“Aşkta kişinin iç huzuru asla olamaz, çünkü varıp varacağı yer daha başka ve fazla arzular için yeni bir başlangıç noktasıdır daima.” Proust’un bu sözünü Lacan’ın şu sözüyle birlikte düşünelim: “Unutmamalı ki aşkta seveni ve sevileni tanımlayan terimler hiçbir şekilde çakışmaz (örtüşmez, tam anlamıyla kucaklaşmaz). Sevenin özlediği şey sevilende saklı değildir (içerilmez). Aşkın temel sorunu budur.”
Proust diyor ki aşkta arzu hep bir başlangıç noktasındadır (veya sürekli yeni bir başlangıç noktasına döner), asla tamamen doyuma kavuşmaz. Lacan diyor ki seven ve sevilen hiçbir şekilde birleşemez (bir olmaz), sevenin aradığı asla sevilende değildir.
Proust’un “başlangıç noktası” tabirini kullanması ilginç, çünkü arzu, Aristoteles’in de belirttiği gibi, esasında ve her şeyden önce (yani eros olarak) bir başlangıç noktasıdır, bir son durak, nihayet (telos) değildir. Aristotelesçi anlamda, her eros (arzulama) daima bir telos’a (nihai bir amaca) yönelimli olsa da onu (tohumun potansiyel olarak ağacı içermesi gibi) içermez, sadece doğuşundan itibaren onun hayalini bağrında taşır. Dolayısıyla, arzu, doğası gereği, tam da başlangıçta olandır. Yani sürekli bir başlangıç noktasında olmak arzunun bir eksikliği değil, tam da kendisi olmasıdır.
Öte yandan, Lacan diyor ki sevenin arzusu telos’unu (nihai doyumunu) asla sevilende bulamaz, çünkü orada değildir (sevilende saklı değildir). Peki nerededir diye sormadan önce şunu sormamız daha doğru olur: işaret edebileceğimiz (yani sabit) bir olan olarak var mıdır böyle bir nihai doyum noktası (telos)? Yoksa, olan değil de bir oluş (process) mudur o, seven ve sevilen arasında sürekli cereyan eden bir akış?.. Eğer öyleyse, sadece arzunun sürekli bir başlangıç noktasına dönmesi değil, doyumunun sevilende içerilmemesi de anlaşılır olur. Çünkü ne sevende ne de sevilendedir, fakat aradadır o; bir kerelik bir oldu bitti (olan) değil, ikisi tarafından her an üretilmesi gereken bir oluş, bir akıştır.



















