Türkiyenin bölgeleri ve bölgeler hakkında bilgiler ile tanıtımlar burada!
Türkiye’nin bölgeleri hakkında bilgiler burada! Bölgeler ve görülecek yerleri için sayfaları inceleyebilirsiniz.
seen from United States
seen from China

seen from Singapore
seen from United States
seen from India
seen from China
seen from China
seen from China

seen from United States
seen from China

seen from Maldives

seen from United States

seen from South Africa

seen from Argentina

seen from Maldives
seen from Russia

seen from United States
seen from Poland

seen from United States
seen from United Kingdom
Türkiyenin bölgeleri ve bölgeler hakkında bilgiler ile tanıtımlar burada!
Türkiye’nin bölgeleri hakkında bilgiler burada! Bölgeler ve görülecek yerleri için sayfaları inceleyebilirsiniz.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bir kırık gençlik hikayesi
Gün 29: Hundred Islands Yolları Taştan Manila'da uzun süre kalmayı planlamıyorduk. Yapacak bir şey bulamıyor, geç yatıp geç kalkıyoruz; adeta Kuching 2.0. Manila'da hiç kalasım yok ama Afganlar Baguio'da yaşadığımız travmalar yüzünden haklı olarak sadece dinlenmek istiyorlar, üstelik Manila'da lüks bir evde couchsurfing*** buldular ve oraya geçecekler. Öğleden sonra M.'ye mesaj atıyorum. Onun önerdiği yerlerden Hundred Islands'a gitmekle ilgili birkaç şey soruyorum. Oradayken çektiği panaromik fotoğrafı atıyor hemen. "İstersen ben de gelirim seninle" diyor, ben daha hiçbir şey demeden. Hayatında sadece bir kere gördüğün biriyle seyahat... Çok normal değil belki ama benim için çok garip de değil. Ne geliyorsa onu yaşamak için çıkmadım mı bu yola?
Hundred Islands'a yakın diye Angeles'ten bulduğum bir oteli onunla paylaşıyorum. "Bana uyar" diyor, oraya yer ayırtıp hostelden apar topar ayrılıyorum, o sırada o da küçük iki çanta yapıyor ve dün görüştüğümüz AVM'de buluşuyoruz. Terminale giderken bile hâlâ kafamda soru işaretleri var, üstelik son birkaç sefer yolda hep sorun yaşadığım için gerginim. Otobüse yetişir miyiz? Gece orada olabilir miyiz? İneceğimiz yerden otele ulaşım var mı? Sakinleştiriyor beni sürekli, "Her şey güzel olacak" diyor, "Merak etme". 3 saat sürmesi gereken ancak 4 saat süren Victory Liner* yolculuğunun ardından Angeles'teyiz. M.'ye otele varmamız ne kadar sürer diyorum; "Bir saat" diyor ve ekliyor "Ama Hundred Islands'a gitmek için erken kalkmamız lazım". Kafam karışıyor, "Otel yakın değil mi? Oradan ne kadar sürer ki?" diyorum, sakin sakin "3 saat" diyor. Gözümün önünden Baguio'da yaşadığımız aksilikler film şeridi gibi geçiyor ve çöküyorum. Ayırttığım oteli çok sevdiğimi zannedip, bir turist garipliği olarak seçtiğimi düşünmüş. Oysa ben aceleden yerine bakmadan ona yolladığım için 3 saatlik mesafeden zerre haberdar değilim. Suratım düşüyor, onun da eli ayağına dolaşıyor. Hemen Hundred Islands'ın gerçekten birkaç kilometre yakınındaki Alaminos'a giden bir otobüs buluyoruz o karmaşanın içinde.
Otobüs şu ana kadar gördüğüm tüm otobüslerden daha köhne; kliması yok, koltuklar beş kişilik, bizim oturduğumuz yer arkadaki 6 kişilik koltuğun tam ortası, üstelik bagajda da yer olmadığı için ikişer çantamız da önümüzde. Yanlış yer ayırdığımız yer için 3 saat daha yol gidip yine açıkta kalma ihtimalimiz var. Çünkü Duygu Baguio'dayken Hundred Islands'a da bakmış ve oda bulamamıştı. Yer sormak için birkaç arkadaşını ararken kontörü bitiyor, ben garip bir turistim telefonu kullanamıyorum. Neyse ki interneti var, hızla booking.com'dan bir yer buluyor. Fotoğraflar çok iç açıcı değil geleneksel Filipin evi kubo içinde 2 yatak, bir tarafta açıkta bir penceresi, bir de vantilatörü var, Wi-Fi bile yok. Tüm sevimsizliğim üzerimde, "Çok kötü olacak" diye felaket tellallığı yapıyorum. Yine beni sakinleştiriyor; "Don't worry" ile biten bir sürü cümle. Yine çocuksu saflığıyla bakıyor gözlerimin içine: Benim internetim var, hotspot noktası yapıp seninle paylaşırım... Hundred Islands yakınındaki Alaminos'a indiğimizde saat 1:00'e geliyor. Terminalin hemen yanında bir restoran var, 10 saatin ardından nihayet bir şeyler yeme şansı buluyoruz. Yemek benim için önemli, karnım tok olduğu zaman diğer tüm aksilikler atlatılabilir gibi geliyor. Özür diliyorum halimden, "It's OK" diyor, onlarca defa daha diyeceği gibi. Ben kendime katlanamazken o dün tanıdığı bir adama nasıl bu kadar hoşgörü gösteriyor anlayamıyorum. Gece gece yine tricycle tepesindeyiz; önce kalacağımız yeri bulamıyoruz, bulduğumuzda ise kimse kapıyı açmıyor. Gece yarısı ve booking.com rezervasyonumuzu göstermediği için geleceğimizden haberdar değiller. Kontör olmadığı için arayamıyoruz da... O sırada onun interneti ve benim Skype kredimi birleştirmeyi akıl ediyorum. Nihayet telefon çalıyor, kapı açılıyor. Otelin sahibesi geceliğinin üstünü havluyla kapamış; gözleri yarım açık, eşiyse iç çamaşırı ve atletle kapıda. Neyse ki yer var. Hep birlikte gülüyoruz yaşadıklarımıza, odaya girerken saat sabah 3:00'ü geçiyor.
