KİRAYI ÖDEMEYE 45 MİLİMETRE
bir kızı vardı Duke'ün, Lala, dört yaşında. Duke'ün ilk çocuğuydu, bir gün onu bir şekilde öldürürler korkusu ile kaçınmıştı çocuk yapmaktan, ama şimdi deli oluyordu kız için, mest oluyordu. Duke'ün aklından geçen her şeyi biliyordu kız, özel bir hat vardı aralarında sanki.
Duke ile Lala süpermarketteydiler ve sürekli bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine, her şeyden konuşuyorlardı, kız ona bildiği her şeyi söylüyordu; içgüdüsel olarak çok şey biliyordu, Duke ise fazla bir şey bilmiyordu ama bildiklerini ona söylüyordu ve işe yarıyordu, mutluydular birlikte.
"bu ne?" diye sordu Lala.
"bu bir hindistan cevizi."
"çünkü iyi hissediyor kendini orada, o sütlü ve kıtır şey kabuğun içinde iyi hissediyor kendini, kendi kendine,'ah, ne kadar iyi hissediyorum kendimi burada!' diyor."
"neden iyi hissediyor kendini orada?"
"her şey kendini iyi hisseder orada, ben hissederdim."
"Hayır, hissetmezdin, arabanı süremezdin onun içinde… beni göremezdin, jambonlu yumurta yiyemezdin."
"jambonlu yumurta her şey değildir."
"bilmiyorum, güneşin içi belki, donmuş bir kütle."
"GÜNEŞİN İÇİ...? DONMUŞ?"
"donmuş olsa neye benzer ki güneşin içi?"
"güneş ateşten bir top. bilim adamlarının bana katılacaklarını sanmıyorum, ama bana sorarsan buna benzer."
"evet, avokado budur aslında: donmuş güneş, güneşi yer ve içimiz sıcacık dolaşırız."
"o içtiğin biralarda da güneş var mı?"
"tanıdığım herkesten daha çok."
"bence senin de içinde KOCAMAN BİR GÜNEŞ var!"
"teşekkür ederim, aşkım."
markette dolanıp alışverişi tamamladılar. Duke hiçbir şey seçmedi. Lala canı ne çekerse koymuştu sepete, bir kısmını yiyemezdin: balonlar, kalemler, oyuncak bir tabanca, havaya atınca arkasından paraşütü açılan bir astronot, nasıl astronotsa!
Lala kasiyer kızdan hoşlanmadı, suratını astı zavallı kıza: kepçelenmiş, bomboş bir yüz -bir korku gösterisiydi ve bunun farkında bile değildi.
"merhaba, tatlı şey!" dedi kasiyer. Lala cevap vermedi. Duke cevap vermesi için zorlamadı kızını, ödemeyi yapıp arabaya yürüdüler.
"paramızı aldılar," dedi Lala.
"bu gece işe gidip daha çok para kazanman gerekecek, geceleri işe gitmeni sevmiyorum, annecilik oynamak istiyorum, ben anne olurum, sen de bebek."
"peki, ben şimdi bebek oldum, tamam mı, annem?"
"tamam, bebek, arabayı kullanabilecek misin?"
arabaya bindiler ve yola çıktılar, sola dönerken gaz pedalını sonuna kadar köklemiş orospu çocuğunun teki az kalsın kafadan giriyordu onlara.
"bebek, neden başkaları arabaları ile bize çarpmaya çalışıyorlar?"
"çünkü mutsuzlar ve mutsuz insanlar acı vermeyi severler, annem."
"mutluymuş gibi yapan çok insan var."
"çünkü utanıyorlar, korkuyorlar, itiraf edecek cesaretleri yok."
"ben sadece sana itiraf edebilecek kadar cesurum -o kadar korkuyorum ki, annem, her an ölebilecekmişim gibi hissediyorum kendimi."
"bebek, bira istiyor musun?"
"evet, annem, ama eve gidinceye kadar bekleyelim."
Normandie'ye vardıklarında sağa döndüler, sağa dönerken sana çarpmaları daha zordu.
"bu gece işe gidecek misin, bebek?"
"neden gece çalışıyorsun?"
"karanlık olduğu için. insanlar beni göremez."
"insanların seni görmesini neden istemiyorsun?"
"çünkü görürlerse beni yakalayıp hapse atarlar."
park edip poşetleri eve taşıdılar.
"anne," dedi Lala, "çok şeyler satın aldık! donmuş güneşler, astronot, her şey!"
anne (Mag'di adı), "iyi," dedi.
sonra Duke'e döndü: "lanet olsun, bu gece işe çıkma, kötü bir his var içimde, çıkma, Duke."
