Monterey Bay Aquarium
will byers stan first human second
Alisa U Zemlji Chuda
NASA

Kiana Khansmith
Keni
YOU ARE THE REASON
cherry valley forever
Stranger Things

pixel skylines
Claire Keane

oozey mess

⁂
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
hello vonnie
Cosimo Galluzzi
Xuebing Du
occasionally subtle
Cosmic Funnies

Kaledo Art

seen from United States
seen from United States

seen from Brazil
seen from France

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Argentina
seen from Poland
@huzurvemutluluk

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ne Mutlu Türk'üm Diyene!
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun!
"Sadece büyük bir lider geleceği küçük kalplere emanet edebilir."
29 Ekim CUMHURİYET BAYRAMI’mız
Kutlu Olsun… 🇹🇷
Ne Mutlu Türk’üm Diyene! 🇹🇷
@stnblmavi
....
Ve yağmur gibi akıp giden yıllardan
Geriye ne kaldığını bilmiyordum seni tanıyana kadar
Ama farkındaydım yine de
Ne zaman seninle olsam
Tanıdık bir kuş cıvıltısıyla uyanırdım her sabah
Şimdiyse kırılgan mektuplar yazıyorum
Hangi adrese göndereceğimi bile bilmeden
Malumun olsun ben sende ülkemi sevdim
Hüzün dolu yağmurlarla taşan boynu bükük nehirleri
Ben sende yolları sevdim
Dallarına hiçbir kuşun konmaya bile yanaşmadığı ağaçlarla
Kaplı yolları..
...

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
İnsanlar üç zümredir:
▪️ Biri, sen onu incitmesen de o seni incitir..!
▪️ İkincisi, incitirsen incitir..!
▪️ Üçüncüsü, sen onu incitsen de o seni incitmez..!
Ebûl Hasan Harâkânî hz..
Kişinin mutluluğu fiziki durumundan çok beynindekilere bağlıdır. Görme duygusu ve bütün organları sağlam olduğu halde psikolojik sorunlar içinde umutsuz yaşayan insanlar bulunduğu gibi, tamamen kör olup da hayatı son derece üretken ve mutlu geçen insanlar vardır. Belirleyici olan engelli ya da engelsiz olsun, insanın yaşam karşısında duruşunun sağlamlığıdır.
Görenlerin göz ardı ettiği şeyler, görmeyenlerin yakaladıklarıdır ve görenlerin kör oldukları dünya, onların bulup çıkardıkları hazinelerdir...
Doğan CÜCELOĞLU
16.02.2021
Umutlarımızın üstünde senin imzan var.
Yolun yolumuz, fikir ve mirasın ise daima yönümüz.
Seni hep yaşayacak ve yaşatacağız.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun 🇹🇷
Hayat; Bir bayrağın altında gururla ve güvenle durduğun anda hissettiğindir oğul.. Ve 29 EKİM tam da budur ! İ Y İ B A Y R A M L A R T Ü R K İ Y E

