Emel Kurhan bir gün Paris’ten İstanbul’a geliyor. Sürekli gidip geliyor yıllar içinde ama bu geliş başka. “Bir an olur ya, ‘Benim geri dönmem gerek’ dersin. Değişiklik zamanı geldi! Bu ev çıktı karşıma. Yerleştim” diyor. O evin içerisinde bir masanın ortasında Çukurcuma’dan aldığı göbeğinden bağlı yün karpuz dilimleri var. “Onu çok seviyorum” diyerek karpuzu eline alıyor ve “Kapatınca dilimleri, kapalı karpuz oluyor” diyor. Karpuzu anlamak çok eğlenceli. Şöyle açıklıyor Kurhan: “Kadın, geçen gün karpuzu yatağımın üzerine koymuş. Yastıkları koymuş, ortaya da karpuzu koymuş. Bir düzenleme yapmış. Dedim ki acaba ne ifade ediyorum kadına? Biraz endişe ettim açıkçası!”
Yazbukey’in Emel’i Kahire’de doğuyor ve saray yavrularında büyüyor. Büyük büyük dedesi Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Bir büyük dedesi dönemin sağlık bakanı, bir diğeri dışişleri bakanı. Bunun içine doğuyor Kral Faruk’un akrabalari Yaz ile Emel Kurhan. Yazlarını babaannesiyle birlikte geçiriyorlar, kafalarında sözlük çay içmeyi öğreniyorlar. “Çok naif bir ortamda büyüdüm ve uzun süre bir masal kahramanı olduğumu düşündüm. Bir gün öyle bir şey olmadığını öğrenince bayağı şaşırdım. ‘Aa? Öyle bir şey yokmuş’ dedim. Bu çok eğlenceli ve saçma bir şey, neredeyse 16- 18 yaşına kadar sürdü” diyor. Kurhan, bir Osmanlı prensesi olacağına tekdüze zamanlara denk gelmiş. “Yanlış bir zamanda yaşıyorum” diyor ve hikayesini anlatmaya başlıyor: “Mehmet Ali Paşa, Kavala’da çok önemli bir tütün tüccarı. Mısır’la tütün ticareti yapıyor. Napolyon ve İngilizler Mısır’ı almaya çalışırken Osmanlı devleti Mehmet Ali Paşa’yı da ordulardan birinin başına koyuyor. Bu çok hızlı anlatılmış bir versiyon tabii ki! Kavalalı, İngilizleri ve Fransızları kovuyor ve kendini kral ilan ediyor. Bence bu süper bir şey! Yapabiliyor olsaydım, ben de yapardım!” Anneannesi Tatar, Mongolistan’dan göç etmiş, onun dedeleri Cengizhan’ın soyundan geliyor. Büyükbabasının ailesi Sibirya’ya sürülmüş, beyaz Rus. Çarı kurtarmaya çalışırken bakıyorlar ki herkes öldürülmüş. At üstünde kaçıyor. “Buraya geliyor, bir şekilde anneannemle tanışıyor. O kısımlar biraz bulanık çünkü anneannem her seferinde farklı bir versiyon anlatıyor. Anneannem, zamanının avangard kadınlarından bir tanesi. Kıyafet devriminde kendi baş örtüsünü yakmış sokağın ortasında. Çok çılgınca bir şey, bugün yapsan tutuklanırsın herhalde!” diyerek gülüyor. Hikayelere kulak astığını anlatırken kulaklarının uzadığını ve bir illüstrasyona dönüştüğünü görüyorum. Amerikan müzikalleriyle büyüyor ve sonunu beğenmediği masallara başka sonlar yazıyor. “Diyorum ki kendi kendime, bazı şeyler var hayatta önemli olan. Yaptığın şeyle özel misin ve memnun musun hayatından? Benim için mutluluk bu. Bugün olduğum kişi kimse, küçük şeylerle oldu. Biraz komiğime gidiyor” diyor Kurhan.