Gün 30: Bir Çocuk Sevdim Uzaklarda
Güneş tepeye çıkıp, odaya sıcak vurunca uyanıyoruz. İlk işimiz duşun yerini öğrenmek, sonrasında kahvaltı edebilir miyiz diye bakıyoruz. İki kişilik odaya ödediğimiz para 350 peso (17,5 lira); kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri 5-6 lira civarında.
Umduğumuzdan çok daha iyi bir odadayız. Sitede yazmasa da Wi-Fi var, klima olmasa da serin olduğu için sıcaklıkla derdimiz olmuyor. Treasure Isle'ın sahibi işi gücü bırakıp buraya yerleşmiş bir Boston'lı. Yerli bir kızla evlenmiş, bir sürü çocuk yapmış. Etrafta balıklar, yavru köpekler, tavşanlar, bir hindi ve bir küçük domuz var. Kendi Nuh'un gemisini yaratmış gibi.
Yolda böyle örneklere rastlamak insana umut veriyor. Huzurun parayla gelmediğini, huzurun parayla satın alınamadığına kanlı canlı şahitlik ediyoruz. Doğduğumuz hayata hapsolmak zorunda değiliz.
O kahrolası matrix'ten çıkış var ve ihtiyaç para değil, cesaret. Uğruna hayatımızı harcadığımız standartlar bizi asla mutlu etmeyecek, edemeyecek: Asansörlü ev, inox mutfak, uzaktan kumandalı jaluzi, jakuzi... Yeni bir şeye cesaret edemediğimiz her an o çerçeve yolumuza duracak.
Kahvaltıyı beklerken sadece bizim istediğimiz adalara gidecek iki kişilik kiralık tekne hazırlayabileceklerini söylüyorlar, adam başı 35 lira, 6 saat... Bir saat içinde karar verip yola çıktığımız için telaştan güneş kremini unutmuş, benimkini veriyorum. Bana heyecanla Malezya'dayken Sapi'de yapmayı çok istediğim 40 liralık Island Zipping'i** burada ne kadar ucuza yaptığından (250 peso yani 12,5 lira) bahsediyor. İlk durağımız bu aktivitenin yapıldığı Governer's Island. Üstelik ip mesafesi burada Sapi'den 70 metre daha uzun. Bu yıl daha önce iki kez buraya gelmiş, "Ben yaptım zaten, sen yap" diyor. Beraber yapalım dediğimde yine o gülümsemesiyle bana dönüyor: OK!
Tatil laneti yine üstümüzde. 30 Aralık, Rizal Park'a adını veren milli kahramana ithaf edilen Rizal Day... Hundred Islands devlete bağlı bir milli park ve resmi tatil olduğu için bu aktivitenin memurları çalışmıyor, bir kez daha hayallerim suya düşüyor. Zipline için çıktığımız tepeden gördüğümüz manzara tek tesellim.
Plajı ve mağarasıyla ünlü Marcos'a gidiyoruz. Deniz, güneş ve kumla oynayarak geçiyor zamanımız. Dev bir çukur açıyoruz birlikte. Ben inşa ediyorum, o süslüyor.
Adada denize açılan bir mağara var, M.'nin favorisi burası. Bana mutlaka buradan atlamamı söylüyor. Atlama deneyimim yok, yükseklik boyumun iki katından fazla, o atlıyor ben izliyorum.
Teknede bolca sallanarak yanımızda getirdiklerimizi yediğimiz bir öğlen yemeğinden sonra denizin ortasında halat ve dubalarla sarılmış bir alandayız. Şnorkel için de "Sen yap, ben gördüm" diyor, yine ısrar ediyorum, bana hiç "hayır" demiyor... Dev istiridyeleri, balıkları ve yuvalarını geziyoruz, tok karnına çok uzun sürmüyor. Island Zipping için bir umut olduğunu söylüyor teknenin miçosu, Quezon Island'da 100 metrelik kısa bir alan daha var. "O da yeter" diyorum; havadan adadan adaya geçme hevesimi alacak sonuçta. Saat 4:00. Başvuru masasına gidiyoruz, "kapandı" diyor, şu an inen son kişi.
Boynumuzu bükmekten başka çaremiz yok, "Üzülme, yarın yine geliriz" diyor. Yapacak bir şey yok, türlü şaklabanlıklarla yine resim çekiyoruz... (Not: Soldaki M. değil)
Yarın dönüşümüz zor olacak. Otobüs saatlerini öğrenmek şart. En geç Ocak'ın 1'inde Manila'da olmam gerek, 2'sinde tekne var. Buradaki rötarlardan öyle korkar olduk ki, garantiye almak için araya saatler değil gün koyar hale geldik. Akşam yemeğine çıkıp, otobüs işini de halletmeye çalışıyoruz. Benim için en makulü otel parasından da kurtaracağı için gece yolculuğu. Ancak böyle olursa yılbaşı gecesini yolda geçirmemiz gerekecek. Senin için hangisi daha uygun diye soruyorum; "Noel tatili bitene kadar yapacak bir şeyim yok. Sana hangisi daha uygun olursa, ben ona uyarım." diyor. Hayatımda ilk defa o filmlerde kalma o klişe replik çıkıyor ağzımdan: "Keşke seni daha önce tanısaydım... Gün 31: Hoşgeldin 2015! Yılbaşını yolda harcamaktansa zaten çok ucuza bulduğumuz Treasure Isle'da bir gece daha kalıp öğlen yolculuğa çıkma kararı veriyoruz. Zaten yılbaşı olduğu için gece 3:00'ten önce otobüs de çalışmıyor. Önceki gün tekneye 70 lira verdiğimiz için bu sefer başka bir gruba eklenip maaliyeti düşürmeye çalışıyorum. Teknelerin kalktığı milli park bize sadece ikimizin olduğu bir tekne verip gruplara eklemekle uğraşmak istemiyor. M.'ye yerli turistlere onlara katılıp katılamayacağımızı sormasını istiyorum, utanıyor. Birkaç grubu kaçırıyoruz bunun tartışmasını yaparken, sonunda 7 kişilik bir gruba gidip ben konuşuyorum. Bu kez adam başı maliyetimiz 10 lira. Orada kurumun yapması gereken bir şeyi benim halletmem ona yırtıcı geliyor biraz, tabii bu sırada bize yardımcı olmayan memurları haşlamam da etkili sanırım. "That's how we do things in Turkey" derken korkuyla bana bakıyor... Artık sayısını unuttuğum zipline deneyimimin sonlandırmak üzereyim. Bu sefer de olmazsa bunu bir işaret kabul edeceğimi mırıldanıyorken Zipline'a çıkan yüksek basamakların sonunda Governer's Island'ın tepesindeyiz. İyi haber bugün açık, kötü haber öğle yemeği arasındalar. Memurlar yemeklerini yiyor, üstüne biz orada yokmuşuz gibi 45 dakika daha muhabbet ediyor ve bekliyoruz.
