Nuits Rouges,G. Franju 1974
AnasAbdin
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

Product Placement
d e v o n

@theartofmadeline

Andulka
Show & Tell
Cosimo Galluzzi

TVSTRANGERTHINGS
trying on a metaphor

❣ Chile in a Photography ❣
One Nice Bug Per Day

JBB: An Artblog!
Sweet Seals For You, Always

★
wallacepolsom
🪼

Origami Around
Cosmic Funnies

seen from Netherlands

seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from France
seen from South Africa
seen from Netherlands

seen from United States
seen from United States

seen from Singapore
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Türkiye

seen from Türkiye
seen from Türkiye
seen from United States
@noisescape
Nuits Rouges,G. Franju 1974

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bela Tarr’s view
be loved 🖤
Nosferatu 2024:Welcome to the Darkness
Yönetmen : Robert Eggers,
Oyuncular : Bill Skarsgard, Willem Dafoe,
Lily-Rose Depp,Nicholas Hoult
Tüm vampir filmlerinin kaynağını daha önce çekilmiş vampir filmleri oluşturur.Marnau’nun Bram Stoker Dracula’sının telif haklarını alamadığı için Dracul yerine yarattığı efsane karakter Nosferatu, Herzog tarafından da tekrar çekilmişti.Romantik ve varoluşçu sorgulamalarıyla farklı bir yer edinen Herzog filmi Vampir Nosferatu, Isabelle Adjani’nin performansı ile de eşsiz nitelikteydi.
F.F. Coppola’nın Bram Stoker’s Dracula ismiyle çektiği vampir filmi bu türde izleyebileceğimiz belki de tek aşk filmiydi.Film kostüm tasarımları,Polonyalı besteci Wojciech Kilar’ın muhteşem müzikleri ve de Gary Oldman,Winona Ryder’ın performanslarıyla Marnau’nun gölgelerini sonsuzluğa taşıyan bir sinema şöleniydi.
Marnau’nun korku senfonisi adını verdiği Nosferatu’nun başlangıcından sonuna değin Lord Orlok’un hem her yerde hem de hiçbir yerde olması,yarattığı ürkütücülüğün en önemli nedenlerinden biridir.Elbette Max Schreck’in görünümü de.
1922’lerin sessiz,karanlıkta gözleri ışıyabilen,görünüp kaybolan,gölgesi her yeri saran Nosferatu’su Eggers’ın filminde yerini gerçek,yırtıcı bir canavara bırakıyor.
The Light House filminde tutsak kalan iki kule gözlemcisinin arzularını ve nevrozlarını mitolojik öykülerle iç içe getirerek siyah rengin çeşitli tonlarıyla 4:3 ebatında ekranlara taşıyarak adından bahsettiren Eggers,
THE VVİTCH:A New England Folktale ile seyirci için umut vaadeden,bundan sonra çekeceği film merakla beklenen yönetmenlerden biri haline geldi.Ari Aster ne çekecek acaba diye düşündüğümüz gibi Eggers için yolda ne var diye düşünürken Nosferatu’yu çekeceği haberini aldık.
Filmin jeneriğini Lord Orlok ile Ellen’ın arasındaki aşkın anlatımı oluşturuyor.Başlangıçta bu aşkı anlatmayı seçen yönetmen filmin devamında geçmişe ait ürkütücü derecede tutkulu ve ölümcül olan bu aşkı veda sahnesiyle bütünleştirerek Canavar’ın varlığı ile bu aşk arasındaki bağlantıyı temele oturtuyor ki bu da Coppola’dan aldığımız bir miras.
Aşk,erotizm,ölüm ve sonsuz yaşam adından söz ettiren vampir filmlerinin çoğunun çerçevesini oluşturur,ürpertici korkunçluğu ve seyircinin başını çevirdiği tiksintiyi aşk,şaşırtan ve bilinmedik bir forma taşıyarak ve onu ilahileştirerek sonsuzluğa taşır.Kont toplum dışılığının en baş karakteri olarak en yasak eylemleri gerçekleştirerek aşkını kana,ölüme bular,sonsuz yaşamından vazgeçme fedakarlığı ile de en büyük tacı sevgilisinin başına yerleştirir.Only Lovers Left Alive’ın bohem aşıkları birlikte kalma mücadelesi verirken başka hayatları sonlandırma suçluluğunu göze alıyordu.
