“sesimin süngüsü düştü.”
Three Goblin Art

#extradirty
we're not kids anymore.
Game of Thrones Daily
KIROKAZE
YOU ARE THE REASON
RMH
Peter Solarz

❣ Chile in a Photography ❣
Stranger Things

oozey mess

One Nice Bug Per Day

roma★
ojovivo

祝日 / Permanent Vacation
tumblr dot com
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

⁂
seen from United Arab Emirates
seen from United States
seen from Lithuania
seen from Spain
seen from Iraq

seen from Canada
seen from Ireland

seen from Saudi Arabia
seen from Spain
seen from Italy
seen from Pakistan
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from India
@karasaliklim
“sesimin süngüsü düştü.”

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
erbain bitti gözümüzün önünde, bir hışım
“zem” vardı ve daha çok “herir”.
az önce bir şey yazdım,
içinde “müteyakkız” - eğreti
isterdim ki ben onu daha geniş,
daha serin ve uzun
kullanabileyim
şimdi yazıda
seslendim, müteyakkız asla değil.
şimdi bağıra bağıra öfkemi kusmak istiyorum sağa sola, yapamıyorum. sokaklarda amok koşmak istiyorum, yapamıyorum. ağlamak istiyorum, yapamıyorum. bir susun artık çok konuşuyorsunuz beynimde sizi dinleyecek tek gram tahammül kalmadı demek istiyorum, yapamıyorum. belim ağrıdı burada oturmaktan kalkayım istiyorum, yapamıyorum. ağzım kurudu çok susadım mutfağa gidip bardaklar dolusu su içmek istiyorum, yapamıyorum. türkü var yarım açıp dinleyeyim ruhum ehlileşsin istiyorum, yapamıyorum. açayım telefonu yazayım, sana çok dargınım günlerdir rahat uyku uyuyamıyorum, yapamıyorum. uzun uyuyayım istiyorum, yapamıyorum. boşluk diyorum, yapamıyorum. şiir diyorum, yapamıyorum. ihtimal diyorum, yapamıyorum. yol diyorum, yapamıyorum.
yeni bir defter aldım ve bir kalem. uzun zamandır bir kalemi bir deftere kullanmadım. dahası, kaleme ne yazdırmak istediğime karar veremedim, baktım öylece. boğazım acıyor, hem fizyolojik bir acı bu hem de üzülmekten titremesinin acısı. ekşi, sert bir boğaz acısı. bugünlerde her şey ama her şey o kadar zor ve o kadar kaba ki; kime, neye, nasıl ve nereden darılayım bilmiyorum. bu ekşime de ondan biraz. eskiden de böyle çabuk yorulan ve hızlı darılan biri miydim acaba, öyleysem büyük ayıp bana.
dün akşam, nasıl olduysa müthiş mutsuzluklarımızdan bahsederken kendimi üniversitedeki aşkımı anlatırken yakaladım. ilk öpüşmemiz, el ele uzun yürümemiz, birlikte dinlediğimiz şarkılar, yüzdüğümüz denizler. anlattıkça hatırladım, yaşadığım güzel şeyler beni bir kısa zamanda da olsa bugünlerden kopardı ve iyi hissettim. o esnada bir şeyi fark ettim ki kendime dair, buna da ayrıca canım sıkıldı. ben güzel gülmeleri çabuk unutuyorum meğer. devamında bunların üzerimde oluşturduğu film etkisinden midir nedir, kocaman mısır patlattık, şekillerine baktım o da garip geldi. birbiri ile patlatılmadan önce çok da farklı düşmeyen tanelerin kızgın ateşte bambaşka şeylere dönüşmesi. bu dünyada her şeyin ateşle ilgili olmasına çok öfkeleniyorum. gecesi yedi yaşında bir kız kollarımda uyudu. hayatımda ilk defa bir kız çocuğu yanıma uzandı, kollarımın arasına yerleşti ve öylece uyudu. anneliğimi düşündüm, ayrılmasaydım ve belki bir kızım olsaydı onunla yaşıt olacaktı. bir kızım olsaydı, dün gece hayatımda ilk defa yaşadığım bir şey karşısında elimi nereye yerleştireceğimi bilmiyor olmayacaktım. ben bunlarla uğraşırken o bana masal okudu, sözlü isim-şehir-hayvan oynadık. n ile şehir niğde’yi buldum ama ona bulacak başka şey kalmaz diye korkup bilemeze vurdum kendimi. c ile ç’yi birleştirdik, öyle güzel oldu ki; c’den şehirle uğraşmadık ç’den ise hayvanla.
