Bir zamanlar ben de senin gibiydim. Hiç ölmeyecekmiş, hiç hasta olmayacakmış, ölümsüzmüş gibi yaşardım. Hasta olduğumda ise bir an şüpheye düşer iyileşince her şeyi unuturdum. Tehlikeli sporlar, zararlı gıdalar, gereksiz tartışmalar... hiç birinden korkmazdım. Eşsiz bir mizahım, engin bir felsefem vardı (bana göre), hayat bir şakaydı, ciddiye almazdım çünkü kurşun geçirmezdim. Mizah biraz da travmadan sakınmak içindir, tüm limitsiz komik insanlarda bunu gördüm. Onlar da benim gibi mutsuzdular, işin kötüsü ben komik de değildim.
Mutsuzdum çünkü benden beklenen ben, kendimden beklediğim ben, hedeflemeye bile cesaret edemediğimi ben değildim. Ben, ben değildim ve kendi umurumda da değildim. Zaman geçti. Her doğum günümde karnıma daha ağır bir yumruk geldi. Ortamın en yaşlısı olmaya başlayınca o kutlanan şey yavaş yavaş bir ağıta dönüştü. Çünkü zaman aleyhinde işliyor ve herkes bu korkunç günü sana hatırlatmak için canla başla çalışıyor.
Belki ölümü hatırlattığı, belki de başarısızlıklara dolu bir hayatı yüzüme vurduğu için sevemedim doğum günlerimi, sadece beni sevenler için hoş gördüm. Onlara iyi davranmaya çalıştım. Hayatla tek bağlantım onlardı.
İşte aynı boş vermişliği senin de yapmaya başladığını görünce bu kaybedilmiş günlerin hayaleti önümde tekrar hortluyor. Diyorum ki bari o yapmasın, diyorum ki bir adım önde olsun. Biri gelecekten gelip “zamanını boşa geçirme sonra çok üzüleceksin” deseydi eşsiz mizahımla nasıl bir terbiyesizlik nakşederdim bilmiyorum; ama senin için hâlâ bir şans var. Gençliğin var. Ama yanında aptallığında verildiği bu süper tanrısal güç, sonsuza dek seninle kalmayacak.
Zaman kısıtlı ve yaşlandıkça enerjin de kısıtlı hale gelecek, en azında bu süreyi akıllanıp enerjini verimli kullanmak için kendini eğitebilirsin. Ara sıra rahatlamak iyidir; ancak rahatlığı hayatının merkezine koyunca işte o ölümü (yani mori’yi) unutmak için bir uyuşturucuya dönüşüyor. Tembelleşiyor insan. Algısı zayıflıyor, penceresi küçülüyor, kendi ağırlığı içinde kayboluyor. Beyin de kaslar gibidir, sürekli antrenman yapmalı değişik şeyler denemeli, farklı disiplinler okumalı, insanlar tanımalı, zahmet edip konuşmalı, yılmadan sevmeli, farklı şehirlerde yaşamalı, sürekli beyninin tozunu almalı ki zinde kalsın. O zor günler geldiğinde ise ayakta durabilsin. Böyle bir beyni, zaman ve mori dışında hiç bir imkansızlık alt edemez.
Umarım bu iki kelimelik, on bir harflik, tecrübelerle yoğrulmuş kadim sözün gerçekte ne demek olduğunu fark eder ve harekete geçersin. Seni sevenleri, doğum gününü kutlayanları, kalbini kırıp kaçanları, hayattan dersler çıkarmanı sağlayan herkesi seversin. Çünkü onlar senin parçan, sen onlarsın. Kaçmak yerine kendini kabul et.
Unutma, zamanın yerine, kapını çalıp seni hayat bahçesine çağıran herkes dostundur. Memento mori.