Ara Çayı
https://www.youtube.com/watch?v=AL2Nlt1Yezo
Buzdolabından birkaç saat önce koyduğu suyla rakı şişesini aldı. Önce ağır ağır bardağa döktüğü suyun, buz tanelerinin arasına dolmasını izledi. Sonra anasonla rakının harmanlanmasını. Aldığı rafa koydu şişenin ikisini de. Bardakları aldı, salona geçti ağır aksak. Beynini kemiren sorularla birlikte bir sigara yaktı. Belli belirsiz çalan şarkı kulaklarına doluyordu. Gece uzun, gece karanlık ve sessizdi. En çok bu halini seviyordu sokağın. Küçük bir parmak şaklatmasının yâda nefes alış verişinin bile duyulduğu zamanlardı kendini bulduğu zamanlar.
Sözlerinin yüreğine dokunduğu şarkının sesini iyice kıstı, sessizliği dinledi önce. Sonra aklını alıp başka diyarlara gönderen düşüncelerini dinledi. Sanki kafasının içinde onlarca farklı karakter vardı da, hepsi söz hakkı almış, aynı anda farklı cümleleri dışa vuruyordu.
Biri geçmişinden bahsediyordu. Hayatına aldığı adamlardan, hayatına dâhil edemediği insanlardan, yaşamına dokunan yaşantılardan dem vuruyordu uzaklardan bir yerden. Bir başkası bir şarkı söylüyordu. Kelimeleri tam anlamıyor, yarısı var yarısı yok “gözlerin” diyordu, “sığınmak gözlerine, sığınmak bir gece vakti”. Çok yakınında, sanki bir nefes uzağındaki bir diğeri, “şu anın” diyordu, “nasıl da karmaşıklığın içinde. Nasıl bir kördüğümün ortasında, muallakta.”
Büyükçe bir yudum aldı rakısından. Sonra eli su bardağına gitti. Uzanmasıyla elini çekmesi bir oldu. Anasonun genzinde bıraktığı acıya teslim etti bedenini. Belki alkol damarlarına iyice yayılırsa, zihnindeki sesler kesilirdi.
Camın karşısındaki sokağa baktı uzun uzun. Arnavut taşlarında dolaştı önce gözleri. Sonra kafasını gökyüzüne kaldırdı. Onun gibiydi bulutlar da, yarısı beyaz bir kısmı da gri. Belli belirsiz yıldızlar, boynuna alnını dayayıp uyuyan adamların sayısı kadardı ve hayatına girmek isteyen adamlar gibi birbirileriyle yarışıyorlardı göze çarpmak için.
Bilincini kaybettiği gecelerin kaçında başkasının yanında uyandığını, yanında uyandığı adamların kaçına hayallerini adadığını düşündü. Kaç tanesinin avuçlarına hayallerini bilerek ve isteyerek bıraktığını anımsamaya çalıştı. En son kimin gözlerine bakıp da onu sevdiğini söyleyip söyleyemeyeceğinin muhakemesini yaptığını, gerçekten sevip sevmediğini ölçüp tarttığı günleri getirmek istedi gözünün önüne. Başaramadı.
Yıllar önceydi herhalde, belki çeyrek asır olmuştu, avuçlarının arasında bir elin sıcaklığını duyumsadığı günler. Eylüldü yâda mayıs. Belki ilkbahardı, belki son. Bahar aylarıydı ama. Ondan emindi. Bu yüzden ne ilkini ne de sonunu sevmezdi baharların.
Baharlardı, papatyaları ona getirdiği gibi ondan alan. Yine bir bahardı, rakıyı ona tanıtan.