Kavga çıkaracağım ama 137 metre yükseklikten kendimi 546 metre boyunca aşağı bırakacağım kelepçeleri ipe bağlayacak ekibe diklenmek pek işime gelmiyor. Önden ben gidiyorum, M. bir yandan kendi geçişi için giyinirken bir yandan beni videoya alıyor. Nihayet bir hayal daha gerçeğe dönüşüyor.
Günün kalanını güneşlenerek ve fotoğraf çekerek geçiriyoruz. Benim fotoğraflarımı çekiyor, ben de onun fotoğraflarını çekiyorum ama o kendi fotoğraflarını kendi çekmeyi daha çok seviyor. Selfie çekmeyi çok seviyor, ben galiba ilk defa selfie çekmeyi bu kadar sever birini seviyorum. Güneş batarken, kara görünüyor. Teknenin burnu alev almış bir kibrit çöpü gibi güneşle birleşiyor. Yine aklıma dönmek geliyor. Sonra da Hümeyra'nın ağzından Murathan Mungan'ın o sözleri: Dönmek, mümkün mü artık dönmek? Bu küçük kasabada yılbaşı akşamından pek umutlu değiliz. Duş alıp Alaminos'un merkezine geliyoruz. Noelden kalma ışıkların dışında serseri havaifişekler var, daha önce geldiğimiz restoranların çoğu kapalı.
McDonalds'a gitmeyi öneriyor, direniyorum; beni internete bağlıyor bolca önerilen iki otel restoranı buluyorum. Yürüyüş mesafesinde olana gidiyoruz, taşınmış, tricycle'la yeni yerine gidiyoruz, kapanmış. Bu arada 1 saat geçtiği için diğer otel restoranının da kapandığını telefonla öğreniyoruz, son çare McDonalds. 9:30'u bulmadan o da kapanıyor tam kapısındayken... Ara sokakların birinde kapanmak üzere olan bir piliç çevirme (lechon manok) dükkanı çarpıyor gözümüzde. Son siparişi veriyoruz, üstümüze doğru dükkan kapanırken biz yemeye devam ediyoruz gülerek. Ben aç kalıp huysuzlanmayacağım için M. çok mutlu... Merkezde kısa bir tur atıyoruz, ikimiz de gelirken otobüsteki soğuk yüzünden hastayız. Benim boğazım kuru, onun ateşi var; ilaçlarımızı alıp otele dönüyoruz. Havayifişek sesleri 12:00'ye yaklaşırken daha da sıklaşıyor, çıkıp bakmıyoruz. İlk kez yeni yıla yatakta biriyle sarılarak giriyorum. Hoşgeldin 2015! Gün 32: Pembe Oda Duş, sabah kahvaltısı, check out... Tam planladığımız gibi öğlende terminaldeyiz, bol klimalı bir Victory Liner yolculuğu burnumu çeşmeye çeviriyor ama rötarsız Manila'dayız. Hostelde kalmam yerine beni evine çağrıyor, yarın öğlen gemiyle Coron'a giderken ayrılacağız, son geceyi birlikte geçirmek istiyor. Bahçe içinde iki katlı bakımsız bir ev. Ev arkadaşları var, beni görünce M.'ye bol bol takılıyorlar. Yanakları kızarıyor, niyeyse beni yakışıklı bulmuşlar. Çantaları bırakıp sabah kahvaltısı için alışveriş yapıyor, ufak tefek işlerimizi hallediyoruz. Benim ilaç pek işe yaramıyor, vitamin ve parasetamol alıyorum. Yolculuk için çamaşır yıkamam gerekiyor, buranın üstten kapaklı ilkel makinelerine alışık olmadığım için yine bana yardımcı oluyor. 35 yaşıma girmeme sadece birkaç gün kala yukarıdan yollanmış bir melek gibi. Hâlâ bazen arkasından kötü bir şey mi çıkacak diye korkuyorum. Daha önceden de birkaç defa dediği gibi "Coron'a ben de sizinle gelebilirim belki" diyor, cevap veremiyorum. Ne Afgan'ı tanıyor ve ne Duygu'yu, onlara da tanımadıkları birini çağırmak gibi bir emirvaki yapmak istemiyorum, kalbini kırıyorum belki bilemiyorum... Hep sakin, hep güler yüzlü, ne yaşıyorsak o kadarına razı; ayırt edemiyorum. Pembe odasından pek memnun değil, ondan önceki kiracı kızdan kalmış, işine yakın ve uygun fiyatlı olduğu için buraya yeni taşınmış. Hastalığım artıyor, halsizim, yatıyoruz. "I like you" diyor kısık gözlerinde ışıklarla, yine çocukça. "I like you, too" diyip öpüyorum. Gün 33: Yarım Kalanlar Afgan ve Duygu'yla gemiye gitmeden önce güzel bir öğlen yemeği yemek için buluşacağız. Onlar M. ile tanışacak, ben de onların son 2 günü geçirdikleri CouchSurfing host'larıyla. Artık bir sabah sporu olarak alıştığım üzere çantamı topluyorum, ıslak sabunu karton kutuya sokuştururken sabunluğum olmadığını fark edip çantasından aceleyle çıkarıp "Al benim ihtiyacım yok" diye elime tutuşturuyor, ben de çantamdan bir hatıra bırakıyorum. "Sen yoldasın ihtiyacın olur" diyor. Israr ediyorum yine o gülen yüz, yine aynı kısa ve çocuksu; "OK!" Küçük çantamı alıyor sırtına, bizimkilerin tavsiyesi Greenbelt'teki gurme hamburgerci Burger Bar'a yola çıkıyoruz, onlardan biraz önce oradayız. Onları bir bankta oturup beklememize izin vermiyor. Starbucks'a girip elinden benim sevdiğimi bildiği bir bitki çayı ve ağzına kadar dolu küçük süt bardağıyla çıkıyor. "Sana teşekkür etmek için" diyor sanki teşekkür edeceği bir şey yapmışım gibi... Gözlerimimin dolmaması için Emine Erdoğan'ı, Kibariye'nin annesini filan düşünüyorum. Bizimkilerin mesajı