George Bataille’ye göre erotizmi cinsel birliktelikten ayıran unsurlar da buna benzer.Toplumun reddettiği,göze alınamayan yasak eylemler,ölümle erotizmin gizemli ve baş döndüren birlikteliği sırra kadem basmış,mitler,arketipler ve yasaklı pagan hikayelerde kendini hissettiren aşkın suskun ama her zaman orda bekleyen,yüzleşilmeyen varlığı.Bataille insanın bozulmuşluğunu bu temelde ele alır.Ölümle el ele olamamak aşkı da bilmemektir ve bu bilmeyiş çarpıklaşmış toplumun yanlış inançlarını,normlarını ve ideallerini oluşturur.William’lar yani Blake ve Shakespeare özellikle Venüs ve Adonis şiiri ile bu aşkı duyumsallaştıran öncülerdi belki de.
Tıpkı Nosferatu gibi her yerde her zaman var olan aynı zamanda hiç olmayan bir varlık,toplumun dışında,karanlık,korkunç,ürkünç,kan emici,öldürücü,gün ışığında tutunamayan tekil bir yalnız.
Eggers’ın filmini diğer vampir filmlerinden ayıran özelliğini okült,pagan ve gizli bilgiler birlikteliğini Profesör Albin(Willem Dafoe) karakteriyle direk sunması oluşturuyor.Van Helsing’e benzeyen bu karakter vebayı ve ölümleri okültist yaklaşımıyla modern dünya bilimini askıya alarak çözmeye çalışıyor ve ekzorsizmi gerçekleştiren rahip yerine Pagan bilgilere güvenen bir profesör izliyoruz.
Kont Orlok’un lahitinde,Albin’in bilgi edindiği kitabın kapağında gördüğümüz pentagram sembolü filmin okült kimliğinin imzası.
Semboller arasında gözlerim ejderha görmeye uğraştı diyebilirim ve Vlad Dracul’un Vlad Dragon olarak anılmasıyla da pek haksız değilim.Belki de lahitin kapağındaki pentagramla Eggers canavarını öznelleştirmek istemiştir ki Marnau’nun filminde lahit önemli öznedir üzerindeki semboller dikkat çekmez fakat Nosferatu’nun ölü kimliğini temsil eder,yaşayan ölü.
Yönetmen ne görmek istiyorsa ona yakın görsel dizinler oluşturur,onca önemli olan seyircinin ne görmek istediği değil kendisinin ne görmek istediğidir,bence Marnau’nun filmini eşsiz yapan buydu.
Eggers okültizmli yaklaşımıyla farklı olsa da seyirciye istediği beklediği görüntüyü vermeye çalışıyor ve Van Helsing filmi olmaktan kendini biraz zor kurtarıyor.Vanessa Paradis&Depp aşkının güzel bebeği Lily-Rose Depp body horror oynuyormuşcasına bedenini kullansa da ne Dracul’un sonsuz aşkı Winona (forever biliyorsunuz :)) ne de korkunçluğun dehşetini gözleriyle anlatan Adjani etkisini yaratabiliyor.
Sinema tarihinin en önemli sahnelerinden Kont’un gün ışıdığında yok olma sahnesi Marnau’nun ışık oyunlarıyla gerçekleştirdiği,analog diyebileceğimiz ilk görsel efekt sahnelerinden biriydi.Eggers canavarını bedenen yok ederek gün ışığında tüm hücrelerini kanatarak sevgilisiyle birlikte onu ölüme gönderiyor.Oldukça başarılı olan sahne ses ve görüntü efektleriyle Mummy filmindeki Imhotep’i çağrıştırsa da etkileyiciliği elden bırakmıyor.Artık Hutter’ı seven Ellen’ın biten aşkı Kont’un ölümlü sonunu getiriyor.Karanlığa hoşgeldin Lord Orlok.
Eggers’ın filmini şuna benzettim; edebiyat dersinde sınıfınızda şiir sunmak istediniz ve edebiyat hocanızın hiç okumadığı bir Lord Byron şiiri okudunuz.Elbette hocanız duyduklarına inanamadı fakat evine gidip biraz araştırma yaptığında muhteşem şiirlerle tanıştı.
Bana göre Eggers bunu yaptı,sinema adına takdiri hak ediyor.
Başak,2025 İstanbulu
Uzun bir Ocak ayının sonrasındaki ikinci gün
main character❤️
meow meow it’s me :)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
What will come out of the teleport next time?
film lovers
Başta @wasauski olmak üzere beni 25 RB'ye taşıyan herkese tek tek teşekkürlerimi sunuyorum!
thanks all❤️
film lovers
Roger Waters,The Wall Live
..zaten doğru yalanı aramıyor muyduk?

