"There, and Back Again"
Dün gece sinemadan çıktığımdan beri Hobbit ve Peter Jackson hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Sanırım artık geçmiş zamana geçmeliyim çünkü hem yazmak istediğim şeylerin spektrumunu genişletmeye karar verdim hem de yaklaşık 1 senedir kullanmadığım bu blogun şifresini hatırladım. O yüzden konuya girmeden önce iki cümlem olacak;
Hiçbir şeye rağmen bu blogu hala takip eden varsa ve bu yazıyı postladığımda feedinde görüp kimdi lan bu lavuk diyenlere çok teşekkür ediyorum. çok tatlı ve sabırlı insanlarsınız.
Bu yazıyı çocukluk, ergenlik, vahşi kapitalizm, fantazi edebiyatı, muzik, sinema hakkında duygusal bir yol hikayesi olacak, -görünüşe göre-, o yüzden "öff abi ya orta-dünya felaan, mal galiba- diyecekler şimdiden şu adresteki habere bakabilirler;Aşk Engel Tanıyacak Mı?
Yüzüklerin Efendisi ile ilk tanıştığımda 11 yaşındaydım. Galatasaray daha Avrupa'nın kralı olmamış, o sezon şampiyonlar liginde çeyrek finale Fatih Akyel yüzünden merhaba diyememiş, ancak ilk cümlenin sinyallerini veriyorduk. Ailem boşanmış olmasına, ben de büyükbabamlarda yaşıyor olmama rağmen pek de travmatik bir çocuk olduğum söylenemez, o dönemleri düşündüğümde.
Tam bu sıralarda bizimkilerin aslında yeniden evleneceği olaylar silsilesini başlatacak babamın İstanbul'dan İzmir'e geri dönmesi ve babasının evine yerleşmesi gerçekleşmekteydi. Sanırım başucunda günde 2 sayfa okumaya çalışıp, sürekli sıkılıp bıraktığı yeşilli siyahlı kapağında gri cübbeli, uzun şapkalı, sakallı yaşlıca bir adamın olduğu kitabı da İstanbul'dan beri yanında taşıyordu. Tahminim o ki İstanbul'da bir otelde yalnız başınayken kalınlığından ötürü kendisine arkadaş olması için Beyoğlu'ndan falan satın almıştı. Babam kitabı asla bitiremedi ama, okumak istediğimde "korkulu bu ya okuma sen bunu" dediği kitap benim için çok kapı açacaktı.
O zamanlar yaşadığım mahalle, hala kendi evim de dahil olmak üzere, gerçekten evde olduğumu hissettiğim tek yerdir. Mahalledeki berberi, bakkalı tanırım. Veresiye yazdırabilirim. Ben liseye başlamadan önce vefat eden, köpeğini gezdiren kadını her sokağa girdiğimde hatırlayıp içim hala bir ince sızlar. Apartmanın altında şimdi saçma sapan bir hazır giyim markası tarafından işletilen ancak o zamanlar eski bir Yeşilçam aktrisinin çiçeksi olan 60'larda yapılmış evimizin olduğu güzel mahallemiz; Laik, CHP kadın kolları etiketine uyan anneleri, anneanneleri, babanneleri ile fabrikatörler, profesyoneller, gazete sahipleri, ensesi kalın abileri, bir arka sokaktaki kolej tayfasının takıldığı piyasa sokakları ile Gül Sokak aslında Orta Dünya'ya açılan bir kapı olmaktan çok uzaktı (ya da çok yakın).
Yine de babannemin sonu gelmez bir elitist yetiştirme isteğinden doğan kitap okutma arzusu ( çocuklar için olan tüm klasikleri okumuştum o zamana kadar ) bir de kitabın ince bir ayarla yasaklanarak içinde merakımı cezbedecek bir "hazine barındırıyormuş" görünütüsünden olsa gerek insanı hayattan soğutacak bir kış günü "Hobbitlere Dair" kısmını okumaya başlamıştım...
O yaşları bilirsiniz, yeni tomurcuklanan hem duygusal hem de fiziksel şeyler vardır. Sosyal olarak garip bir çocuk olmadığımdan arkadaşlarım vardı. Kapalıda basket oynar, Excalibur'da Pokemon ve Magic trade eder, okulda futbol oynar, yeri geldiğinde de kızlarla konuşabilirdim. Yani insanların fantezi edebiyatı okuyanlara yakıştırdıkları "socially awkvard" ya da "çirkin onlar, komunist kızlar gibi" etiketlerine uymadığımı söylemeliyim. Bu doğrultuda da kızlı erkekli oldukça kalabalık bir grupla gitmiştik, 2001 senesinin bir cuma günü, İzmir sineması 2.salonda, orada 450 yıl falan duran Jurassic Park kartonunun yanından geçip, ilk Yüzüklerin Efendisi filmine. O gün Sean Bean'in dünyanın en iyi ölen aktörü olacağını bilemezdik elbette...