geliyor birkaç dakika içinde, burgerciye geçiyoruz. Herkes çekingen biraz ama, keyifler yerinde... Yemek de güzel olunca iyice koyulaşıyor muhabbet. Veda vakti geliyor, taksiye geçerken evi ters yönde olduğu için burada ayrılalım diyorum M.'ye. "Benim için sorun değil" diyor, "orada da bir kahve bulurum nasıl olsa bugün başka bir şey yapmayacağım"... Benim yanımda bu kadar güler yüzlü ve sevimli biri görmeye şaşırdıklarını söylüyorlar, ben de bir yandan karşı saldırıya geçip bir yandan M.'ye konuşulanları aktarıyorum. Hoşuna gidiyor, yine utanıyor, beni bu "grumpy" halimle sevdiğini söylüyor... Bu sırada Duygu ve Afgan bizimle Coron'a gelmesini söylüyorlar. Limana gidiyoruz ve geminin kalkmasına 1,5-2 saat var, bilet bile bulup bulamayacağımız belli değil, üstündekilerden başka yanında hiçbir şey yok. Kahkahalarla gülüyor ve o meşhur iki hece geliyor ardından: OK! Limana geliyoruz, ilk öğrendiğimiz şey tayfun yüzünden geminin rötar yaptığı. Şaşıramıyoruz bile artık, üstelik rötar 11 saat; akşam 5:00'te kalkacak gemi akşam 10:00'da gelecek ve biz sabaha karşı 2:00'de yola çıkacağız. M. için iyi haber, bizim için kara haber, o bilet kuyruğunda beklerken biz de o saate kadar ne yapacağımızı düşünüyoruz. Neredeyse 3 saatlik kuyruğun ardından bileti alıyor sevinçle, üstelik 3 gün sonra dönmesi gerek ama döneceği gemide yer yok... Bizimkiler ev sahiplerine haber verip geri dönmek için anlaşınca ben de onlarla gidiyorum. M. evi daha uzakta olduğu için eşyalarını toplayacak ve gece gündüzki yerde tekrar buluşacağız. Hastalığım sürüyor, bizimkiler film izlerken ben yatıyorum. Geminin bir daha rötar yapmasını beklediğimiz için geç yiyoruz, akşam 10:00 gibi yemeğe çağırıyorlar. Tam yemeğe otururken o mesaj geliyor, "I can't join for Coron". Son günlerin yorgunluğu, üstüne son anda Coron bileti çilesi, ateşten titriyor. Kuruktayken yanına gidip dinlenmesini, yerine benim bekleyeceğimi söylediğim ama kabul etmediği anlar geliyor. Yanına gidip hastaneye götürmeyi teklif ediyorum, iğne olup gelmesini, öyle hasta ki ilk kez "hayır" diyor bana. 6 gündür ilk kez olumsuz bir fiil çıkyor ağzından... Rotamızın muhtemel sonraki adımları El Nido ya da Cebu'ya kadar iyileşeceğine söz veriyor. Hep iyilik düşünen ve etrafındakilerin iyiliğini isteyen birinin, bu kadar heves ettiği bu kadar istediği bir şeyi son anda bırakmak zorunda kalması, biletinin yanması hiç adil gelmiyor. Kendimi suçluyorum, en çok da bizimkilerle kaldığım ve nasıl olsa birkaç saat sonra görüşeceğiz diye veda etmediğim için. Her şey için istediğim gibi bir teşekkür edemeden, "Hoşçakal" deyip son bir kez sarılamadan... Biz sırt çantaları yüzünden hızlıca eve yürürken onun arkada kalışı gözlerimin önünden gitmiyor. Gün 34: Gemide Saat 2:00'de ayrılma umudumuz olmasa da tam 12:00'de yine limandayız. Bileti bile bizde olduğu için iptal etmeye çalışıyorum, nasılsa benim pasaport numaramı ve imzamı alıp iade yapıyorlar. En azından buna seviniyorum. Bekleme salonuna gidince iade sebebi anlaşılıyor. 5 saat daha rötar var. Çok değil bir haftada yollarda dördüncü sabahlayışım. Burnumun akması uyumama izin vermiyor. 34 günün en zor günü; fiziksel, ruhsal... Sabah 7'yi geçerken gemiye alınıyoruz. Kalkış 8:00'i geçiyor; rötar: 15 saat. Bir günümüz tamamen çöpe gidiyor, yorgunluk ve stres cabası. Parasını ödediğimiz çarşafları saatler sonra sıraya gidip alıyoruz. Küçük sırt çantama kafamı yaslayıp yağmurluk ve havlumu üstüme örtüp pes ediyorum. İlaçlar için kurduğum alarmlar uykumu bölse de öğleden sonraya kadar uyuyorum. Dün kalkmamız gereken saatler (akşam üstü) geminin en güzel zamanları. Kıyıya yakın gidiyoruz, hafif bir rüzgar, gölgede keyfini çıkarıyoruz. Eğer dün bu saatlerde kalkabilsek hep beraber olacaktık. Açık denizde gün batımı izliyoruz, bizim alışık olduğumuzun sarı ve turunculardan çok pembe tonları hakim. Geminin güvertesinde otururken yanımızda Baguio'ya giderken tanıştığımız ve orada birlikte perişan olduğumuz Leh çift var. Ulaşım alternatifi pek yok. Ya kuzeyden güneye ya da güneyden kuzeye ilerlemek gerekiyor. Turistlerin tümü aynı rotaları izlediği için gördüğümüz insanları mutlaka bir daha görüyoruz. Onların da iskelede gemiyi beklerken tanıştıkları Doğu Almanyalı (Leipzig) Jeans (Yeğğnz diye okunuyor) de masada. Son 20 yıldır, senesinin iki ayını dünyayı gezmeye ayırdığını anlatıyor. Karısı bu yüzden onu boşamış ama pek şikayeçi değil, 52 yaşında, en fazla 30'larının sonunda gösteriyor. Ağır aksanlı konuştuğu için muhabbetin çoğuna kafamı sallayarak eşlik ediyorum.