bir önceki gün müthiş kırıldı kalbim. boğazıma dolan ekşi tat işte o zaman başladı, usulca ağladım, uzun sürmedi ağlamam, sigalar yaktım mideme vurdu. eve viski almıştım, bir de büyük. küçük alırsam kısa gelmelerin hızlı ve az içmeleri olur diye dert edinip en büyüğünden atmıştım sepete. ben viski sevmiyorum ve evimde kocaman bir viski şişesi duruyor, duvara fırlatmak istiyorum onu ve onu bana aldıran bütün dürtüleri. iki de cam kupa aldım, evimde bin tane kahve bardağı olmasına rağmen hem de. bunları sevmiyorum asla. ona beni bu kadar kırma insiyatifi tanıdığım için kendime öfkeyle küfür ettim, öfkem geçince kendime de üzüldüm. daha ben yedi yaşında bir kızım oralarda. buzdolabımda viski duruyor, belki içerim.
işler, telaşlar, ayrılıklar, koltuklar, zimmetler, bok gibi birkaç şey daha oldu da oldu. ne çok sağlıksız beslendim, ne çok sigara içtim. başımda felaket bir sancı, gözümü kapatıyorum kale’deyim musluğa bakıyorum açıyorum etrafım kalabalık.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
mektuplar yazmanız, sabahlara kadar içki içmeniz, eski yeni’den sakarya’ya ankara ayazında sarhoş ve kol kola sallanarak çıkmanız, üşümekten uyuşana kadar yürümeniz, elleriniz buz kesince taksiye binmeniz, takside asla konuşmamanız, asansöre her binişinizde küçüklüğüne dem vurmanız, sarılmanız, ağlamanız, kanepede değil yerde, salonda değil mutfakta, yan yana değil diz dize türkü ve türküler dinlemeniz, bitmeden yine dinlemeniz ve yine dinlemeniz, gülerken ağlamanız, ağlarken de ağlamanız, şiirler okumanız, şiirler yazmanız, canınızı acıtanlara beraber darılmanız, sigaralar içmeniz, sigaralar yakmanız, dumanlarınız, yaralarınızdan, hatalarınızdan, utançlarınızdan ve kusurlarınızdan hiç gocunmadan bahsedebilmeniz, birbirinizin hem anası hem kızı hem babası hem oğlu olmanız, bazen haftalarca susmanız bazen geceler ve gündüzler boyu bitmeden yazmanız, asla telefonla konuşamamanız, sosyal medya ağlarına dolanmamanız, birbirinizin hiçbir şeyiniz olmamanız, kör noktalarınıza mercek tutmamanız, uyumanız, uyuyamamanız, susmanız, bakmanız, görmeniz, dinlemeniz ve her şeyinizi bilip hiçbir şeyinizi tanımamanız mümkün. bu yüzden sizin hiçbir şeyiniz çok ve her şeye sahip değilsiniz.
“evde sigara içersem kalbin kırılır mı?”
** bugünler
“
Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.
Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,
Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.”
Küçük İskender
Ve yine balkondayım. Baş ağrısına iyi gelir mi ki çay? Umarım gelir. Lütfen gelsin.