"içinde kötü bir his var, öyle mi? ben her işe çıktığımda içimde kötü bir his var. işin bir parçası, çıkmak zorundayım, meteliksiziz, kız eline her geçeni sepete doldurdu, konserve jambondan havyara kadar."
"Tanrı aşkına, engelleyemiyor musun çocuğu?"
"mutlu olmasını istiyorum."
"sen demir parmaklıkların ardındayken mutlu olmayacak."
"bak, Mag, bu meslekte arada sırada içeri girmek kaçınılmazdır, bunu kabullenmek zorundasın, ki ben diğerlerinden şanslıyım, çok yatmadım."
"namusunla çalışmaya ne dersin?"
"yavrucuğum, pres makinesinde çalışmaktansa bu işi yaparım, namuslu iş yok zaten, bir şekilde ölüyorsun,ben kendi yoluma girmişim bir kere -bir tür dişçi olduğumu farz et, toplumun dişlerini çekiyorum, yapmayı bildiğim tek şey. artık çok geç. hem sabıkalılara nasıl muamele ettiklerini bilmiyor musun? ne yaptıklarını bilmiyor musun, söyledim sana…"
"biliyorum söylediğini, ama…"
"ama ama ama!" dedi Duke, "lanet olsun, bırak da sözümü bitireyim.!"
"Beverly Hills ve Malibu'da oturan o sanayici orospu çocukları, sabıkalıları ıslah etmekte uzmanlaşmış orospu çocukları, köle tacirleri hepsi, şartlı tahliye kurulu bunu bal gibi biliyor, başkalarını zengin etmek için köpek gibi çalıştırırlar insanı, seni normal insanın çalıştığının üç katı daha fazla çalıştırırlar, ürünleri maliyetin on katına satarlar ve her şey yasal, kendi yasalarına uygun..."
"yüzlerce kere dinledim bunları senden…"
"ve şimdi bir kere daha dinleyeceksin! hiçbir şey görmediğimi, hiçbir şey hissetmediğimi mi sanıyorsun? susmamı mı istiyorsun? kendi karıma bile yakınamayacak mıyım? karım değil misin? düzüşmüyor muyuz? birlikte yaşamıyor muyuz? yaşamıyor muyuz?"
"bu işe giren SENSİN, şimdi de ağlıyorsun."
"bir hata ettim, teknik bir hata! gençtim; onların .iktirici kurallarını anlayamadım…"
"şimdi de kendini haklı çıkarmaya çalışıyorsun!"
"hey, bunu sevdim! SEVDİM bunu. küçük karıcığım benim, kancık, kancık! beyaz sarayın basamaklarında bir kancıktan başka bir şey değilsin, sonuna kadar açılmış ve zihinsel olarak donmuş bir kancık…"
"iyi. sözümü bitireceğim, kancık. REHABİLİTASYON, sözcük bu. o Beverly Hills .mcık ağızlıları o kadar ahlaklı ve İNSANCIL'dırlar ki. karıları Müzik Merkezi'nde Mahler dinleyip bağış yaparlar, vergiden muaf. ve L.A. Times tarafından yılın kadını seçilirler, ve KOCALARININ sana ne yaptıklarını biliyor musun? lanet fabrikalarında köpek muamelesi yaparlar, maaşını kesip farkı ceplerine atarlar, kimse onlardan hesap sormaz, her şey o kadar acımasız ki. kimse bunun farkında değil mi? kimse olanları GÖRMÜYOR MU?"
"KES SESİNİ! Mahler, Beethoven, STRAVINSKY! mesaide adamın posasını çıkarıp parasını vermezler, ve götün yiyorsa hakkını ara, hemen şartlı tahliye memurunu ararlar: 'üzgünüm, Jensen, ama sana söylemek zorundayım, senin adamın kasadan yirmi beş dolar çaldı, yazık, bayağı sevmiştik de onu.'"
"nasıl bir adalet istiyorsun, Duke? ne yapacağımı bilemiyorum artık, sürekli şikayet ediyorsun, sarhoş olup bana Dillinger'in gelmiş geçmiş en büyük adam olduğunu söylüyorsun, salıncaklı koltuğunda salınıp, Dilingerdiye bağırıyorsun, ben de insanım, beni de dinle…"
"Dilinger'ı sikiyim! o öldü. adalet mi? adalet diye bir şey yok Amerika'da, sadece bir tür adalet var. Kennedy'lere sor, ölmüşlere sor, kime sorarsan sor!"
Duke salıncaklı koltuğundan kalktı, dolaba gitti, elini Noel süslemeleri ile dolu kutunun altına soktu ve silahı çıkardı. 45 milimetre.
"işte bu. bu. Amerika'nın bildiği tek adalet bu. sadece bundan anlıyor insanlar."
salladı lanet şeyi havada.