O sırada açlıktan ölmek üzere olan Afgan, epeyce sıra beklediği kuyruktan yemeklerimizle birlikte geliyor. Çeyrek porsiyon bol kemikli tavuk ve tabii ki lapa**** pilav...
Yemeğin ardından canlı müzik başlıyor. Çalan ilk şarkı tabii ki I Will Survive. Bazı şeyler dünyanın hiçbir yerinde değişmiyor... Söyleyen Filipinli abla kıyafetler itibariyle Ankaralı Yasemin. Şarkı söylemekten çok karaoke yapar gibi. Saat akşam 11:00'e gelirken kıyıya yaklaşıyoruz. 15 saat rötar 15 saat yolculuk 30 saat sonra Coron'dayız...
Meraklısına notlar *Victory Liner Manila'dan şehirler arası gidilebilecek en iyi otobüs firması, fiyatları da diğerlerinden çok farklı değil. Klimaya karşı sıkıca giyinin yeter.
**Adadan adaya ip üzerinde geçiş. ***Couchsurfing Kişilerin evinde ücretsiz olarak turistleri ağırladıkları ve bu sayede kendilerinin de gittikleri ülkede benzer şekilde ağırlanmasını sağlayan bir sosyal ağ. ****Asya'da "rice" dendiği zaman gelen pilav her zaman çok ucuz ama kuru ve lapa. Makarna lükse giriyor, noodle sade bulunmuyor. Bu yüzden varsa sarımsaklı "garlic rice" ya da zencefilli "Hainanese rice" bence daha mantıklı seçenekler.
Kuching'den çıkış yok! - 1
Kuala Lumpur'a (buralarda KL diyorlar) gelişimden 3 gün sonra yeniden uçaktayım, bir saatlik rötarın ardından kalkış sırasında fenalaşan yolcu nedeniyle bir saat de onu geri bırakmak için harcıyoruz. Gece 3:00'te uyanamama stresiyle hiç uyumadığım için ne bu durumdan ne de uçakta olan hiçbir şeyden fazla etkilenmiyorum, ta ki uçak yükselene kadar... Yanıma kalın bir şey almayı akıl etmeyince uykum titreme nöbetleriyle bölünüyor. Duygu kot gömleğiyle imdadıma yetişiyor ancak bu jest narin ve adaleli bedenimi sarmaya pek yetmiyor. Neyse ki uçuş çok uzun değil, havaalanından çıktığımız an suratıma fön makinesi gibi vuran sıcakla (Evet. Bu olay 4 Aralık'ta yaşanıyor) ısınmam birkaç saniye sürüyor. Taksi fiyatları sabit; 28 rm verip alandan hostele varıyoruz.
Bulunduğumuz yer dünyanın en büyük üçüncü adası unvanın sahibi Borneo*. Biz Malezya, Endonezya ve Brunei arasında paylaşılmış adanın Doğu Malezya sınırları içindeki eyaleti Sarawak'ın başkenti Kuching'deyiz. İlk izlenimler pek parlak değil; kafatası avcılarıyla ünlü bir yer için fazlasıyla sakin, üstelik yemek konusunda KL'den bile sıkıntılıyız. İlk yemeğimizi McDonalds'ta yiyoruz. Güney Asya'nın en ünlü ve popüler içeceği Milo** ile de bu öğünde tanışıyorum. Quarter pounder ile birlikte deneme hatasında bulunduğum Milo, Nesquik'in içinde malt tozu bulunanı. Kuching'de geçireceğimiz süre iki, maksimum üç geceden ibaret(sanıyoruz). Hostele gidip etrafta görülebilecek bir şeyler olup olmadığına bakıp yatıyoruz. Kediler Sarawak nehrinin kıyısına kurulmuş Kuching, adının Malayca'daki "kucing" (kedi) kelimesine benzerliğinden dolayı "kedi şehri" olarak anılıyor. Kediler hakkında tarihten biyolojiye, popüler kültürden mitlere kadar her şeyi sunan Kedi Müzesi buradaki ilk durağımız. Kedi sever biri için bolca trivia'nın yer aldığı müzenin içi epeyce eski olsa da müzenin bulunduğu alan Kuching'e hakim bir tepe üzerinde olduğu için şehre yukarıdan bakmanızı sağlıyor. Giriş ücretsiz, otobüs fiyatı 2 ringgit (1 TL 30 kuruş). Buraya gidemiyorsanız da dert etmeyin, kediler*** fazla olmasa da şehrin birçok noktasında heykellerini görüyorsunuz.
