Çocukluğumun geçtiği evin karşısında bi başka ev vardı ara avludan geçip arsaya çıkardık oynamaya mahallenin çocuklarıyla karşı evin sahipleri bizim evin sahipleriydi aynı zamanda, karşı evin çocuklarıyla da oynardık o arsada, arada karşı evin arsaya bakan yanında ki pencere açılır çok gürültü ediyoruz diye sinirlenip bağıran kişiler çıkarırdı başlarını oradan. Bi gün gazozlara ve bilumum içki türlerine isyanımdan sanırım yahut o günün havasının ağır bi napalm çiçeği ağırlığı taşıması kadar soğuk ve de ağır hissettiriyor olmasıydı, alkol dökülmemiş saçlarımla hiç mi hiç düşübebiliyorum dolayısıyla da şu an bunu bilemiyorum, neticede bi isyandı bu, ve kesin olarak bana aitti, işte bunu biliyorum; elime geçirdiğim avuç iri taşları teker-teker fırlattım o çıplak-aciz duvara, aynı duvara yastık olup Silahlı Neşe'ler gibi um'arsızca uzuneşek oynadığımız arkadaşlarımın bir teki bile yoktu o gün ve o an hiç bi yanımda. Sonra bugün o günden çok yıllar-yıllar sonra tam olarak şu an da düşündüm aynenlikle ve şöyle; Aslında kendini tabiatta bulunan haliyle taş zannediyordu o duvar. Halbuki, bi kayatozu fişekli eski, paslı fakat bir o kadar onurlu bi tüfek bile değildi ve bu değillik, çok, o kadar çok belliydi ve ona fırlattığım o taşlardan öyle bi güzellikle özürler dileyerek bekledim ki o arsanın ortasında öylece. Seni onca yıldır tam olarak duvarlarının içinde bir yerlerde bana rağmen barındırıyor oluşuna benim ise onu gayet güzel yok sayıp bizatihi seni sevebiliyor oluşumu kendisinin ise değil bu sevme biçimini kendi varlık amacını bile anlayamıyor oluşunu kıskandı oracıkta. Ve oyunlar arsasının sinirlilikli baş uzatılan penceresinin yapayalnız bir çerçeve gibi keyifle benim o halimi izleyişini izledim. (Kendisi özürleri bizatihi kenine yaşattığım o anlık canının acıyışından dilediğimi sanmış olsa da) Yeniden toparladım önüme, fırlattığım pütürlü gri yapısına çarparak sağa sola saçılan her birini taşların iricene bir tepelik olana dek tek-tek. "Siz burada duracaksınız" dedim onlara "şu an'ı asla unutturmamak anıtı misali, o nasıl durabiliyorsa öyle duracaksınız" diyerek tembihledim oracıkta yarattığım o yığıntıyı. Sonra serseri bir karayel misali koskocaman ve ağır litrelik gazoz ve içki şişelerini fırlattıklarımla değiş tokuş ettim orada. Sonra kendinin ne olduğundan bihaber o sevimsiz ve pütürlü griliğe dedim ki "hak etmiştin" al bunları da al şimdi, yüzüne yüzüne fırlattım tüm şişeleri. Kırılmadılar. Pütürtüler dökülüp durdu kırmızısı göründü kırılmadılar. Şişeleri tekrar tekrar toplayıp fırlatma hizasına döndüm arsanın. O boş bekleyen kola kamyonun durduğu yerde anıtım duruyordu. Hatırlarsan bir demir bisikletin asfaltların çukurlu oluşundan alacağı varmış gibi ona dayak attığı günlerimin o fırtınalı ellerini. Unutma anıtıyla halen bekliyorum orada. O arsada o anıtın başında. Yağmur atıyor bi yanda esintili kopkoyu gri bi çiğlilikle soluğumda. Ve avuttuğumun içerisine bir türlü aidiyet duyamayacağın bi tabiatın sağ el tebeşiri ve kalem tutan çoğrafyasında kırılan bir incecik dal avutur gibiymişim ne yazık dimi. Üzülme ama bak, aynı şehrin bi başka mahallesinin bi başka caddesinde ki demir tabelayla merhabalaşırken sert incinen elimi bizim için avuttum sonra ailemi sadece senin için. Ve beni ve tüm ailemi ve ağabeyimi o mahalleden kovan oranın pencerelerden başlarını bile uzatmadan beklediği o sessizliğin içinde aynı mahallelerde ki tüm benzer hikayeli tüm bize benzer çocukları da. Su dökmedi ardımızdan kimseler uğurlarken bizleri. Ve ben o günlere dair onca hatıralık şeyin içinden ağabeyimin bana tırmanıp da inmeyi öğrettiği hani o hain vefasızlık demiriyle dibinden kesilip de mahallece katledilen incirin ısırıcı sütten kökleriyle birlikte sığdırıp tüm sıcacık büsbütün oluşları oradan o tembihli tepelik anıtının dibinden koparıp da ikimizi aynı elimin annesine çiçekler uzatan o yumuk ayasına alarak taşındım oralardan. Başka balici ve fena canlıların halen ve de ısrarla tüm sokaklarında üşüye-üşüye yaşamaya uğraştığı başka bi mahalleye. Bir başkasına, bir diğerine, bir sonrakine ve işte şimdi buradayım. Bu kez başka şehirde