Lala astronotla oynuyordu, paraşütü açılması gerektiği gibi açılmıyordu, buyrun işte: bir sahtekarlık daha. ölü-gözlü martı gibi. yazmayan tükenmez gibi. kesik hatta Baba diye haykıran İsa gibi.
"şu silahı yerine koy," dedi Mag. "ben çalışırım, izin ver de bir iş bulayım."
"SEN! kaç kere duydum ben bunu? senin yapmayı bildiğin tek şey düzüşmek, ve yatağa uzanıp çikolata atıştırarak dergi okumak."
"böyle konuşma, Duke, yalvarırım -SEVİYORUM seni. gerçekten seviyorum."
birden kendini yorgun hissetti Duke. "tamam, tamam, şu poşetleri boşalt bari. işe çıkmadan yiyecek bir şey hazırla bana."
Duke silahı dolaba koydu, oturdu ve bir sigara yaktı.
"Duke," dedi Lala, "sana Duke dememi mi istersin, yoksa Baba mı?"
"nasıl istersen, tatlım, içinden nasıl gelirse."
"hindistan cevizinin üstünde neden kıllar var?"
"Tanrım, bilmiyorum, hayalarımda neden kıllar var?"
elinde bir kutu bezelye konservesi ile Mag çıktı mutfaktan,"çocuğumla bu şekilde konuşmana izin vermem."
"çocuğun mu? ağzına bak şunun, tıpkı benim ağzım, gözlerine bak. benim gözlerim, ruhu benim ruhum, çocuğummuş -senin yarığından çıktığı, senin memelerini emdiği için mi senin oluyor? kimsenin çocuğu değil o. kendinin çocuğu."
"çocuğun yanında bu şekilde konuşmamanda ısrarlıyım!" dedi Mag.
"ısrarlısın… ısrarlısın…"
"evet, öyle!" dedi Mag konserve kutusunu avucunun ortasına koyup havaya kaldırarak. "Israrlıyım!"
"yemin ediyorum, şu konserve kutusunu gözümün önünden yok etmezsen o bezelyeleri tek tek G.TÜNESOKACAĞIM!"
Mag bezelyelerle mutfağa döndü, mutfakta kaldı.
Duke ceketini almak için dolaba gitti, küçük kızının yanağına bir veda öpücüğü kondurdu, ekim güneşinden, yemyeşil bir vadide koşan 6 attan daha sıcaktı, öyle geçirdi içinden, karnı düğümlendi, kendini dışarı attı, ama kapıyı usulca kapattı.
"uykum geldi anne. bana kitap oku."
"Duke geri gelecek mi, anne?"
"evet. gelecek orospu çocuğu."
"Duke'dur. seviyorum onu."
"orospu çocuğunu mu seviyorsun?"
"evet," diye güldü Mag. "gel bi tanem, kucağıma gel."
sarıldı kıza, "sımsıcaksın, sıcak çörek gibi!"
"ÇÖREK DEĞİLİM BEN! sensin ÇÖREK!"
"dolunay bu gece. fazla aydınlık, fazla aydınlık, korkuyorum, tanrım, seviyorum adamı, seviyorum."
Mag kolinin içinde duran çocuk kitaplarından birini aldı.
"anne, hindistan cevizinin üstünde neden kıllar var?"
"hindistan cevizinin üstündeki kılları mı soruyorsun?"
"dur kendime bir kahve koyayım, su kaynadı, duyuyorum."
Mag mutfağa gitti, Lala kanepede bekledi.
Duke o esnada Hollywood-Normandie kavşağında bir içki dükkanının kapısında durmuş, içinden, lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun... diye geçiriyordu.
kötü bir duygu vardı içinde, pis bir koku alıyordu, arka tarafta bir delikten içerisini gözetleyen silahlı biri olabilirdi. Louie'yi öyle haklamışlardı. lunaparktaki alçıdan kazlar gibi paramparça etmişlerdi, yasal cinayet, dünyanın tamamı yasal cinayet bokunun içinde yüzüyordu.
tuhaf bir şey vardı o dükkanda, bu gece küçük bir bar belki, ibnelerin takıldığı barlardan biri. kolay, kira parası çıksın yeter.
cesaretimi yitiriyorum, diye geçirdi içinden, bir sonraki adım evde oturup Shostakovitch dinlemek.
61 model siyah Ford'a döndü.
ve kuzeye sürdü. 3 blok. 4 blok. 6 blok. 12 blok sürdü lanet dünyanın kuzeyine, Mag çocuğu kucağına alıp kitaptan okumaya başlarken. ORMANDA HAYAT...
sansar ve kuzenleri, vizon ile zerdeva esnek, hızlı ve vahşi yaratıklardır, etoburdurlar ve birbirleri ile sürekli ve kanlı bir rekabet…"
sonra güzel çocuk uyudu ve dolunaydı.