Bir valiz bulmuştum vaktiyle iki arka sokakta. Ressam Şefik Bursalı’ya ait, içinde kendi özel notlarının, eskizlerinin ve kitaplarının olduğu, tıka basa dolu yeşil bir valiz. O valizden bir şeyleri balkonda ufak bir kitaplık yapıp oraya yerleştirmiştim. Bir kadının siyah beyaz fotoğrafı da onlardan biriydi. kadın yaşlıca, gözleri yorgun bakan ve yüzündeki beyazlığı perdeleyen bir baş örtüsü ile bir tarihte bir fotoğrafa bakmış uzun ve hüzünlü. Şimdi onunla göz göze bakışıyoruz. Günlerdir iyi ile kötü arasında sallanıp duruyorum. Acaba adı neydi, nerede yaşadı, kimleri sevdi ve kimler vardı yanında o bu fotoğrafa bakarken.. kim bilir belki o da bir başkasının valizinden bursalı’nın evinde yer edinmişti. O kadar eski midir ki? Bilemiyorum. Aklımda bu soruyla beraber uçuşan o kadar çok soru var ki üzerine uzun uzun düşünmem mümkün olmayacak.
Dün gece gerçek olduğunu sandığım bir rüyadan uyandım. bütün gün ve şu an onun etkisi var üzerimde. Dün öğleyin, Beyza geldiğinde ona anlattıklarımın etkisi ile gördüğümü sanıyorum. Zihin kalıyor galiba konular değişse bile bir yerlerde.
Şimdi midem bulanmaya başladı, daha başka şeylerden bahsetmek istiyordum burada ama bu durumda mümkün olmayacak. Bu ağır bulantı, baş ağrısının oluşturduğu bir şey olsa gerek.
Bu yazı bu kadar sürse de ve derdini anlatamasa da bu anı hatırlamam için sayfama iliştireceğim.
Pazar yazısı, saat 21:33
Ankara.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ankara, nisan ayının sonları. Akşam üzeri bahar serinliği. Bin kilo hissettiğim bir zaman. Beden ve ruh birlikte ağırlaşınca yükü insana bile ağır geliyor bünyenin.
Ankara, bir akşam ve hatta gece. Balkondayım. Gözlerimle ölçmeye çalıştığımda, eni bir metre ya vardır ya yoktur. Bu kadarlık bir yerde bütün dünyaya meydan okuyorum. Bu kadarlık bir yer, bütün dünyadan daha büyükmüş gibi hissediyorum çoğu zaman.
Bazı günler, üzerimde bir mutsuzluk giysisi varmış da çıkarmaya dermanım yokmuş gibi bir şey. Bazı günler diğer günlerden daha kötüce. Bugün öyle bir gün. Günlerdir ve hatta aylardır bedenen çok yoruldum, ruhuma iyi gelen şeyler oldu peşi sıra, evet. Ama bazı günler o kadar insafsız ki bir dalga yalıyor geri çekildikçe kıyıdaki kabukları. İşte o günler, işte bugün istiyorum ki saatlerce ağlayayım. sanki bir başlasam ağlamaya, ruhumu ve ciğerlerimi boşaltana kadar sürecek, biliyorum. Karnımda bir sancı, gerginlik ağrısı diye bir şey var ya hani, ondan. Karnım ve gözyaşı torbalarım büsbütün dolu bu sancıyla. Şimdi burada sebebini ve anlamını büsbütün bilmediğim kekremsi bir kelimeyi bir cümlede kullanayım istiyorum: yeknesak.
Ne çok dinledim son günlerde bir şarkıyı, uzak ufkun yolcusu. Hüsnü Arkan bu şarkıyı bir şiir fısıldar gibi fısıldıyor kulaklarıma. Bana günler ve gecelerce böyle şiirler fısıldasa biri, zerre usanmam biliyorum. Yalnızlık evet pek güzel şey ama şu yalnız kalmak belası var ya. O işte, o tam bir yumru olup oturuyor gırtlağıma. Yutkunmak bazı günler her günden daha sert. Çatallı bir boğazın ortasında, kılçık da burada şimdi batıyor biliyorum.