Yemek konusunda sıkıntımız devam edecek diye korkarken buraların Macro'su diyebileceğim Everrise ile tanışmamız turumuzu aydınlatıyor. Bonfile tavuk göğsü, soğan, domates, salatalık... Elimizde kocaman poşetler, her birimiz mal bulmuş birer mağribi, hostel'e dönüyoruz. Spor yüzünden yemek zorunda kaldığım için defalarca hakkında nefret tweet'leri attığım haşlanmış tavuk göğsü burada bitter çikolatadan daha fazla endorfin salgılamamı sağlıyor. Yutulabilen ve fast food olmayan bir gıda yemenin şevkiyle huzurlu bir uykuya dalıyoruz. Akraba Ziyareti Hostel'imiz Beds fiyatının epey üstünde performansa sahip. Önce ayrı dorm room'larda adam başı 12'şer lira verirken 2 günden sonra bizi buraya perçinleyen 5 yataklı teraslı odamız için adam başı 10 liraya anlaşıyoruz. "Kendin pişir, kendin ye" kahvaltı da fiyata dahil. Noel arifesinde olduğumuz için uygun fiyata uçak bileti bulamamamız maksimum 3 gün öngördüğümüz kalışımızı 8 güne (şimdilik) çıkarıyor. Borneo orangutanı sadece adaya özgü bir tür. Kedilerden tatmin olamasak da iddialıyız, onları doğal yaşam alanı içinde görmek için Semenggoh'un yolunu tutuyoruz. 3 ringgite 45 dakikalık bir otobüs yolculuğu ve Orangutan Araştırma Merkezi'nin içinde yarım saate yakın yokuş yukarı yürüyüşün ardından orangutanların beslenme saatini (15:00) beklemeye başlıyoruz. Saat geldiğinde merkezin görevlilerinden biri önce sessiz ve dikkatli olmamızı, hayvanları korkutacak davranışlardan kaçınmamızı öğütleyerek ziyaretçileri beslenme alanına (beslenme alanı derken; ormanın ortasındayız) götürüyor. İşin kötü yanı tüm bu çaba orangutanları görmeye yetmiyor, burası bir hayvanat bahçesi olmadığı için orangutanlar karınları aç değilse ormanda yiyecek arayışına çıkmıyor ve gelmiyorlar. Bekleyişimiz 50'inci dakikasına yaklaşırken derinlerden bir hışırtı ve birkaç dakika sonra da uzaklardan kızıl tüyler görünmeye başlıyor. Oldukça şanslıyız, yavrusu da anne orangutana sarılmış bir şekilde üstümüzden geçiyorlar. Özellikle annenin yavrusuna muz yedirdiği saniyeler insanlardan bile görmeye alışık olmadığımız kadar insani. Ne yazık ki son otobüse yetişmemiz gerektiği için hızlıca birkaç fotoğraf ve video çekip geri dönüyoruz. Geri dönüş yolunda saatlerce bekleyip göremediğimiz bir orangutan daha karşımıza çıkıyor ama ona yeterince ilgi gösterecek zamanımız yok, bu kez yokuş aşağı koşuyoruz. Bir konuda daha şanslıyız biz koşarken atıştırmaya başlayan yağmur indirmeden soluğu otobüste alıyoruz.
Bu kez kendin pişir kendin ye menümüzde fırında dil balığı ve makarna var. 600 gram dil balığı 6 ringgit ama bir paket makarna da 5 ringgit. çünkü herkes pirinç, noodle ve rice noodle (noodle şeklinde tel pirinç) yediği için makarna egzotik(!) bir yiyecek... Gün 7 Kalışımızı uzatmanın en iyi yönlerinden biri de sabahları geç kalkmak, Afgan'ın leziz scrambled eggs'iyle güne başlayıp biraz tembellik edip odanın keyfini çıkarıyoruz. Tabii bu tembellikle Bako ve Kubah gibi yağmur ormanlarına gitmek için artık geç... Çantalarımıza mayo ve yağmurluklarımızı koyup yakındaki bir olimpik havuza gidiyoruz. Kişi başı 6,5 ringgit (yaklaşık 4 lira) vererek girdiğimiz tesisin ardından banyo küvetinden hallice bir havuza sahip Kalamış Dalyan Club'ın hafta sonu giriş ücretinin 75 lira olduğunu hatırlayarak İstanbul'u yâd ediyorum. Buradaki havuzların en garip yanı şezlong olmaması, sadece yan yana dizilmiş renkli balkon sandalyeleri var. Havuza girdikten kısa bir süre sonra mevsiminde bulunduğumuz Muson yağmuru başlıyor. Günde en az bir kez ansızın bir yağmur yağdığı için şaşırmıyoruz, güneş olmadığı için kurulanmak biraz daha zor sadece...
Gün 8 Artık şehrin yerlisi olmaya yakınız. Yemek olayını abarttığımız için market alışverişimiz de uzun sürüyor. Yapacak fazla bir şey bulamadığımızdan civardaki tüm AVM'leri keşfe çıkıyoruz. AVM'lerin çoğu yeni binalar olmasına rağmen bakımsız, içlerinde pek tanıdık marka yok, food court'lar da öyle. Geleneksel fast food zincirleri bile buraya girmeyi pek başaramamış. Pizza Hut, KFC ve McDonald's dışında hiçbir yemek franchise'a rastlamak mümkün değil ki onlar dahi fiyatları bayağı aşağıda tutarak ayakta durabiliyor. Ha bu arada bizdeki 90'ların başları gibi Pizza Hut bayağı lüks bir restoran. Bunun dışında vitrinler bize oldukça garip geliyor. Yazlık şort ve kışlık montlar aynı vitrini paylaşıyor. Özellikle sıcaklık 20 derecenin altına düşmezken kaz tüyü mont neden satılır anlamak mümkün değil... Kökler Üst üste geç yattığımız için kuşluk vakti sadece dört beş saatlik uykuyla Kubah Milli Parkı'na doğru yola çıkıyoruz. Kuching'den otobüsle 15-16 km ötedeki park bizim ilk yağmur ormanı tecrübemiz. Yola 4, girişe 20 ringgit verdikten sonra 1,5 saatlik şelale güzergahına doğru yürümeye başlıyoruz. Hiking'den çok hiking başladığı alana yürüdüğümüz 1 kilometrede zorlanıyoruz. Semenggoh'takinden de dik bir yokuşu daha güne aymadan çıkmaya çalışırken hepimiz nefes nefeseyiz. Kimsenin konuşacak hali yok, nem nefes almayı bile imkansız hale getiriyor. Neyse ki ormana girdikten sonraki iklim şartları daha katlanılır. Sadece çıkış değil inişler de var, devasa ağaçların gölgesinde güneşten de korunuyoruz. Hayatımızda hiç görmediğimiz ağaçlar, yosun tutmuş tahtadan geçişler, yıkılmış ağaçlar ve kalemle çizilmiş gibi kökler, sanki bir masalın içine düşmüşüz gibi... Zaten sırf bunları görmek bile moralimizi ve enerjimizi yerine getirmeye yetiyor.