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
aynen öyle kafama takıldı
“Ahmed Arif” anısına… (21 Nisan 1927, Diyarbakır - 2 Haziran 1991, Ankara) “Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz, rivayet sanılır belki; gül memeler değil, domdom kurşunu paramparça ağzımdaki…” _Ahmed Arif, Otuzüç Kurşun Salt yazdıklarıyla değil; şiire saygısıyla, yaşadıklarıyla, öfkesiyle, restleriyle, susuşuyla, duruşuyla, yeni kuşaklara şair adabı, şair ahlâkı bakımından örnek gösterilmesi gereken bir şair; Ahmed Arif… ( Mahlas olarak, babası Kerküklü “Arif Hikmet”in adını kullandı; asıl adı “Ahmed Hamdi Önal” ) Ahmed Arif’in ilk ve tek yapıtı “Hasretinden Prangalar Eskittim” 1968 yılında yayınlandıktan sonra, onun şiirleri alanlarda, işkence tezgâhlarında ve cezaevi koğuşlarında bir bayrak gibi dalgalandı. Bu ülkede demokrasinin bayrağı indikçe, onun şiirleri göndere çekildi; çünkü insanca paylaşılacak günlerden, hümanist değerlerden ve onurdan söz eden bir şairdir Ahmed Arif… Cezaevi koğuşlarında, suçları ülkelerini sevmek olan on binlerce genç, “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” dizesiyle parmaklıklara tutunup, dağlarındaki serin bahar rüzgârlarının esintisini duydular. İşkence tezgâhlarında, nice yiğit aydın düşünceli insanlar, “Vurun ulan vurun ben kolay ölmem!” dizesini zalimlerin yüzüne bir tokat gibi vurdular; ”Dayan tırnak ile, dayan diş ile, umut ile sevda ile düş ile, dayan rüsva etme beni” dizeleriyle çarmıhlara, soğuklara, açlıklara dayandılar…dayandılar…dayandılar… Ahmed Arif’in şiirinde; yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’de umut edenlerin, düşleri ve sevdaları uğruna yaşayıp ölenlerin acıları, dramları, hınçları ve öfkeleri vardır. Ahmed Arif’in şiirinde; deniz görmemiş çocukların, bir kahvehanenin önünde henüz sardığı sigarasını içen yaşlıların, sizlerin, bizlerin yine bizim ağzımızdan anlattığı dizeler vardır. O dizeler; “torbasında ekmeği, matarasında suyu kalmayan”ları, şiirin bir süre nasıl ayakta tutabileceğini kanıtlayan dizelerdir. O dizeler; umudu, hasreti, sevdası olanların dizeleridir… Ahmed Arif, 2 Haziran 1991 sabahı Ankara’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama gözlerini yumduğunda; bu kavimler kapısı olan Türkiye, nice yoksullukla, yoksunlukla, işkencelerle, sürgünlerle acımasızca hırpaladığı bir büyük şairini daha yitirdi; zalimlere, namertlere baş eğmeden, mertçe yaşamış ve mertçe ölmüş bir şairi… Ahmed Arif’in anısına en derin saygıyla, sevgiyle, özlemle… @yurekbali * * * Ahmed Arif, Harbiye’de yattığı bir hapishanede, hücresinin duvarında “To be or not to be” ile birlikte aynı anlamı taşıyan 19 farklı dilde yazıyla karşılaşmış. Şair bu 19 satırın altına 20’nci satırı Türkçe olarak eklemek ister ve 19 satırın altına bir toplama çizgisi çektikten sonra çizginin altına “Ya herro ya merro” yazar… 19 farklı dili, 19 farklı kalbi, işkence görmüş 19 bedeni kendi bedeninde toplar ve daha sonra “”To be or not to be” değil / “Cogito ergo sum” hiç değil” mısralarını, “Unutamadığım” isimli