Sırça fanusun içinde sıkışmış bir Sylvia Plath, iki kaya arasında sıkışmış bir balık Ceylan Ertem, beyaz ışıkların arasında kalmış ve gözlerini aralayamayan ben.
Bizim gibi binlercesi, milyonlarcası belki de. Kimi farkında, kimi değil. Kimi çözdü bitti, kimi hala sıkışmış vaziyette elinden geldiğince nefes almaya çalışıyor. Peki almasak? Maalesef ki o da bir seçenek olarak görünmüyor. Araf dedikleri şey bu olabilir mi? Araf dedikleri şey kendimiz olabilir miyiz? Zihnimiz veya duygularımız. Bir savaşın ortasındayız. Yenemiyoruz, pes edemiyoruz. Bir savaşı nasıl yaşanılır hale getirebiliriz onu da bilemiyoruz. Bilenler de öğretemiyor.
Tanrının benimle bir oyun oynadığına inandım hep. Gülerek yukarıdan bakıyor ve kendime daha ne kadar katlanabileceğimi görmeye çalışıyor. Hayatım sürekli çıkmaza giriyor, sürekli başa sarıyor. Bu sarmaldan bir türlü çıkamıyorum. Kendimden bir şeyler yaratmaya çalışıyorum ama hayatın aklında hep başka planlar var. Çoktan kaybettiğim bir oyunla savaşıyorum ve tek yaptığım zaman kaybetmek. Gerçi bu ne kadar umrunda olabilir ölmeyi dileyen birinin?
Herkes ama herkes çok zor biri olduğumu söylüyor. Buna inanmayı ben de denedim ama o zor kısmımı göremiyorum. Zor olan sevgi ve aşk talep etmek mi? İlgi beklemek mi veya ortaya saf duygulardan örülmüş neon bir karakter koymak mı? Değersiz hissedince uzaklaşmak mı veya açık bir iletişim kurmaya çalışmak mı? Benim zor tarafım neresi?
Güçlü görünüp içimde 5 yaşında bir kız çocuğu taşımak mı yoksa? En mantıklısı bu görünüyor çünkü inanın çok zor. Ama benim için zor. Onu sakinleştirmek, telkin etmek -hele ki tek başıma- korkunç zor.
Yerime geçmek ister misin? Önden buyur. Biraz da ben olmayı dene. Bakalım ne kadar kolaymış.