1.6 kilometrelik yürüyüşün sonunda şelaleye varıyoruz, sadece biz varız. Şelalenin altına ilk giren ben oluyorum, şelalenin biraz aşağısında bel hizasında küçük bir gölet var, su soğuk ama o kadar temiz ki içinde yüzmek için bir an dahi tereddüt etmiyorum. Aralık ayında bir şelalede yüzmek "ölmeden önce yapılacak 100 şey" diye bir bucket list bile yapsanız aklınıza gelmeyecek bir deneyim. Özellikle kilolarca suyun hızla aktığı şelalenin altında durduğum dakikalar hayatımın en mutlu anlarından biri olarak kişisel tarihime yazılıyor, üç yıl önce Ekim ayında Murat ve Baki'yle sarhoşken gecenin üçünde Sarımsaklı'nın buz gibi suyuna atladığımız ve üç saniye içinde ayıldığımız maceranın hemen yanına...
Vaftizdeki suyun kutsaması inancı gibi; psikoloji de suya girme isteğini saflık arayışı, ana rahmine dönüş olarak tanımlıyor. İstifa ettiğimde karşılaştığım saçma sapan durumlardan, 15 günde hazırlanmanın getirdiği strese ve geceden kalma uykusuzluğuma kadar tüm yorgunlukları orada bırakıyorum. Hostel'den çıkarken hazırladığımız kaşarlı domatesli sandviçi yerken dünyanın en orgazmik yiyeceğini yiyormuş gibiyim. "Yeni bir ben" edinmek için daha çok erken ama "daha yeni bir ben"i buldum galiba en azından. Gün 10 Nereye gideceğimize tam karar veremediğimiz için uçak biletlerinde yine sorun yaşıyoruz. Doğu Malezya'dan çıkabileceğimiz tek tarih 25 Aralık, herkes bu tarihte evine varmış olmayı tercih ettiği için bugüne biletleri alıp Filipinler'e geçiş tarihimizi netleştiriyoruz. Ancak Filipinler öncesinde gitmeyi planladığımız Miri'yi 15-16 saat sürecek otobüs yolculuğu nedeniyle, Sabah bölgesinin Filipinlerle sınırı olan kısmını da güvenlik nedeniyle (Filipinler'le Malezya arasındaki ciddi bir sınır gerginliği var. Gemilerdeki Batılı turistler teröristler tarafından kaçırılıyor ve üçümüz de açık tenli ve açık renk saçlı olduğumuz için burada Avrupalı zannediliyoruz) eleyince elimizde sadece Mulu, Kota Kinabalu ve fazladan 15 gün kalıyor. Son tablo sonucu Kuching'de üç gün daha kalmamız gerekiyor. En büyük endişemiz bu taşra şehrinde bunca gün boyunca ne yapacağımız, yine de durumumuzdan çok şikayetçi değiliz. Bir gün gezip bir gün yatarak bu soruna da çare buluyoruz. İnsan tembelliğe gerçekten çok kolay alışıyor.
Borneo bahsettiğim gibi kafatası avcılarının çıktığı coğrafya, kabile dövmelerinin ve hand-tapped denilen dövmenin de anavatanı burası. Afgan bu bilgilerin ışığında buraya gelmişken bir dövme yaptırmak istiyor. Yarın Duygu'nun doğum günü, ona da dövme hediye etmeyi düşünüyor. Duygu ve ben ilk başta mesafeli baksak da dövmenin ana vatanında dövme yaptırma fikri kulağa hoş geliyor. Afgan öyle heyecanlı ki bizi de heyecanlandırıyor. Ta tasavvufa sardığım dönemlerden kalma 15 senedir yaptırmayı planladığım ama bir türlü yaptıramadığım ve sonunda vazgeçtiğim zümrüdüanka dövmesi fikrimi küllerinden doğuran da onun verdiği şevk (gaz) oluyor. Dövmeciye gidiyoruz, Afgan'ın çizimleri hazır, Duygu şansına tam istediği gibi bir dövmeyi kataloglarda buluyor. Bense bu kadar yol gelmişken kafamdaki anka dövmesini buranın dövme stiliyle yaptırmak istiyorum. Hand-tapped çizgilerinin kalınlığından dolayı hiçbirimizin dövmesine uymuyor ancak makine kullanmadan sadece iğneyle yapılan hand-poked'u anlatıyorlar. Daha uzun süren ve kaliteli el işçiliği isteyen bir dövme biçimi, çizgiler yerine noktalardan oluştuğu için de gölgeler çok daha güzel gözüküyor. Dövmeci de elimdeki alternatiflerden birini kabile ve Borneo unsurlarıyla yeniden çizebileceğini söyleyince, fazla kimsenin yaptırma şansı olmadığı bu yöntem daha da cazip geliyor. Nasıl bir şey çıkacağının merakıyla Skrank Tattoo'dan ayrılıyoruz. Dalgalara Karşı Rüzgar ve denizin aşındırması sonucu oluşan Yılan Kayası'yla ünlü Sarawak'ın en popüler milli parkı Bako için yine erkenden yoldayız. Kuching'den 1 saate yakın bir otobüs yolculuğuyla Bako köyüne ulaşıp parka giriş yaptıktan sonra parkın merkezine varmak için yarım saatlik bir tekne yolculuğu yapmak gerekiyor. Tabii burada tekne derken bindiğimiz şeyin motorlu kayık olduğunu da belirtmem gerek, hatta aramızdaki adıyla "mülteci kayığı"... Çoğu epeyce yaşlı kayıkçıların kullandığı bu araçlarda nehirde sakince giderken ileride başımıza geleceklerden haberimiz yok. Nehrin okyanusa açıldığı andan itibaren 5-6 kişilik bu küçük kayıkla dev dalgalara maruz kalıyoruz, ne dalgalardan ne de ıslanmaktan kaçmak imkansız, sıkı sıkı sağa sola tutunmaya çalışırken korkmamak da. Üstelik korktuğumuz şey batmak ya da ıslanmak değil; böyle bir durumda pasaporta, cüzdana ya da telefona olacaklar...