Sınırsız hayal gücü gerektiren işlerin damdan düşmediği, böylelikle nereden geldiğini bilmenin kendini ortaya koymakta epey yardımcı olduğuna uyanıyorum. “Her koleksiyonda sil baştan. Yeniden sorguluyorsun, kendini kurcalıyorsun. Yaptığımız her çalışmada nasılsak öyleyiz, sanırım insanların ilgisini bu çekiyor. Aktris değilim, olmadığım bir şey değilim.” Ama ikisi de star. Her şeyi üzerlerinde deniyorlar ve dans ediyorlar. “Kendimizi göstermeyi seven tipleriz. Bu işi yapmamak lazım bunu sevmiyorsan” diyor tasarımcı.
Parça suratlar, pop art dudaklar, kuş tülü taçlar, kuğu kulaklıkları, pleksi bilezikler, sahte dekolteler, tavşan çantalar, kutu çantalar, dantel yüzükler, hediye süsü broşlar, Swarovski gözlükler, deri eldivenler, ponponlu topuklular, kedi bıyıklı maskeler, Venüs peruklar ve Yazbukey’in zamansız dünyası. Allah aşkına kimin bir sahte dekolteye ihtiyacı olabilir ki? Aksesuarı böyle kimlikli yapmanın ham bir yanı var. Kokot bir estetik– çok feminen, kadınsılığını iyi yaşayan küçük tavukçuk gibi. Birbirlerini iyi tamamlayan iki kişilik Yaz’la Emel Kurhan kardeşler.
Yazbukey markası’nın yaratıcıları Paris’te çeşitli modaevlerinde çalışıyorlar işi kurmadan: Emel Kurhan’ın işe ilk Christian Lacroix’da emprime yaparak, Yaz’sa Martin Margiela, Martine Sitbon ve Givenchy gibi markalarda stajla. Sonrasında, “Dedik ki kendimiz bir şeyler yapalım. Yapalım, deneyelim. Bakarız. Sıfır planlama, sıfır bütçeyle ilk koleksiyonu yaptık ve Londra’da bir dükkana bıraktık. Sonra Björk geldi ve bütün koleksiyonu satın aldı. Bir anda başladık gerçekten. Björk vesile oldu. Ama yaptığımız işin arkasında o kadar çalışma var ki! Türkiye’de bu tip işler çok kolay zannediliyor. Bir koleksiyon çıkartmak mucize oluyor bazen, ufak şeyler için çok çabalıyorsun, o kadar engel çıkıyor ki karşına!” Yazbukey, güzellik, çirkinlik yerine başka bir estetik anlayışıyla uğraşıyor. Bu büyük bir oyun, en basit malzemeyle en paha biçilmez olanın birlikteliği. Bir pırlanta bir tenekeyle yan yana gelebiliyor. Bu anlamda ne malzeme fetişizmi, ne de bir hiyerarşi, malzemeye eşit davranan tavırları mükemmel. Emel Kurhan, “Nasıl yan yana getireceğini bildiğinde, fikir sağlam duruyorsa her şeyi yapabilirsin; nasıl sunduğunla ve düşüncenle alakalı” diyor. Bir başka örnek uzun zamandır kolyelerinde kullandıkları ayakkabı bağcıkları. Bu zamansız işler hiçbir döneme referans vermiyor, bir akımı takip etmiyor. Eskidikçe kullanımı artıyor sadece. “Önemli olan trend olmak değil, zamanda yer almak. Bu en büyük lüks, en önemli şey” diyor. Fransa’da bir köyde ikinci el dükkanında 92, 95’e ait Pradaları korkunç bulduğundan bahsediyor “Sonuna kadar giyebilmelisin aldığın şeyi. Bu yüzden ne malzemeyle, ne zamanla, ne de formla kısıtlanmayı sevmiyoruz. Neye göre çirkin, kime göre güzel? Önemli olan, arkada duran fikir. Kolay olması gerek, işi gördüğün an algılaman gerek. Arada olmak çok kötü bir şey. Ya anlarsın ya anlamazsın” diye ekliyor.