Ben neredeyim, nereye aidim, memleketim nere, burada ne yapıyorum, bu insanlar, bu sûretler kim, bu uğultu da nesi, ya ben ben? “Bir yer” diyorduk hani o yer bura mı? “Biri” de diyorduk, uzundur demiyoruz ya da demiyorum. Artık “o” birinin o olmadığı meselesine değil de benim onun “o”su olmadığıma üzülüyorum. O belki oydu da bendim olmayan. Bu benim yıllarca onlarca ve günlerce çoğullardan sonra bir tekile dönüşmek kısmında kendime yaptığım en soylu ihanettir. İnsan kendine de ihanet edebilen bir yaratık, maskeler takıyoruz ya artık şaka değil.
Kendimi bazen çok sıkılıyorken yakalıyorum. Af dilemek istediğim insanlar var, yanlışlarım olduğuna inandığım olaylar da. Kafam allak bullak, bir bakıyorum eve dönüş yolundayım da kavşaktan sonra bundan altı sene önceki bir yemek masasına durmuşum, önümdeki tabağa çatalı çevirip o an söyleyemediklerimi söylüyorum, yapmamam gerektiğine “şimdilerde” inandıklarımı yapmıyorum. Kırmızı ışıkta yemek bitiyor, ben duruyorum, gözüm bugüne, altı yıl elli gün on beş saat sonraki bu ana, sarıya dönen trafik lambasına dalıyor. ben o masada bıraktıklarımı içime doldurup bir başka anıyla konuşmaya çeviriyorum bu defa direksiyonu.
Eskiden de yapardım bu kendimle ve başkasıyla yeniden farklı ruh hâllerinde konuşmak kısmını ama bu ara tekrarlarım sıklaştı. Birkaç gece önce az daha konuşsam bunun böyle olmaması gerektiğine sadece kendimi değil dünyayı da ikna etmeye çabalayacaktım ama uyuyakalmışım. Geçen şunu duydum bir içim sıkıldı: “sen, eline yapışmış şeyin tam farkında değilsin, o bahsettiğim mesafenin.”
“Farkındayım büsbütün” demek çok istedim. Onu da diyemedim. Belki bin sene sonra ışıklarda söylerim.
13-04
veyâhut salı :
Şu an saat 02:35. Yani bunları, yazıyla belirtecek olursam, gecenin iki buçuğunda yazıyorum. Yatağımın çift kişilik olduğunu bazen fark edebiliyorum, çapraz uyumama imkân tanıdığı için. Yatağım çift kişilik ve şu an üzerimde kardeşimin kolları kısaldığı için elden çıkarmayı düşündüğü, benimse “ben giyerim” diye alıp yanımda getirdiğim ve bütün kış üzerimden çıkarmadığım hırkası var. Kolları sahiden kısa ve ben böyle iken daha çok sevdim onu. Uyandım çünkü, uyuyorken uykumu bölen bir ses oldu sandım. Ses, benim kendi sesimmiş ben yanlış işitmişim. Yatağım çift kişilik ve benim boyum standartlardan uzunca. Yatağın hipotenüsüne uzanınca boyum yetişmiyor. Yalnız uyumak böyle şeylere imkân tanıyor. Yine de insan böyle imkânların imkânsızlığına çok düşmemeli bence. İnsan imkânsızlara çoğu zaman düşmese keşke.
Birazdan sahur yapacağım. Yıllar önce bıraktığım şeyler vardı, oruç gibi. Başlayabiliyor insan, evvelince bıraktıklarına. Bu bir yerinde, kendine dönmek midir yoksa; bu yol, başına da dönebilen bir yol mudur? bilmiyorum. Bir tesadüf veyâhut rastlaşmadır belki kısa da olsa bir vadede, hayır hayır bu olsa olsa “tevâfuk” olur, olsa olsa bile isteye denk de düşülebilen tevâfuk. Ben de bir yerlerde dönebiliyorum işte, oruç tutmak gibi meselâ, bu vadede.
Oruç tutulabilen bir şeydir, sıkıca. Bence ben de tutulabilirim, sıkıca.
“Dahası: rüzgâr konuşulabilen bir arkadaş. Kendinle de değil başkasıyla” dedi az önce gelen bir mektup.
Bence de. Bence de. Bence de.