şiiriyle tarihe not düşer… Unutamadığım / Ahmed Arif Açardın yalnızlığımda mavi ve yeşil, açardın; tavşan kanı, kınalı - berrak, yenerdim acıları, kahpelikleri… Gitmek, gözlerinde gitmek sürgüne. Yatmak, gözlerinde yatmak zindanı. Gözlerin hani? “To be or not to be” değil. “Cogito ergo sum” hiç değil. Asıl iş, anlamak kaçınılmazı, durdurulmaz çığı, sonsuz akımı. İçmek, gözlerinde içmek ayışığını. Varmak, gözlerinde varmak can tılsımına. Gözlerin hani? Canımın gizlisinde bir cân idin ki kan değil, sevdamız akardı geceye sıktıkça cellâd kemendi… Duymak, gözlerinde duymak üç - ağaçları. Susmak, gözlerinde susmak ustura gibi… Gözlerin hani? _Ahmed Arif, Unutamadığım
HOŞLAŞTIĞIMIZ KİTAPLARDA BUGÜN
Zaman ve onu algılama biçimlerimiz, zamanın bilincimizle ilişkileri gibi konularda özellikle bir merakım yoktu şimdiye kadar. Sanırım bu kitaptan sonra olacak. Hatta kitap içinde atıfta bulunulan üç kitabı ve konuyla ilgili olduğunu bildiğim başkaca iki kitabı daha listeme ekledim. İlgimi önce çeken, sonra da kolaylıkla kaybetmeme izin vermeyen birinci etmen (konunun haricinde) kitaptaki dil sanıyorum. Okuyucuyu karmaşık bilimsel bilgilere boğmadan ama yine de bilimden hiç uzaklaşmadan ve altı boş yorumlar öne sürmeden süregiden bir kitap oldu. Başından kalktığımda tekrar oturmayı epey istedim yani. Evet, bunu söyleyebilirim.
Kitaptan neler mi öğrendim?
*Görece daha yavaş insanların fonetik kusurlara yatkınlıkları olabiliyormuş ve bir dili öğrenmede güçlük çekiyorlarmış.
*Herhangi bir tehlike ânınızı düşünün, bir kazada vs. neyse, o ânı ağır çekimdeymiş gibi yaşarsınız. Bu, beynin hayatta kalma şansını yükseltmek için oynadığı bir oyunmuş. Bu anlarda beyin daha hızlı çalışır, böylece insan dış dünyanın daha yavaş hareket ettiğini hisseder, yapacağı işi de bu hıza uydurarak yaparmış. (Burada işten kasıt; frene basmak gibi.)
*Anda kalmanın kolay olmadığını hepimiz biliyoruz. Ne kadar odaklandığımıza inansak, kendimizi dış uyaranlardan soyutlasak da muhakkak bir düşünceler silsilesi gelir aldığımız nefesi, ferahlattığımız kafamızı bulandırır. Aynı zamanda ‘şimdi’yi bozan şeyin geçmiş ve geleceğe dair fikir ve düşüncelerin olduğu da yaygınca söylenir. Fakat bu kitapla fark ettiğim bir diğer şey de bu konuda şu: Gelecek ile ilgili öngörüde bulunmayı ya da geçmiş hakkında hayıflanmayı, onu hatırlamayı (vs) da biz ‘şimdi’ yapıyoruz. Aslolan zaten hep ‘şimdi’ yani. Augustinus 400 yıl önce bununla alakalı olarak şöyle demiş: “Üç zaman vardır; geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı.”
*Ayrıca deneyimlerimizin de zaman akışını düşündüğümüzde şununla karşılaşırız; olayı öngörüyoruz, yaşıyoruz, sonra geçmişte bırakıyoruz. Yani asıl yaptığımız süreyi, zamanı tecrübe etmektir. –Biz sürekli bunu yaparak mı yaşıyoruz öyleyse?
*Farkındalık pratiklerimi çeşitlendirdim ve daha sık yapmam gerektiğini öğrendim. Çünkü bu öğrenilmesi gereken zor bir “beceri” imiş ve muhakkak pratiklerinin yapılması gerekiyormuş. Bir ara, sürekli farklı ve bir sürü düşüncenin o an yaptığım işi bölmesinden çok rahatsız olduğum için yaptığım işi sesli olarak anlatırdım. “Şimdi bezi aldım. Tezgahı siliyorum,” gibi. Komik gelebilir ama gerçekten odaklanmayı olumlu etkiliyor ve siz de bunu yaparken gülmüyor, aksine rahatlıyorsunuz.