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
In 1928, Glen and Bessie met their fate
From Twin Falls down the Colorado
In a handmade canoe, what happened to these two?
Is up to who you ask, but full of sorrow
It took twenty-six full days to find the heart of the maze
Deep in the canyon, they were swallowed
He dragged his new wife through his treacherous life
For cheap thrills he took their tomorrows
Did you make it?
Did you make it?
Did you make it on your own?
Or did you fake it
Fake it?
Leave someone else's bones?
They were last seen alive by Emery Kolb
Who lived alone in the canyon
He put 'em up for the night, warmed 'em up by the stove
Sayin', "At least let me save your companion"
The years flew by and Kolb passed on
They found some bones in his boathouse
A bullet in the skull from another dawn
Under the piles of his photos
Did you make it?
Did you make it?
Did you make it on your own?
Or did you fake it
Fake it?
Leave someone else's bones?
Someone else's bones?
"This boat looks like a coffin and the water is strong
If you go, you are gone, gone, gone
If you go, you are gone, (gone, gone)"
Fifty years later the tale turned to legend
A woman claimed to be Bess for a second
By the fire, she said without smiling
"I'm Bessie, I killed him, I was simply surviving"
"I'm Bessie, I killed him, I was simply surviving"
If you go,you’re gone,gone,gone
Marissa Nadler,Bessie did you make it?
I’M NOT THERE
Todd Haynes,2007 ABD
“LIKE A HURRICANE” All I can be is me,whoever that is..(Olabileceğim tek şey benim,bu her kimse..) -B.Dylan
Bir çağın değişiminin söz,ses ve görüntüde bütünleşen karakteriydi belkide,The Times They are a-changin'den Bringing it all back home ve Highway 61 Revisted'de kadarki yolculuğu olacakların ve olmuş olanların özeti niteliği gibi denilebilir. John Wesley Harding'de özlediği yerleri ziyaret etmiş,Pat Garrett&Billy The Kid film müzikleriyle bunu taçlandırmış,Mr Jones'a aynı soruyu çok sevdiği Billy üzerinden sorma fırsatı bulmuştu.Rolling Thunder Revue yeryüzünün tanıklığını yaptığı en müthiş şölenler serisi olurken Dylan,Hard Rain'de kalbini tüm samimiyetiyle aralamış, Desire'da Rolling Thunder bombaları olan Hurricane,Isis,One more cup of tea ve Sara'yı son bi muhteşemlikle sunmuştu.Tangled Up in Blue ve All Along the Watchtower en çok tartışılan şarkıları oldu,Sara'yı ayrıldığı eşine yazdığı kabul ediliyor.Like a Rolling Stone'la bir dönemin insanının fotoğrafını çekerken Rolling Stones gibi bir grubun ismine kaynak oluşturacağını bilmiyordu.Röportajlarında kendisine yöneltilen soruları genellikle sarkastik bir dille yanıtlayan Dylan'ın verdiği en ciddi cevapları "herşey şu anda oluyor" ve "benim Folk müzik yapmadığımı herkes biliyor" olarak sayabiliriz.Herşey şu anda oluyor dese de,geride bıraktıklarının toplamı, bir çağın değişiminin lirik,sesli ve bedensel anlatımının basamakları niteliğindeydi.Değişim, O ve birçokları için arzulanan biçimde olmadı.Nicholas Ray'in ifadesiyle ümit edecek ve ümit etmeyi akla getirecek hiçbir şey kalmamıştı.Bu kırılmadan önceki Dylan ve bu kırılmadan sonraki Dylan,adeta karakterize olmuş biçimde film şeridine yansıyor gibiydi.
Bob Dylan'ı anlatan bir film çekmek çoğu yönetmenin aklına gelen,arzu duyduğu konulardan biriydi.Warhol ve asistanı Malanga,Factory'yi ziyaret edenlerin çoğunun çekime alındığı Screen Tests'lerde Bob Dylan'ı Hollywood Parodisi dedikleri kısa filmde çekmişti,soğukkanlılığını hiç bozmayan Dylan'ın O'nu Warhol filminde görünmesini isteyen Warhol'un beklentisini karşılayıp karşılamadığını bilmiyoruz ancak kendisine hediye edilen Elvis tablosu için "bunu sadece ödeme için alacağım"dediği biliniyor.7 m'lik tabloyu istasyon vagonunun üzerinde arkadaşıyla taşıyan Dylan tabloyu hiç sevmediğini söyler,onu bir kanepeyle takas eder.Tablo şu an Modern Sanat Müzesinde :)) (Warhol Monroe'sunun en yüksek fiyata alıcı bulan Amerikan sanat eseri olduğunu hatırlayacak olursak,bu aşırı komik bir durum.)
Yeni Alman Sinemasının önemli yönetmeni Wim Wenders'in 1969 senesinde geniş ekran formatlı,gerçek bir kameraman kullandığı ilk filmi, 21 dakikada anlattığı, All Along Watchtower şarkısının Dylan'dan Hendrix çalana kadarki zamanda ne değiştiği hakkında bir adamın hikayesi.Wenders özellikle eleştirmenlere filmi bu ifadeyle açıklamış,bu oldukça kibirli görülmüş ve ciddi ciddi bunu söylediğini tekrarlamıştır.Wenders değişimi, bir şarkının iki versiyonu üzerinden anlatmayı seçmişti.