İlk filme gitmeden önce ilk kitabı bitirmiş olmanın verdiği garip bir haz ve o bilgiden kaynaklanan bitch, bow down duygusunun nasıl hissettirdiğini hala hatırlıyorum. Çölde bir vaha gibi, Hagi'nin sol ayağı gibiydim. Okulda Yüzüklerin Efendisi dendiğinde Gandalf 1 ben 2'ydim. Nitekim aslında pek de bir bok bilmediğim gerçeği içimi kemirip duruyordu. Porno hikayeleri cümlesi gibi olacak ama fantezi edebiyatına doyamıyor, doyamıyordum işte! Orta Son'a geldiğimde Galatasaray Avrupa fatihi olmuş, ben de fantazi edebiyatında ODTU'de okuyan abilerimle muhabbet edebilecek seviyeye gelmiştim. Tolkien külliyatına hakimdim, Flint Fireforge'la yeni macarelara atılıyor, Drizzt'le kafa kol kesiyordum. Ortamlarda Led Zeppelin'e basıp geçsem de, o dönem Blind Guardian dinliyordum. Nightfall on Middle-Earth albümü başıma gelen en güzel şeydi. Liseye geldiğimde sadece bu kitapları okumaya çalıştığımdan dolayı İngilizcem en az hocalar kadar iyiydi. Açıkçası akademik olarak ağzımıza etseler de müthiş bir lisede okudum. Daha o yaşta bizi sınıfça Avrupa'ya götürdüler. Tüm insanlar şehrin güzelliklerini görmeye giderken ben o zamanki kız arkadaşımı kitapçıya götürürdüm, çünkü Türk basım evlerinin çeviri hızı yılda 1 sayfaydı ve Unfinished Tales'ı herkesten önce okumazsam canım çok sıkılacaktı. Aslında buradan lise bittikten sonra kızın neden benimle bir daha hiç görüşmediğinin cevabını da alıyoruz. Bu arada lise öğrencisinin korkulu rüyası olan veli toplantılarında annem ya da babam, artık o gün hangisi geldiyse, dönüş yolunu mutlu geçirmek için İngilizce hocasını sona saklarlar, eve matematikçi getirmezlerdi.
Hikaye çok üzün süre böyle devam etmedi tabii, bir yerden sonra Bukowski, Hornby ya da Tanpınar'ın da fena olmadığını düşünmeye başladım ama yine de "kaçabiliyor" olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu sanırım asla unutmadım.
Dün gece aslında bir anlamda Peter Jackson, 3.Hobbit filmi ile dışarıda bu anı bekleyen herkese daha fazla kaçacak yer olmadığını (en azından şimdilik) gösterdi. Oturup düşündüğümde hayatımın bir dönemini "sembolik"* olarak bitiren bir işaret tabelasıydı film. Teknik açıdan, CGI, senaryo bilmem ne tartışmayacağım daha güzel olsun isterdim ama zaten asıl konumuz da bu. Peter Jackson'ı savunmaya çalışmayacağım ama 6 adet Orta-Dünya filmi çeken biri için 1 kötü film sanırım onu giyotinden kurtaracaktır. Sonuçta hangimiz bir günde karşılaştığı 6 insanı tam anlamıyla tatmin edebiliyoruz?
PJ, George Lucas, SS gibi adamlar aslında sevdiğimiz şeylerin zaman zaman içine de etseler aslında bize sevdiğimiz dünyanın içinde bir kaç saat sundular. Vahşi kapitalizm; Jar Jar Binks, Alfrid gibi karakterler istese de, ağlak oyuncular, elf-cüce aşkları pazarlasa da ben ömrüm boyunca Peter Jackson'a borçlu hissedeceğim kendimi varolmak istediğimiz, kaçmak istediğimiz yerleri bize gösterdiği için. Nitekim kendisine sallamak bu kadar kolay olmamalı sonuçta bu adam aşağıdaki sahneyi de çeken (CGI ^^) adam. Hildebrand'ın LOTR'den ilham alınmış çizimlerine bu kadar rahat sallayamıyorsak eğer bu kapitalizm bize bunu sunmadığı içindir. Peter Jackson ve cemaatinin kültürü sayesinde hepimiz ona kızabiliyoruz.
Tolkien okuyunca hayatım değişti diyemem ama Tolkien kimlik kazanmamda bana çok yardımcı oldu. Hayatımda şu an iyi giden bir çok şeyi aslında o zaman o kitaplarla yalnız kalmama rahatlıkla bağlayabiliyorum. Muhteşem insanlarla tanışmamı sağladı. Hem yüz yüze hem edebi olarak. Tolkien'e referansları takip ederek LeGuin'le, Weis&Hickman'la, Salvatore'la, Gaiman'la, Bradbury'le,Frank Miller'la, Andy Moore'la tanıştım. Yine aynı şekilde (biraz da evdeki plaklarla) Led Zeppelin'le, Beatles'la, Wakeman'la kendime hiç de fena olmadığını düşündüğüm bir muzik zevki kazandırdım. Sanırım bir dili sadece o kış günü "Hobbitlere Dair" kısmını okuyarak öğrendim. Yani eğer Tolkien İspanyol olsa, rahatlıkla İspanyolca'da öğrenebilecektim.
Neticede o zamanlar insanların LOTR okuyanları eşleştirmeyi sevdiği "ejderhalı kedi kesen satanist" falan olmadım. Doktora yapıyorum, araştırma görevlisi olarak çalışıyorum. Müthiş bir ailem ve kız arkadaşım var. Tribünde kale arkasındayım. İyi arkadaşlıklarım var, asosyal olmadım. Mekanda yarım şile Chivas ne kadar da dedim, çek oradan iki kırmızı Tuborg da. Dün gece çoğumuzun kimliğini neyin oluşturduğunu ve aslında dün gece son kez neyi izlediğimizi anlamama yardımcı oldu.
Demem o dur ki gerçekten de "not all those who wander are lost".