*Kitapta ayrıca uzunca işlenmiş bir konu var: Hayatın uzun ya da kısa (öznel olarak elbet) görünmesine dair iki fikir. Bunlardan biri şu: “Daha çok deneyim daha uzun hayat demektir.” “Birçok araştırma zaman duygusunun tecrübe edilen ve bellekte korunan değişikliklerin sayısına bağlı olduğunu gösterdi; dolayısıyla zamanın nasıl hissedildiğini hayattaki deneyimler aracılığıyla etkilemek mümkün. Belli bir süre içinde daha çok anı depolamak daha uzun bir zamanın geçtiği hissinin yaratacaktır.” Aynı zamanda daha çok deneyim daha çok duygusal çeşitliliği beraberinde getireceğinden yaşanan “uzun” yılların daha kıymetli olduğu doygunluğunu da getirecektir. Bunu tamamlayan ikinci fikir de zamanı tatmin edici işlerle harcamayan insanlara zamanın yavaş geçiyormuş gibi geldiği. Burada zamanın yavaş geçtiğinin düşünülmesine neden olan şey, temelde, can sıkıntısı. Bellek, daima tekrarlanan olaylara yeni yer açmayacağı için –buna gerek yok- sonuçta “düşük kaliteli bellek içerikleri” ortaya çıkıyor. Bu da öznel zamanı kısaltan bir etmen. Yani; hareket, hareket, hareket! Ne demiş Aşık Veysel’imiz; “Harekette bereket vardır!”
*Daha yazasım var. Bir sürü şey var. Örneğin can sıkıntısından, onunla beraber kendini gösteren benlik ve zaman kavramlarından, güçlü bir geleceğin ancak kişisel mutluluk ve sağlıkla nasıl kurulacağından, rüyaların nasıl gerçek hayat simülasyonu olarak görüldüğünden (Rovansuo tarafından), zaman yönetiminden… Kitabı okurken aldığım bütün notları yazmak istiyorum. Ama… buraya kadar bile okuyan birileri var mıdır? Varsa; selam! Başım ağrıyor.
Yanlış insandan doğru duygular çıkarmak için uğraşmıyorum artık… Ne kimseyi değiştirmeye çalışıyorum ne de eskisi gibi kafama takıyorum. Hayatın bana öğrettiği bir şeyler var. Bir insanın hamurunda kötülük varsa onu hangi suyla yoğurursan yoğur arındıramıyorsun. Bu böyle… Vaktinde çok çabaladım birilerinin hayatında güzel bir yer edinmek için. Kendimden çok ödün verdim hatalar yaptım… Ama hiç yaranamadım… Mesela çok merak etsem ‘boğuyorsun’ az merak etsem ‘umursamıyorsun’ oldu. Çok kıskansam ‘bıktırıyorsun’ oldu, az kıskansam ‘sevmiyorsun’… Birinin üzerine ne kadar düşersen o kadar çok uzaklaşıyor senden. Ne kadar mutlu etmeye çalışırsan o kadar memnuniyetsizliği artıyor. Bazı şeyleri akışına bırakmanın en iyisi olduğunu zamanla öğrendim.
Dedim ya eskisi gibi takmıyorum artık. Bu hayatta hiç kimse vazgeçilmez değil! Birilerinin egosu okşansın diye kendi gururumuzu hırpalamanın bir anlamı yok. Hak edene gönül hak etmeyene yol vermeyi bilmeli insan. İşte o zaman değerli oluyorsun… (Datça, Mugla)
"İnsanoğlu için yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır. Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk! Canım çekiyor diye giremem sana deniz ..." Sait Faik Abasıyanık