Martin Scorsese tarafından çekilen 2005'de No Direction Home ve 2019'da Rolling Thunder Revue belgesel-müzik kategorisinde biri 3 saat,diğeri iki buçuk saatlik filmler.Rolling Thunder Revue'da kurgusal ögeler bulunsa da belgesel niteliği bozulmadan tamamlanır.Netflix'in kayda değer nadir projesi diyebiliriz bu belgesel için.Amerikan sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri Bob Dylan'ı belgeselle anlatmayı seçmiş ve bunu iki kez tekrarlamıştır.
Bunların dışında Dylan'ın yaşamı 1967'de Don't Look Back,1978'de kendi çektiği Renaldo&Clara,1972'de Eat The Document ile perdeye yansır.Özellikle Pennebaker'ın Don't Look Back'i Folk Peygamberinin, rock trendsetter'ına dönüşümünü anlatan döküman niteliğindedir.Saydığım yönetmenler arasında D.A. Pennebaker; Monterey Pop,Little Richard:Keep On Rockin',Ziggy Stardust and The Spiders From Mars,Woodstock Diary,Moon Over Broadway gibi çalışmalarıyla sahneleri,showları ve müziği perdeye taşıyan önemli yönetmenler arasında ve de Todd Haynes'a paralelliği ile en dikkat çekenidir.
Todd Haynes'ın filmografisi gözden geçirildiğinde ; A Film Concerning Rimbaud 1985,Sonic Youth:Disappearer 1990,Velvet Goldmine 1998,Six By Sondheim 2013,The Velvet Underground 2021 filmleri şiir,müzik ve sahnenin görsel anlatımlarıyla diğer filmlerinden ayrılır.Özellikle Velvet Underground'daki avangart ruh,kaleidoskopik kombinlerle oluşturulan sahne performansları ve özel röportajlar göz kamaştırıcıdır.
I'm Not There gibi bir filmin kritiğinde Bob Dylan'ın sanatsal yolculuğunda çağının etkisiyle nasıl karakterize olduğuna ve Todd Haynes'in yönetmen koltuğunun hangi ögelerden oluştuğuna değinmek gerekiyor.Üstelik Robert Ebert gibi bir eleştirmenin de söylediği gibi bu film Bob Dylan'a Woody Guthrie'den devraldığı gelenekten itibaren aşina olmayı gerektiren bir izleğe sahip.
(from Bob Dylan’s electric transition photos,VANITY FAIR)
I'm Not There bir belgesel değil ve bir biyografi de değil.
I'm Not There,Jack Rollins(Folk Peygamberi Dylan),Chaplin Boy(Woody Guthrie),Rimbaud,Jude Quinn(rock star Dylan),Robbie( Eş ve baba Dylan),Billy(ölmemiş ve inzivaya çekilerek yaşlanmış Billy the Kid) gibi kurgusal karakterleriyle,bu karakterlerin zamansız buluşmaları,birbirini tamamlamaları veya birbirinden kopuşlarıyla kaotik biçimde örülmüş,tek bir yaşamı veya tek bir yaşamın parçalara bölünüşünü anlatan,onlardan hiçbiri yada onların tamamı olan birinin hikayesi.
Hayaleti bile birden fazla kişiydi..
Açılış sahnesinde tabutunda yatan Jude Quinn için rahip bu sözleri söyler.Yaşamını tamamlamış Jude,Rimbaud(şair),Chaplin Boy,Jack Rollins,Robbie ve Billy birer birer ekrana gelir.Burada izleyiciye karakterlerin birlikte Bob Dylan'ı bütünleyen parçalar olduğunun işaretini verir.Jude Quinn artık orada değildir,gitmiştir.
Jenerikle izleyiciyi Dylan'ın elektrik geçişi döneminin (Folk Kraldan Rock Pioneer'a) ortamlarından Chaplin Boy'un bavuluyla treni yakaladığı sahneye taşıyan yönetmen Woody Guthrie'nin çocukluğunu yeşil arazilerin güneşin parlattığı renkleriyle anlatır.Bir avluda keyifle dinlediğimiz Richie Havens'ın Tombstone Blues'u film boyunca müziklere kulak kesilmemiz gerektiğini anladığımız sürede ve şahaneliktedir.
Greenwich Village ortamını siyah-beyaz belgesel görüntülerinden, renkli çektiği Gaslight Poetry Cafe önündeki röportajla kurgu-belgesel formuna taşıyarak New York Times tarafından 'vicdanın sesi' olarak tanımlanan Jack Rollins'i (Christian Bale) yine siyah-beyaz görüntülerle gerçekle kurgunun içiçe geçtiği biçimde aslına çok benzer afiş, albüm kapakları ve haber sayfalarıyla destekleyerek sunar.Alice Fabian(Julianne Moore)'ı döneme tanıklık eden,yakın sahne arkadaşı olarak röportaj veren Joan Baez olarak bellekten bir karakter biçiminde izleriz.Fimin Soundtrack albümünde yer alan Mason Jennings'in seslendirdiği 'The Lonesome Death of Hattie Carroll' şarkısını söylerken izlediğimiz Christian Bale'in sesinin yakın derece uyumuna şaşırarak,acaba kendisi mi söylemiş diyerek kontrol ettiğimi itiraf etmeli ve benzer durumun Cate Blanchett sahne ışıklarının altındayken dinlediğimiz Ballad Of a Thin Man'de