Yazbukey’in koleksiyonları her seferinde farklı bir hikayeyi anlatan bir dizi aksesuardan oluşuyor. Genellikle 40 ile 50 parça arasında değişiyor bir sezon. Bu aksesuarlar eğlenceli olduğu kadar form’a ve bir aksesuarın ne olduğuna dair farklı önerilerde bulunuyor. Ve varolmaları için öncü koşulları yok. Yuvarlak perde başlıkları, kurdele ve Swarovski kristallerin bir arada eridikleri bir cadı kazanı ortaya Tim Burton’un filmlerinden fırlamış bir persona çıkartıyor aksesuar başlığında. Ve koleksiyondaki parçalar birbirleriyle konuşuyorlar, örnek: çevirmeli telefon formundaki broşun adı “Call me darling” (Ara beni tatlım). Bu arada süper arabesk Yandım Aşkından kolyesinin bir de kibrit kutusu varmış (çok yaratıcı bulunduğu için üretilmeyen.) Adı: Söndür Ateşimi. Yani bu bir “sen ve ben” setiymiş. Anlatmaya devam ediyor Kurhan: “Dedik ki avangard bir şeyler yapıyorsak eğer, bizi şaşırtan şeylere doğru gitmeliyiz. Daha ötesi nedir diyerek çalıştı hep. Bir adım ötesi ne olabilir? Kendini aşmak mı denir? Bilmiyorum isim ne koyabilirsin” Nasıl oluyor tüm bunlar? “Gökyüzüne bakarken bir anda kafama fikir düşmüyor. Görüyorsun, geziyorsun, film izliyorsun, sergi bakıyorsun, kitap okuyorsun… Çok büyük birikim gerekiyor ve bunun asla sonu yok. Doldurdukça daha fazla istiyor çünkü; dibi delikli torbalar gibi, koydukça aşağıdan iniyor, süzgeçten geçiyor. Bilgi stoku yapıyorsun. Bunu yapmayı her zaman sevdim.” İyi tasarımcı nedir? diye kendi soruyor ve cevaplıyor. “Meraklı olan kişi. Çok fazla bilgi bazen bir şeyi öldürse de alman gereken şeyi zamanla alıyorsun. Ezbere değil” diyor.
Kesik cümlelerle verdiği tarif, alma, toplama, biriktirme, eritme, dönüştürme gibi işlemlerden ibaret değil. Kurhan, “Samimiyetle yapıyorsun bir işi. Samimiyetin bittiği an, bitiyor” diyor. Hiç dolaylı konuşmuyor: “Öylesine yaptığın işi anında iptal et. İnsanlarla öylesine tanışma. Anında ele. Benim için en büyük lüks, vaktimi kullanıyor olmak. İki üç tane daha çanta yapmak değil; bunu yapan markalar zaten var. Özel bir fikir ekleyip kalıcı olmak istiyorum. Yapmak önemli. Bazen sadece bir şeyleri yapıp bitirmek gerekiyor. Öbür türlü yapmadığınla kalıyorsun. Yap, bir sonrakine ilerle.”
Yazbukey’de her koleksiyonun bir hikayesi var, zaten Kurhan da yaptığı işi hikaye anlatmak olarak tanımlıyor, “Modacı dersen, değilim. Çünkü modacı, zamanına uyacak işler yapar” diyor. Bir koleksiyonun hikayesinden yola çıkıyoruz… Örneğin 2004 kışı için yaptıkları Look at me, copy me (Bana bak beni taklit et) koleksiyonuna başlamadan başından geçenleri anlatıyor: “Pr’cımız, Yaz ve ben oturuyoruz. Ortada sıfır para var ve bir etkinlik yapmak istiyoruz. Diyoruz ki sağda solda bir sürü tanıdığımız var, arayalım onları. Diyelim ki, biri baştan aşağı Yazbukey giyinerek defilelere gidecek ve markanın elçisi olacak. Tamam, peki kim olacak o kişi? Döndüler, bana baktılar ikisi de. Beş günde yirmi defileye gittik. Nerede değiştirebilirsem makyaj ve kıyafetimi değiştiriyorum. Gidiyorum defileye, birinci sırada oturuyorum. Diyorlar: ‘Siz kimsiniz?’ ‘Prensesim’ diyorum. ‘Yazbukey markasının elçisiyim’ ya da ‘Gazeteciyim’ diyorum. Sürekli değişiyorum.” Look at me copy me, böyle doğuyor. “Yazbukey bir albüm çıkarıyormuş gibi yalan söyleyeceğiz, dedik. Michel Gaubert bir miks yaptı, defilelerde dağıttık albümü. Konser turuna çıkarmış gibi tişörtler yaptık. Koleksiyon da böyle doğdu ve herkes inandı albüm çıkardığımıza!” diye anlatıyor Emel Kurhan.
