesi ve ortak yaşam için yaratıcı stratejilerin işe koşulması gerektiğini vurguladı.