daha yukarı çıktığını söylemeliyim.Karakterlerinin gerçek karakterlerle özdeşleştiği bir filmin oyuncularının ses ve sahne performansları,Bob Dylan'a ait eserlerin başka sanatçılar tarafından seslendirildiği şarkılardan oluşan film müziklerine uyumuyla, film boyunca gittikçe kişiselleşen bir evrilmeyi andırıyor.Gösterime girdiği dönemde 'yanına yaklaşılması zor bir kült'olarak nitelenen filmin bu yorumu en çok bu nedenle aldığını ve yine açılış sahnesinde karakterine otopsi uygulayarak onu parçalara ayırdığı düşünülen Todd Haynes'ın hiç de öyle bir derdinin olmadığını,"I'm Not There,I'm Gone","To The Valley Below" diyen Dylan'ı çok, hem de çok iyi tanıdığını düşünüyorum.
Jack Rollins'in hayatını konu alan Grain Of Sand filminde Jack Rollins'i canlandıran Robbie Clark'ın(Heath Ledger),eşi Clarie(Charlotte Gainsbourg)ve kızlarının hayatına, Chaplin Boy'un trenden nehre düşüşü ve bir balinayla karşılaşmasını izlediğimiz rüyayla bağlanırız.Chaplin Boy üzerinde "kills fascists" yazan hard case'i ile nehre düşmüş onu yutan dev balinayla derinliklere karışmıştır,onu tanıdığı zamanlardaki eşini kaybeden Clarie'nin hayatı da benzer bir yokoluşun eşiğindedir.Jack Rollins'i anlatan (dolayısıyla Dylan'ı) rolü üstlenmiş Robbie'nin, Claire'nin duyarlılıklarını görmezden gelerek,zamanının gündemini oluşturan toplumsal endişelere kulak tıkayarak eğlence ve gece hayatı ile bunlardan uzaklaşan kişiliği, Claire'yi günden güne zorlar.Eş ve baba Dylan,Robbie ile karakterize edilir.
Sivil Haklar ödülünü alan Jack Rollins'in törende yaptığı konuşma ve gazatecilerin sorularına verdiği yanıtlar,Kennedy'nin ölümünün ardından oluşan atmosferle birlikte Rollins'in (Folk Peygamberinin)kayboluşunun bildirisidir.
Jude Quinn (Elektrik Dylan) siyah limuzinin içinde New England Jazz&Folk Festivaline gelir ve sahneye çıkar."Dylan ya da Lennon gibi pop yıldızlarının siyah arabalara bindiğini ve dikkatli olduklarını ve çok hızlı olduklarını ve oldukları yerde kaldıklarını ve şaka yapmadıklarını bilirdiniz-Michael McClure"
Hayranları tarafından" yaptığı müzikle popüler müziği birleştirmiş ama iğrenç bişey olmuş"eleştirisi alarak yuhalanır.Konser için gittikleri(The Band ile) İngiltere'de büyük bir ilgiyle karşılansa da BBC Müdürü Bay Jones'un sorularını yanıtlarken zorlanır.Beatles grubuyla çocuklar gibi oynayan Jude,Bay Jones'u "Senin hakkında senin benim hakkımda bilebileceğinden çok daha fazla şey biliyorum ben" diyerek sahnede söylediği Ballad of a Thin Man'le cevaplar.
something is happening here but you don't know what it is Do you,Mr Jones?
"Kaosu kabul ederim,ama onların kaosun ben olduğunu kabul ettiklerine emin değilim"ara ara ekrana gelen Rimbaud(şair)'un bu sözleriyle Dylan'ın İngiltere seyircisiyle ilgili düşünceleri anlatılır.
Hareket halindeki dünyada herşeyin değişim içinde olduğunu,değişmeyen insanın var olamayacığını söyleyen Jude Quinn için İngiliz seyircisi tutucuydu.Anlaşılmazlığının oluşturduğu yalnız atmosfer,inzivadaki yaşlı Billy'ye geçiş yapar.Dylan'ı genç Guthrie etkisindeki Jack,şair,rock yıldızı Jude ve canlandırdığı rolün uzağındaki Robie ile ki burda eş ve baba Dylan, görünürdeki karakterlerinin hepsinin uzağında kayıp bir kişilik(belki de kişiliksizlik)örneğidir,Bob Dylan'ı kurgu-bulgu araçlarıyla destekleyerek lirik ve akıcı bir görsel dille anlatır, mükemmel Mr.Jones kurgusu örneğine az rastlanan nitelikte.Tüm bunlar onun için yeterli olmamış olsa gerek,yaşlı Billy'nin uzun inzivasından sonra tepeden baktığı manzarada şaşkınlığa uğrayarak neyi gördüğünü merak ettiğimiz sahnede kameranın tepeciklere yönelmesiyle gittikçe sesi yükselerek tekrarlanan "two riders were approaching,two riders were approaching.."kelimeleri iki sürücünün yaklaşmakta olduğunu imgeler. Karakter dizaynındaki başarısının yanında, sinema dilindeki şahsına ait formları hazır ortamını da bulmuşken çok çok iyi kullanıyor.
