“Ve gün gelip sesimi yeniden gökkubbede duyduğunda,
bil ki o an mahşer günüdür;
bir canın, bütün yolları geride bırakıp son kez bir ismin peşine düştüğü andır.
O vakitten sonra beni sesimle değil, sessizliğimle hatırlayacaksın.
Ne bir selamın arasında olacağım, ne yarım kalmış bir sohbetin içinde…
Belki bir belediye anonsunun soğuk ve duygusuz cümlelerinde,
belki bir cami avlusunda, selanın göğe yükselen o ağır yankısında duyacaksın adımı.
İşte o gün anlayacaksın;
bu yalnızca bir insanın dünyaya vedası değildir.
Bu, vefasızlıklara, geç kalınmışlıklara, vedasız bırakılmışlıklara bırakılmış sessiz bir sitemdir.
Annemi uğurladığım o sokaktan geçerken yanında olmayacaksın.
Son yürüyüşümün ağırlığını, dönüşsüzlüğün vakur sessizliğini göremeyeceksin.
Bir balkon gölgesinden el uzanmayacak bana.
Bir karanfil düşmeyecek yoluma.
Ardımdan okunmuş bir Fatiha’nın tesellisi değmeyecek omzuma.
Ve geriye sadece adım kalacak.
Selanın ardından minarelerden süzülen birkaç hece…
Önce kulağına değecek, sonra içine işleyecek.
Zihnin, geçmişin kapılarını birer birer açacak.
Kalbin, vaktiyle söylenmeyen cümlelerin ağırlığını taşıyacak.
Çünkü bazı yokluklar insanı öldürmez;
ama ömrü boyunca içinde eksik bir yer bırakır.
Ve sen o gün, benim gidişimi değil;
bir zamanlar yanında olup da kıymeti bilinmeyen bir sesin artık geri dönmeyeceğini duyacaksın.”