Bunu üç defa yineleyince niyeti kuvvetlendiriyorum bilerek ve isteyerek. Ekmek yere düştüğünde üç defa öpüp alnıma koymam da ondandır kuvvetle muhtemel, kuvvetine sığınmamdan yani üçün. Bazen çok istiyorum tutsun beni rüzgâr. Şöyle der mi o zaman: “niyet ettim senin rızan ile üzerime düşen özlem’i tutmaya.” Keşke niyet etse böyle, rüzgâr. Ben oruca niyet edeyim şimdi, içinde “senin rızan ile” başlayan cümleler olsun. Bu ne samimiyet, bu ne rızanı isterken bile senli benli olmaktır, bu ne cüret? Dersin rüzgâr. Bence demelisin ki “evet, rüzgâr”.
Oldu mu sana 02:55. Yazıyla üçe beş kala.
tariş limon kolonyası
üç nisan iki bin yirmi bir.
“bir bahar ayı cumartesisi nasıl olmaktır?” desen vallahi sana bugünü yollardım. havası sakin, sokağı sessiz, salonuna sağdaki pencereden hafif güneş vuran bir gün ortası. çizimlerimi yapmak üzere bilgisayar başına oturmuşum, birazdan başlayacağım.
her şeyin sütliman olduğu günler dedikleri böyleymiş, şimdi bildim. sütliman sahiden zarif bir kelime. liman, içinde ulaşmakla gelen dinginliği barındırıyor, süt sanki dalgalanmayacak fırtına koparmayacak sakinlikte bir likit. merak ettim nişanyan ne demiş diye baktım sözlüğe.
şöyle demiş:
"sakin deniz" [ Evliya Çelebi, Seyahatname, 1665] süd-limān hevāda cümle keştīler lenger-endāz olup
e bak işte, bazı hislerin zamanı yok. çelebi ile denk düşmüşüz vaktizamanında. bazı kelimeler iyi ki varlar.
hatırlıyorum da bundan neredeyse iki sene evvel, buraya bir otuzuncu yaş günü yazısı bırakmıştım. içine gizlediğim dilekte; büyük hayaller, olağan üstü zamanlar ve mekanlar ve kahkahalar yoktu. ali’nin büyük yalanının ve pardon yalan hayatının patladığı seneye denk düşen bir doğum günüydü, e nasıl olsundu? -o da nasıl büyük bir talihsizlik olarak kaldı hayatımın gerisinde. asıl talihsizlik ama, onun varlığından varoluşundan bihaber, yalan mı hastalık mı asla bilemediğimiz ve bence bileyemeyeceğimiz bir garip dünyası. toptan gidik bir hayat. belki de asla yaşanmayacak olan ama yaşanıyormuş gibi davranılan.- her neyse dilek diyordum. otuzuncu yaş günümde içimde kocaman bir oyuk vardı, hatırlıyorum. çokça alkol, sıfır insan ve çokça iş ile oyuldukça oyulan bir delik. “boşluk” demiştim içimden “o boşluk” -insanla asla dolmayan ve insanla asla dolmayacak olan-. şimdilerde, yıllar sonra o boşluğun dolmaya başladığını, o oyuğun yerini organik bir örüntünün aldığı hissindeyim. bu kötü mü? asla değil. bu hissi özellikle fark ettiğim zamanlarda da sık sık aklıma o otuzunca yaş dileği geliyor. vakti böyleymiş, yerini buluyor diyorum.
dışardan çocuk sesleri geliyor. omuzlarım düşük, sanki kendimi çok gerdiğim bir kas oyunu bitmiş de bütün kaslarım kendini boşluğa bırakmış gibi. hafif.
Darılmıştım ki kendi kendime, bir şiir düştü zarfıyla. Yakınlık da duydum yalan değil. İnsan güzel bir şiiri nasıl yanıtlar? Bir şiire “güzel” demek mümkün müdür? Ben böyle şeylerde çok zorlanıyorum. İçinde temas ettiği o his biraz kekre bir acıysa hele, “güzel olmuş, kalemine sağlık..” gibi bayağı cümleler bütün o etkiyi yaralıyor, ben öyle sanıyorum. Bu yüzden az önce okuduğum şiiri ortasında mandalla asılı duran ve kendime yakın bulduğum kısmını alıntılayarak yanıtladım:
“Sesinin süngüsü azalıyor mu senin de?”
gülün minesi soldu