Burdan itibaren yaşlı Billy'nin yaşadığı evin yakınındaki, yatırımcıların hedefi olan kasabanın halkının onlardan istenen boşaltma kararının yaşamlarında oluşturduğu zorlukların içinde buluruz kendimizi.Dylan'ın çok sevdiği halk kahramanı Billy the Kid'in hayatını konu alan 73 yapımı PatGarrett&Billy the Kid westen'i Billy'nin yakın dostu olan Garrett'ın New Mexico baronlarının şerifi olma görevini üstlenerek Billy'yi kanun kaçağı ilan ederek yakalayıp yok etmesini anlatır.Halkın derin üzüntüsüne yol açan bu olayı Garrett'ı canlandıran James Coburn'un harika performansı ve Dylan'ın müzikleriyle yukarılara taşıyarak işleyen filmde Dylan ufak bir rol alır.Yıllar içersinde Dylan'ın Knockin'On Heaven's Door'u ile anılan bir film haline gelir.Yaşlı Billy inzivadan dönüşünde bıraktığı kasabadaki durumun daha da kötü hale gelişiyle yüzleşir.Eş zamanlı olarak Rimbaud'dan saklanmanın 7 kuralını dinler,dünyanın sorunlarını görmezden gelen profilini çevresine kabul ettirmeye çalışan Robie'yi görür ve Mr.Jones'un Jude Quinn'i incelediği Culture Beat'i izleriz,Elektrik müziğin yükselişiyle Quinn'in müziğinin içtenliği kaybolmuştur.O orta sınıf bir ailenin eğitimli çocuğuydu.
Kasabada izlediğimiz cenaze sahnesi Jim James ve Soundrack albüme damgasını vuran Calexico'nun şahane Goin'to Acopulco performansı eşliğinde etkileyiciliğinin yanısıra filmde değinilmeyen Rolling Thunder turnesi boyunca sahneye yüzünü beyaza boyarayak çıkan Dylan'a atıfta bulunur.Cenazenin ardından sahneye çıkan yaşlı Pat Garrett kasabanın tahliye şartlarını açıklar,maskeli şekilde itiraz eden Billy'yi tanır.Garret ve BBC Müdürü Mr.Jones tarihin ve yaşayan tarihin değişmeyen Big Brother'larıydı.Billy trene binerek kaçar,Robie Claire'nin şartlarını kabul ederek gider,kendini anlamsızlığın eşiğinde hisseden,sonunun Woody gibi olmasını istemeyen Jude kaza geçirir.
(James Coburn as Garrett in PatGarrett&Billy The Kid Movie,1973)
Gospel şarkıcısı olma yolundaki Rollins,Gateway Kilisesi’nde altı ayını geçirmiştir.Jack'in sessizliğe karışıp saklanışı muhteşem 'Pressing On' şarkısıyla kilise sahnesinde açığa kavuşur.Christian Bale'in bu sahnede saç stili ve şarkıya uyumunun filmin en eğlenceli bulduğum kısmı olduğunu söylemeliyim,neredeyse American Hustel'daki performansı kadar canlandırıcı bir etki yaratıyor,ikinci rolüne daha etkileyici biçimde bürünüyordu.Rock'n Roll bir şeytan işiydi,Amerikan insanı İsa'yı anlayarak özgürlüğü bulacaktı.
Çelişkiler ve kaos,gerçekliğin sadece bir yüzü vardır.
Doğaya her zaman aykırıydım,tek doğal şey rüyalardır,doğanın çürütemediği şeyler.Ben orda değilim,gittim.Uyanıp kalktığımda başka biri oluyorum,bir günde değişebilirim.
Jude Quinn en çok Mr.Jones'un sorularında zorlanmış ancak bu soruları önemsemişti."Senin hakkında senin benim hakkımda bilebileceğinden çok daha fazla şey biliyorum ben"dediği cevabında bilinmenin ve tanımlanmanın belki de en istemediği şey olduğunu ifade etmişti.Yedinci kural:Hiçbir şey yaratmayın,insanlar yanlış anlayacaktır.
Yazıda sık sık bahsettiğim,filmin soundtrack'i Calexico,Cat Power,Eddie Vedder,Karen O,Mark Lenegan,Ramblin'Jack Elliot,Sonic Youth,The Band,Ya La Tengo gibi grup ve sanatçıların Dylan şarkılarının kendilerine özgün performanslarından oluşan,özenle hazırlanmış muazzam bir albüm.
Bob Dylan değişen dünyanın yok ediciliğinin onu tanımlamak olduğunu çok önceden sezinlemişti.Saklandı,değişik kimliklerle tekrar ortaya çıktı,müziğini,sahne formunu değiştirdi,farklı sanatçı ve gruplarla çaldı,onların ilhamı oldu.Stüdyoda geçirdiği süreler ve kaydettiği albümlerle rekor sayıları zorladı.Sahnenin rolden role bürünen oyuncusu var olmaya devam etti,şiirlerini her zaman söyledi.Rolling Thunder'da yüzünü boyayarak çıktığı sahnede dünyayı protesto etti ve Hurricane'i söyledi.Todd Haynes bu çok katmanlı kişiliği ve müziğini perdeye çok özenli ve stilize biçimde, karakter skalasını ustalıkla oluşturarak,görsel anlatımın değişik formlarını kullanarak,bir gizem ve soru işaretlerini oluşturmayı da elden bırakmayarak,"kişilik kaleidoskopisi"diye tanımlanabilecek şekilde taşıyordu.
Başak Türköz,Mayıs 2023 İstanbul
Kaynaklar:
poster: I'M NOT THERE Movie POSTER for sale,ebay
I’m Not There Movie Review&Film Summary 2007,Robert Albert
Andy Warhol’s’ Screen Test’ of Bob Dylan: A Classic Meeting Of Egos, Open Culture (openculture.com)
Alabama (2000 Light Years) Wim Wenders STIFTUNG
Bob Dylan, Michael McClure, Sub Yayınları 2023
The Death of Maria Malibran
1972
Werner Schoeter
Werner Schroeter, Werner Herzog ve Wim Wenders’in Yeni Alman Sineması döneminde oluşturdukları evrene ait film müziklerinden ve o ruha yakın başka müzikleri içeren bir liste:
himmel über deutschland 🦇🎵🎧