Yazbukey hikayesi bir yana, tasarımcı solo bir kariyere başlıyor bugünlerde. İlk işini büyük bir otomotiv firmasından almış bile. “Yazbukey oturdu ve devam edecek, yeni başlangıçlar yapmak gerekiyor” diyor Kurhan. Hikayelerden yola çıkarak desen ve emprime işine ağırlık verecek önümüzdeki dönemde. Çocuk dikkati, aynı anda beş işi birden yapması, modaya doyması... Başka disiplinlerden öğreneceği şeyleri düşündükçe heyecanlanıyor. “Fransızca’da bir deyim vardır, ‘horozdan eşeğe geçmek’ diye. Beni ayakta tutan şey bu. Beklenmedik bir yerde olmak istiyorum. Benim kitlem beni anlıyor, başka bir sektörde hikaye anlatmaksa çok farklı. İlla modadan anlaması gerekmiyor ve diyorsun ki, ‘Wow!’ Hikaye gerçekten konuşuyor, ayakta duruyor.” Bu Kurhan’ın ikinci şaşırtıcı dönemi olacak gibi. İşin eğlenceli kısmıysa sektöre göre araştırma yapıyor olması, “Tanımadığım bir sürü şey öğreneceğim. Sonra Emel’in zevkiyle harmanlayacağım.”
Kurhan’ın “sonra” sözcüğünü kullanıyor olması dahi bir tür öyküleme yaptığı ve yapacağı şeylere dair. Yaptıkları, söyledikleri, yaşadıkları cesaretlendirici, özgün ve mütevazı. Bugüne dek birçok markayla iş birliği yapmasına, birçok ünlüyü giydirmesine rağmen sanki bu işleri o yapmamış gibi. Kumpir adlı köpeğinin kıyafetlerini göstermeyi yeğliyor. Yine de yazmakta fayda var, Björk, Isabelle Huppert ,Gwen Stefani, Nil Karaibrahimgil, Selma Blair, Courtney Love, Mick Jagger, Kylie ve Danii Minogue, Dave Gahan gibi isimler aksesuarlarını taşıyor. Swarovski, Coca- Cola, Lancel, Absolut, Adidas, Mavi gibi markalarla işbirlikleri var. Yaratıcı işlerle uğraşanlara, kendinden bir parça işine koyanlara büyük saygı duyuyor. Kendi olma cesaretini göstermesi her şeyden önemli kanımca. “Bu işi ben kendim için yapıyorum, bir başkası için değil. Yoksa başka bir iş yapardım” diyor. Beğenilmek mevzusuna gelince: “Türkiye’de millet o kadar kendini ciddiye alıyor ki! Kaç milyar kişi var şu yeryüzünde? Ne kadar özel olabilirsin yaptığın şeyle? Ben anlık şeylere inanıyorum. Samimiyet ve kalp koyarsın. Yaptığım şey beğeniliyor mu, beğenilmiyor mu? Umurumda değil. Ben bir hikaye anlatıyorum. Anlayan varsa anlıyordur. Biraz hafiflikle yaklaşmak lazım. Bu bir iş. Çok ciddiye alırsan gülünç olursun. Beğenilmem lazım, ne yapacağım diye düşünmeye başladığın an, olay bitmiştir zaten. Yanlış bir yerdesin.” Nokta. DENİZ GÜL