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
salısı otuz oldu
bin saat uyudum, uyandığımda hiç uyumamış gibi sersemdim. bazı sabahlar içimde dar ve derin bir kuyu varmış gibi hissediyorum. dar, derin ve dipsiz bir kuyu. koyuluğun ve kuyunun rengi kara mıdır? koyu ve karanlık bir kuyuya ışık tuttuğumda, duvarlarının fildişi krem rengi ya da hafif uçuşuk bir mavi olduğunu görsem mesela, buna şaşırır mıydım? keşke kuyunun rengi kese kağıdından hallice bir ton olsa. rengini bilmiyorum ama hissinin bir yankısı var onu işitebiliyorum. o hissi duyduğumda açıp bir şarkı dinleyeyim istiyorum. bir şarkı, asla münir nurettin'i bıraktığı gibi beni de merdivensiz bırakmayan. o şarkı hangisi olacak bilmiyorum, yıllar oldu o şarkıyı bulamadım. bu çok acımasız, bir şarkının bile olamaması. senin var mı? keşke bir şarkı bulsam o da “o” şarkı olsa. ben dinledikçe kuyunun çapı genişlese, derinliği azalsa. ben eşlik ettikçe “dibi varmış buranın meğer” desem. böyle bir şarkıya bazı sabahlar o kadar ihtiyaç duyuyorum ki, o kadar olur.
dün yatağa girdiğimde akşam dokuz buçuktu. annemin gittiğini hissettiğim ilk birkaç gün ev bana bile yabancıymış gibi geliyor. kenarında oturuyorum kanepenin. dün mesela, nasıl da soğuktu, sessiz. sepete son gün ayağındaki patikleri atmış annem, ortalıkta bir şey bırakmadan usulca çıkmış. gözüm bir yerlerde bir not bir mektup aradı, bulamadım. bunlar benim için hep gözyaşı kilidinin anahtarı gibi şeyler, bir bulsam çözülecek gibi. canım yemek yemek istemedi, bir elma yedim ve yanında ılık sütlü bir kahve içtim. yatağa işte o anlarda bir derin isteksizlikle girdim. federico fellini’nin 8 1/2′sini açtım velâkin; neresinde nasıl uydum asla hatırlamıyorum. başladığımda da kafamda birbirinden alakasız düşünceler uçuşuyordu zaten. zorlanıyorum bazen odaklanmakta. annem nasıl da odaklanıp izliyor o filmleri bütün uzuvlarıyla. onun da dertleri var, olduğunu biliyorum ama nasıl yapıyor da filme bakarken kovuşturuyor onları? hayret doğrusu.
şimdi bir odadayım, büyük bir toplantı masasının ikinci koltuğunun önünde duran bir bilgisayar ekranından yazıyorum bunları. oda büyük ama değil gibi de. kafamı sağa çevirdiğimde “tebrik orkideleri”nin arkasından, camın öte tarafından bir binayı görebiliyorum üç beş doku uzakta. bacasından süzülen ince kesik dumanını görüyorum yukarı doğru yükseliyor. acaba o binanın üçüncü katında biri, şu an nasıl bir güne uyandı. mutluluğunun kıstasları zor mu, iyi bir insan mı? bunları büyük, ceviz vengesi rengi, cilalı, eliptik bir toplantı masasının kenarından yazarken düşünmem ne mânâsız. ama düşündükçe böyle şeyleri, bir zincir halkalanıyor kafamda, uzadıkça uzuyor. ceviz vengesi toplantı masası: resmiyetin bir rengi varsa “bu odur” diyebilirim, şeklinden ise emin olamadım.
yaklaşık iki aydır büyükşehir belediyesinin altıncı katında, fen işleri dairesi başkanlığının toplantı odasını çalışma ofisi olarak kullanabileceğimi söylediler. odada çoğunlukla yalnızım, burada henüz pek arkadaşım yok. ankapark’ta ekin var, bazı zamanlar onunla çalışmak için ya ben gidiyorum ya o geliyor. birkaç ay önce tanımadığım insanlar, bilmediğim bir oda, uyanmadığım saatler varmış. şimdi onlar ile temas ediyorum. mart ayı bitiyor, ankara’da bitirdiğim beşinci mart ayı. sayıyoruz böyle şeyleri hiç sayımız yokmuş gibi. dün kendi kendime içinde küçük iskender’in deyimi ile “küçük ortalı bir kent” olan bir hayal tuttum. ya ona yürüyeceğim ya da bu kentte bilmem kaç beş tane daha mart devireceğim. ya ayaş’ta bir bahçem olacak hafta sonları uğraşabildiğim, ya da küçük ortalı bir kentte bir bahçem olmayacak ama bütün bahçeler yürüme mesafesinde olacak. bunları bilmiyorum. bunlar ne ki, bilmediğim daha ne çok şey var.
saat 09:27. biraz çalışmam gerek.
yirmi dokuz - pazartesi
-acaba dünyada kaç tane pazartesi var- -acaba dünyadaki pazartesilerin kaç tanesinde mevsim bahar ve mart ayının yirmi dokuzu-
annem o uçağa bindi ve gitti. bu defa mutluluk vardı ağlamakta bile. (aslında bugün sadece bunu yazmak istiyordum. bunun için geldim.)