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Phoenix, Christian Petzold 2014
Almanya
Genç Törless Der junge Törless,1966 Volker Schlöndorff,Batı Almanya Otoriter Faşizmin Ayaksesleri 1906 yılında yayımlanan Genç Törless,Robert Musil'in ilk romanıydı.12 yaşındayken kaydolduğu askeri okulda geçirdiği günlerden esinlenerek 26 yaşında yazdığı bu ilk romanında bu okullarda verilen eğitimin ve disipline dayalı sistemin içinde yaşadığı toplumun siyasal,ideolojik ve ahlaki yapısının çekirdeğini oluşturduğunu yansıtır.Genç Törless'te bir gencin oluşum süreci bireyin topluma,baskıya,otoriteye boyun eğme ve düzene ayak uydurma süreci biçiminde kurgulanmıştır.Evden ayrılmanın getirdiği yalnızlık ve özlem,itaate dayalı eğitim,bilgilerin boğuculuğu,öğrenciler arasındaki rekabet,cinselliğin uyanışı,cinsel kimlik arayışı,kötülüğün keşfi ve hazzı..Tüm bunları çarpıcı biçimde sergileyen Musil,karanlık bir dünyayı,yozlaşma içindeki toplumsal yapının,faşizmin dayanağı ve işbirlikçisi olacağını çok önceden haber vermiştir.Klostrofobik ve iç karartıcı sahnelerle neredeyse gotik denilebilecek bir okul mimarisiyle,öğrenci ve öğretmenler arasındaki hiyerarşik düzenle mükemmel bir yatılı erkek okul atmosferi yaratmıştı Musil.Aydınlanmanın yerini kafa karışıklığı,değerler yitimi ve güce tapma almıştır.Törless ve arkadaşlarının kötücül eylemlerini etik veya siyasi bir temele dayandırma çabalarında bu kafa karışıklığı ortaya çıkar.Musil'in Avusturyasında toplumun ortak iradesi bir "günah keçisi" yaratma,düşmanlaştırma,şeytanlaştırma ve imha etmek olacaktır.
Musil,Nazilerin iktidara gelmesiyle pek çok aydın gibi Almanyayı terk ederek Viyanaya yerleşir,ancak eli Avusturyaya uzanan Nazi Almanyası Musil'in eselerinin yayımlanmasını yasaklar.Sürgüne İsviçreye giden Musil felç geçirmiş,maddi yetersizlikler yaşamış,eserlerini yayımlaması yasaklanmıştı.1942'de beyin kanamasından öldü. 1966 yapımı Volker Schlöndorff'un siyah-beyaz filmi Genç Törless,Basini'nin arkadaşları tarafından uğradığı zalimliğe isyan etmeyişini,kabul ettikçe artan mağduriyetinin dayanılmaz boyutlarını,tüm bunlara şahit olan Törless'in izleyici olarak kalışını romana benzer şekilde izleyiciyi duygusallığa itmekten kaçınan bir tutumla işliyor.Musil'in romanında kullandığı dilin uslübuna verdiği önem ve nezaket yüklü metninin yansımaları filmde geçen diyaloglarda hissedilir.Reiting ve Beineberg'in kendilerince kurguladıkları adalet düzeninin içerisine Basini yaptığı bir hırsızlıktan dolayı çekilir ve boyun eğdikçe uğradığı cezalandırmaların şiddeti artar.
Matematik derslerinde imajiner sayılara ilgi duyarak gerçekliğin araçlarını sorgulayan ve bunu hocasına ileten Törless için Reiting ve Beineberg'in kurguladığı bu yargı ve ceza sistemi,sosyal bir deney gibi merakla gözlemlediği olaylar halidir. Yine de Basini'yi itiraz etmesi için uyaran Törless,onun iddiaları zamanla kabul ettiğini,suçlamaları yaptığına kendisinin de inanmaya başladığını,okuldaki varlığının devamı için herşeye boyun eğeceğini farkeder.
