bir şeyler yazacağım, hızlı ve yavaş olduğumuz şehirler hakkında. eskiden yavaş artık olmadıklarımdan. aslında artık hiç yavaş olamadıklarımdan. bir yürüşte sohbeti çok arkada bırakırcasına yürümekten. bir yerlere yetişememekten korkmaktan, her defasında çok erken varmaktan ama yine de geç kalmaktan. senelerce çok şehir değiştirmekten, uyum sağlayabilmekten ve yetişmekten korkmadan yürümekten övünen biri olarak, zamanı kontrol edemememin öfkesi içindeyim, hayır artık sadece kırgınlığı içindeyim. kol saatini süs, müzik sürelerini sonsuz sayardım. konumuz zamanla alakalı hiç değil halbuki, ama artık her şey zamanla alakalı. ya metroyu kaçırırsam, ya vapur çoktan denizin ortasındaysa, ya çoktan geç kaldıysam. bunların hepsinde kendimi mutsuz edecek, yaptığım bir şeyi kendimi gücendirecek şeyler bulmak için ayırdım. denizi izlemedim, birkaç sayfa daha okumadım, şarkının en güzel kısmını duymadım. fakat hala kuş sesleri her gün gördüğüm ağaçta, en sevdiğim yazar seneler sonra bile hiçbir rafa bakmadan bile orada durmaya devam etti. gülümsedim de içimizde kocaman bir ağlamak hissi gelir ya sebepsiz öyle de yükseldi, tabii ki yapmadık. kimseye kızmamam adına çok öğüt dinledim, çok eleştiri duydum hatta bazen öfkelendim. dünyanın en iyi insanı olmadığımı biliyor ve bu bana acı vermiyor. ne azını ne çoğunu yapabiliyorum, bir savunma cümlesi olmadan ben bu kadarım. duygusal komplikasyonlara girmeden buyum. ama bu yüzden mutsuz değilim, ama bu yüzden kabullenemiyorum. ayrımlar ve ayrıntılar. bir şeyleri düşünmeden yaşamanın övgüsü yanında insanları aşsak bile aynaları, duvarları, masaları da dahil edelim bir kez. ikinci kez hayır bunların hepsini profesyonel konuştuk. her şeyi aşabiliriz, her şeyi yeneriz. içimizdekiler özneldir, herkesin içi kendinedir. ne yapalım peki? bu da özneldir. ben biraz yürüyeceğim.