Parkın merkezine varır varmaz kayıt olarak hangi rotayı tercih edeceğimizin bilgisini veriyoruz. Malezya'daki tüm milli parklarda güvenlik için bu önlem alınıyor. 1 saatten başlayıp bir güne kadar sürecek birçok rota var. Kimisi ormanlardaki endemik bitkileri ya da nadir görülen hayvanları keşfetmek üzerine, kimisi şelale, plajlara ya da tepelere çıkıyor. Gidiş-dönüş üç-dört saat sürecek Teluk Pandan Kecil rotasını tercih ediyoruz. Buradaki en talep gören iki rotadan birindeyiz. Başlangıç noktası bile büyüleyici; hindistan cevizi ağaçlarını şehir merkezlerinde bile "dikkat kafanıza hindistan cevizi" düşebilir tabelalarıyla gördüğümüz için pek ilgi göstermiyoruz ama daha ilk 10 metrede karşımıza çıkan sakallı domuz bizi oldukça şaşırtıyor. Sıcaktan ve nemden midir yoksa artık insan görmeye fazlasıyla alıştığından mıdır bilinmez tasnif edildiğinin aksine pek de vahşi gözükmüyor gözümüze. Deniz suları altında kalan ağaçların oluşturduğu longoz arkasında deniz ve gökyüzünün birleştiği fonuyla bir bilgisayarın masaüstü resmi kadar net ve davetkar.
Longoza sırtımızı verip köklerin ve tahta basamakların arasından yukarı doğru çıkmaya başlıyoruz. Üstümüzdeki tişörtlerin çıkarıldığında suyunun sıkılacak hale gelmesi için en fazla 10 dakika yetiyor. Neyse ki rotamız tamamen tırmanmaktan ibaret değil, düzlükte gitmek gibi bir şansımız olmasa da nefes alabileceğimiz rampalar inip çıkmaya başlıyoruz. Birden dalların hışırtısını duyuyoruz, ardından eğilen dallar gözümüze çarpıyor. Şanslıyız; onları görmek için ayrı bir yürüyüş rotasının takip etmemiz gereken proboscis (uzun burunlu) maymunlar kendiğinden karşımıza çıkıyorlar, sadece bu bölgede yaşayan atalarımız yaprak yerken oyuncak bir ayı kadar zararsız ve sevimliler...
Rotalar belli bölgelerde kesiştiği için yaklaşık 600 metrede ulaşabileceğimiz bir tepenin tabelasını görünce yolumuzu uzatıp oraya gidiyoruz. Yukarıdan plajı çekmeye çalışırken objektife takılan timsah günün sürprizi. Kendi parkurumuzun sonuna da fazla yol yok, yarım saat kadar yürüyüp Kecil Plajı'na varıyoruz. Minyatür kraterlerden oluşan kayalar bakir plajla birleşiyor, yine bu dünyada değilmiş gibi hissettiğimiz anlardan biri, bu kez timsahla yüz yüze karşılaşmazsak...
Bako'nun ünlü kayası da bu plajda ancak onca reklamı yapılan o dev kaya (resimde sağda gözüküyor, gerçekten de bir yılan kafası şeklinde) boyu benden hallice bir taş parçasından ibaret. Moralimizi bozmadan denize dalıyoruz. Güney Asya'da ilk deniz tecrübem; Güney Çin Denizi. Yüzmek pek olası değil daha dizdeyken ardından boyumuzu aşan bir dalga daha geliyor. Afgan ve Duygu çok daha uzun zamandır Güney Asya'da oldukları ve çok daha güzel denizlerde yüzdükleri için suyu sevmeyip çıkıyorlar. Ben bir buçuk yıldır deniz görmediğim için halimden oldukça memnunum, madem yüzmeye fırsat yok, kolumu açıp dalgaların vurmasını bekliyorum. Dalgalar o kadar kuvvetli ki tabandaki kumları da kaldırıp savuruyor, çıktığımda deniz şortunun cepleri bile kum dolu. Aynı yolu takip ederek dönmemiz gerektiği için dönmek gelmek kadar keyifli değil, daha az dinlenip daha hızlı yürüyoruz. Başladığımız noktaya vardığımız anda bu kez silver leaf (gümüş rengi) maymunlar bizi karşılıyor. Geri dönüş botlarına doğru yürürken münasebetsiz bir zamanda gelip bir türlü kalkmak bilmeyen misafirlermişiz gibi bize bakıyorlar, zaten öyleyiz de galiba.
Duygu'nun doğum gününün şerefine pasta kesmek istiyoruz. Tabii ki yok. Neyse ki bir mum buluyoruz, dragon fruit'in ortasına dikip üfletiyoruz. Çilek sütlü gazoz Milkis shot'larımız şerefine, iyi ki doğdun Duygu!
Meraklısına notlar
*Borneo adı size bir yerden tanıdık geliyor da coğrafyadan tanıdık gelmiyorsa bunun suçlusu Halk'ın Oreo çakması bisküvisi Borneo olabilir. **Milo Avustralya ve Yeni Zelanda başta olmak üzere Güney Asya'da oldukça yaygın ancak her ülkede ayrı bir formülle satılıyor, hatta tozun şekli bile ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor. Burada yemekler aşırı baharatlı olduğu için yemeklerde bu içeceklere ilgi yoğun. Malezya'nın milli içeceği Teh Tarik de yoğunlaştırılmış sütün Seylan çayıyla karıştırıldığı benzer bir tat. Her ikisini de sıcak veya soğuk olarak sipariş edebiliyorsunuz. ***Güzellik faşizmi yapmak istemem ama buranın keskin suratlı, kuyruksuz kedileri pek de görmeyi merak edeceğiniz güzellikte yaratıklar değiller. Orman kedileri ve leopar kedileri gibi çok ilginç türlere ise gidilen yerlerde rastlamak mümkün değil.