Basini'nin mağduriyet boyutunun her defasında şiddetini arttırarak devam ettiği, psikolojik ve bedensel işkencelerin gerçekleştiği karanlık oda ve işkencelerin birinde Beineberg'in karanlıkta Basininin gözlerini kör edecek şekilde yüzüne tuttuğu spot ışık veren el lambası kullandığı sahne,Nazi kamplarına hayvan vagonlarında taşınan esir Yahudi vatandaşların bu karanlık vagonlarda günlerce susuz ve aç seyahatlerinde ölenlerle beraber ulaştıkları ölüm kamplarında vagonlardan inerken gözlem kulelerinden yansıtılan,gözleri kör edici parlaklıktaki spot ışıklarını andırır.Hakikaten "işte sinema bu!"dediğim ve hayran kaldığım görsel algılamayı mükemmel oluşturmuş sahnelerden biriydi benim için.
Reiting ve Beineberg'in davam eden baskıları tüm sınıfça kabul edilmeye başlar,bundaki en önemli etken Basini'nin cinsel kimlik arayışlarının, onun aleyhine abartılarak ağızdan ağıza yayılmasıdır.Törless'in zayıf uyarılarını dikkate almaz ve verdiği cevaplarla cezaları hakettiğine inanan bir kişilik çizer.Spor salonunda tüm sınıfça gerçekleştirilen dövülerek baş aşağı asılmasına dayanamayıp salonu ve sonra da okulu terkeden Törless olur sadece.Bu olaydan sonra öğretmenlerin mecburen yaptıkları disiplin sorgulamasında Törless olaylara aşırı duygusal tepkiler vermekle ve matematiksel bir bilgiyi sorgulamadaki ısrarı ile itaatsizlikle eleştirilir.Zaten okuldan ayrılmak isteyen Törless'in okula devamı hocalar tarafından uygun görülmez.Otoritenin uygulamalarının apaçık görünen hatalarını ve suçlularını öğrenen üst otorite Reiting ve Beineberg'in minimal faşist evrenini değil,bu evrene uyum sağlayamayan Törless'i dışlar.Çekirdekten tamama yayılan,toplumsal ideolojinin de malzemelerini oluşturan otoriter faşizmin ayak sesleri 1906 senesinde Musil'in romanıyla duyulmuştur.
1966 senesinde Batı Almanya'da içinde bulunduğu dönem olan "Yeni Alman Sineması"nın işlediği konu itibariyle dışında kalan film,özellikle toplumsal yüzleşmenin dışında kalmak isteyen yeni kuşak sinemacıların tam aksine daha derin bir yüzleşmenin öznesi olan konusuyla farklıdır.Döneme uygun siyah-beyaz film tercihi ile,karakterlerinin iyi oyunculuklarla ve esere bağlı diyalogları ile,mekan ve coğrafya tercihlerinin eserin karanlık ortamını desteklemesi ile ve görsel algılamayı arttırıcı sinematografisiyle son derece başarılı olup dönemi temsil eden üç esas filmden biri kabul edilmiştir.
Üçüncü günün akşamında tren durdu,tüfek dipçikleri kapıları dövdü,ışık gözlerimizi kör etti,havlamalar kulaklarımızı sağırlaşırdı.
“Yahudiler dışarı! Çabuk dışarı!”
Adamlar cesetleri trenden aldılar ve bavulların yanına koydular.Pim ve ben,bizi birbirimizden ayırdılar.Artık yalnızız.
Anne Frank’in Hatıra Defteri ,2016 filminden.
Başak Türköz,Şubat 2023 İstanbul
kaynak: Robet Musil,Genç Törless Ayrıntı Yayınları
Ömer Türkeş-Disiplinle başlayan önsözü