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bugün otobüste kulaklığım takılı bir şekilde giderken, kendi kendime sayıklamaya başladım. Çalan şarkıdan alakasız bir şiir okuyordum ezberimden. Şiir şeydi, Attila İlhan - Üçüncü Şahsın Şiiri;
Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu, ağlardım Beni sevmiyordun, bilirdim Bir sevdiğin vardı, duyardım Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi gülerdi Bir rüzgar aklımı alırdı Sessizce bir cigara yakardın Parmaklarımın ucunu yakardın Kirpiklerini eğerdin, bakardın Üşürdüm, içim ürperirdi Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi Jezabel kan içinde yatardı Limandan bir gemi giderdi Sen kalkıp ona giderdin Benzin mum gibi giderdin Sabaha kadar kalırdın Hayırsızın biriydi fikrimce Güldü mü cenazeye benzerdi Hele seni kollarına aldı mı Felaketim olurdu, ağlardım
Tam ikinci kıtaya başladığım sırada yanımdaki teyze baktı gözlerime, sustum, utandım biraz. Ardından kulaklığı çıkardım. Fakat gözlerinden usulca süzülüyordu birkaç damla yaş, dikkatimi çekmişti, konuştum.
-Pardon teyze, kusura bakma rahatsızlık verdiysem. +Yok evladım estağfurullah, şiir okuyan insan rahatsızlık verir mi hiç? -Öyle elbette teyzem ama bir dönem böyle şiirleri okuyanlar dayak yerdi, işkence görürlerdi. +Senin yaşın kaç evladım? -18 teyzem. +Ben 62 yaşındayım evladım, o okuduğun şiir. Attila İlhan’ın şiiri, onun manası derindir bende. -Teyzem, anlatır mısın rica etsem? +42 senelik eşim, dağım, yuvam… Beni kaçırmıştı, babam onunla evlenmeme izin vermedi, olsun dedik. Olsun! Ertesi akşam kaçırdı beni, penceremden attım tasımı tarağımı. Gittik, yerleştik Konya’ya. İş buldu amcan, çalıştı. Biraz sokaklarda yattık, birbirimize yuva olduk şimdiki gençlerin aksine! Yuvamız yokken dahi yuvaydık birbirimize. Bulduk başımızı sokacağımız bir ev, sobamız tüterdi bizim, aşımız kaynardı üstünde sobanın. Gül gibiydik, cennet gibi. Bir yıl sonra Rıza’m doğdu, ilk evladım, ilk oğlum, gözümün nuru… Köye gittik, araya koyulan gönül kalkar çocuk sayesinde diye. Gittiğimizde öğrendik, babam, anam, amcanın anası ve babası… bizim yüzümüzden vurmuşlar birbirlerini, hepsi birbirini öldürmüş. Tüm malları alamadık üstümüze, ağabeyim kayıptı. Zaten çok bir şeyimiz yoktu, üç kuruş para geçti anlayacağın elimize. Şehre gittik ardından, yuvamızda yaşadık bir süre daha. Ben Aysel’imi doğurdum, birkaç sene sonra. Rahmetli anamızın ismiydi, Aysel’di ikimizin anasının adı da, zaten başka olsa da ses etmezdi amcan. Gül gibi geçinip gittik, Rıza’mın 16. yaş günü oldu tam. Amcan tahtadan bir araba yapmıştı, Rıza’ya. Bana da bir kağıt parçası verdi o gün. Bu şiir yazıyordu, sonunda şey vardı;’ Hanım, bilirsin ben bek bilmem okumasını yazmasını, bu şiirdeki kanlar içinde yatan kadının adını da okuyamıyom ama sen okursun bilirim.’ yazıyordu. Okumaya yeltendiğim sırada ağabeyim çıka geldi. Nereden etti, nereden buldu bizi? Bilemem. Dört kurşun sıktı, ikisi amcana, biri Aysel’e, öteki Rıza’ya… Bana baktı; ‘Ailemiz senin yüzünden dağıldı, benim senin gibi kardaşım yoktur artık!’ dedi ve çekti gitti. ‘Rıza’mın pastası, Rıza’mın kanı olmuştu.
İneceğim durak birazdan geliyordu, işe de geç kalmıştım. Teyze baktı tekrar; -Gerisini anlatmama gerek yok evladım, amcan öleli tam bugün 25 sene oldu. 41 Yaşında olacaktı Rıza’m, Aysel’im 37 yaşında olacaktı. Onların mezarına geldim ben de zaten. Yolun açık olsun evladım.
Dedi, gözümden birkaç damla süzüldü, fark ettim. Gözlerimi hızlıca sıkıp indim, o kafayla işte de çalışamadım pek. Kitabı araladım, o şiir çıkageldi karşıma. Okumaya korkuyorum şimdi, gözlerim titriyor o şiiri okurken. Bilmiyorum Attila İlhan ne mana yükledi o şiire, aşkı anlattı vesselam tek şiirde. Ama o teyzenin manası başkaydı…
‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı.’’ Bu söz kulaklarımdan çıkmıyor, bir psikiyatri hastasının son sözleriydi bu. Her neyse hikayeme başlıyorum. Ben Tuna, 34 yaşındayım. 10 senedir akıl hastanesinde çalışıyorum, her gün yaşadığım olayları bu lanet olasıca günlüğe yazıyorum. 3652 sayfalık bir günlük, her gün yaşadığım lanet şeyleri yazdım. Fakat bu seferki hasta başkaydı, Mehmet’ti adı. 20’lerinin sonlarında, 1,90 boylarındaydı iri biriydi, omuzları falan genişti. Hiçbiri sevmezdi hastaların, o da hastaları sevmezdi. O genel olarak insanları sevmezdi. Hastaneye yatalı 6 ayı geçkin bir zaman olmuştu, benle son iki aydır konuşuyordu. Ondan öncesinde kimseye yanıt vermiyordu, yaşadığı şeyleri anlatmıyordu, diğer hastalardan farklıydı. Sanki şeydi biraz, rol yapıyor gibiydi. Bakın o ilk geldiği günü unutamıyorum, tüm testlerimizi başarıyla geçti, sonrasında oturdu kafasını duvarla vurmaya başladı, hemen koşmuştum. Sonra şey dedi ‘’YALVARIRIM, ZİHNİMİ ALIN, DAYANAMIYORUM!’’ bu sözlerinden sonra sakinleştirici verip bayılttık. Odasına götürdüğümüzde kimse gönüllü olmadı bakmaya, ben öne çıktım. Kabul ettim ona bakmayı, onda anlamadığım şeyler vardı, bu yüzden ettim sanırım, 6 ay oldu hala emin değilim neden kabul ettiğim konusunda ama bir gerçek var iyi ki kabul etmişim, hayatımın en iyi kararlarından biriydi. İlk aylar çok sessiz geçti. 160 gün falan olmuştu geleli. İşte bütün olay o gün başladı. Benle ilk konuşmasını yaptı, sanki muhabbet etmek istiyordu. Şizofreni hastaları buna pek ihtiyaç duymazdı, kendi kendilerine konuşurlardı genelde. Ama dedim ya Mehmet’te bir şeyler vardı… Sabah, yanına gitmiştim. Saat 9 falandı, kalkmıştı içeri girince bana seslendi. -Ben de seni bekliyordum, gene tam vaktinde geldin, yanıma oturur musun? Gittim oturdum. -Sana güvenebilir miyim? +Elbette! -Bu dünyadaki insanların tamamı, beni bir ucube gibi görüyorlar. Sebebi onlar gibi olmamam, yanlış. Bu böyle değil, olamaz, olmamalı. Onların hepsi aynı düşünüyor. Sanki benim hayatımı yaşamışlar gibi, benim yerime konuşuyorlar. İstersem onlar gibi rol yapabilirim. +Nasıl? -İnsanlığın bazı amaçları vardır, hırs ve kibir. Bunlar bir insanın olmazsa olmazıdır günümüzde ve her lanet insanda vardır bunlar. Bunlar olmayanlar var mı? evet varlar, fakat onlar ben gibi sessiz kalır, bazıları sizin gibi rol yapar, bazıları yapmaz ve benim gibi bu gömleğin içine sıkıştırılır, deli denir… +Bence sen, sen deli değilsin. Sende bir şeyler var… -Fark eder mi? Diğer herkes beni aynı görüyor, sebebi onlar gibi olmamam. Hiçbirisi benim zihnimden yaşayan insanları bilmiyor, onlar gerçek siz göremiyorsunuz. Çünkü; bakmayı bilmiyorsunuz. At gözlüğü takmış gibisiniz, herkese aynı bakıyorsunuz bu, bu YANLIŞ! Her insan aynı değildir, öyle olacak olsa. Tanrı hepimizi tek bir beden şeklinde yaratırdı, ten rengi olmazdı, boylar farklı olmazdı, ırklar olmazdı ve diğer lanet şeylerin hiçbirisi olmazdı! Şimdi sana bir soru; bu hayata gelme amacın ne? Kimsin sen? Tanrı seni neden yarattı? Hiç sorguladın mı? +Şey, evet sorguladım, fakat bu neyi değiştirir? Tanrı bizi yarattı ve unuttu. -Peki şunu düşünmedin mi? Tanrı bizi yarattı ve halimize o bile şaşırdı çünkü; işlerin böyle gideceğini tahmin bile etmedi. En sevdiği meleklerden biri olan şeytanın ihanet edeceğini bilmediği gibi. Sanırım melekte olsa, insan da olsa aynı oluyor. Tanrı yarattığı her canlının içine o duyguyu koymuş olmalı, yoksa bunun başka açıklaması olamaz… HER CANLININ İHANET ETMESİNİN BAŞKA AÇIKLAMASI OLAMAZ TUNA! Her neyse bu günlük bu kadar muhabbet yeter. Bunu söyledikten sonra güldü, acıktığını söyledi. Bu şekilde devam ettik, her gün bana yeni şeyler öğretti. Bazı söyledikleri, ne biliyim, bu deliyse ben ahmağın tekiyim dedirttiriyor. Baş doktorumuzla konuştum, benim ilgilenip öğrenmemi, onu araştırmamı istedi. Tamam dedim. Ve Mehmet’e çok yakın davranıyordum, diğer hastalarla diğer bakıcılar ilgilensin deyip salladım. Son 55 güne girdik, bu 55 gün benim düşünmemi sağladı, ben kim olduğumu anladım. Hayatı sorgulamaya başladım. Ama bir gün vardı, o gün bir söz söyledi, aklımdan çıkmayan birkaç cümle var. ‘’Tanrı, seni bu dünyaya, yiyip içip sıçman için göndermedi, bu saçma olurdu. Tanrı, seni bu dünyayı kirletmen için göndermedi, bu aptalca olurdu ki tanrının öyle biri olduğunu sanmıyorum. Tanrı seni bu dünyaya öğrenmen için gönderdi, anlaman için, okuman için, araştırman için yolladı. Tanrının mucizevi şeylerini anlaman için. Bunları uygulamayacaksan, yaşamanın bir boka faydası yok Tuna. Bunları uygula ki; insan olduğun anlaşılsın, diğerlerinin aksine…’’ söylediği her sözü günlüğüme birer birer yazdım ama size anlatmayacağım, ya da şey belki bir gün anlatırım, sağım solum belli olmaz benim. O güne geldik, o cümleyi söylediği güne, aslında cümleden çok konuşma yaptı. Ama o cümle, aklımdan çıkmıyor. Her neyse o lanet günün sabahında odasına gittim ve şey demişti. ‘’Bana sade kahve getirir misin? Tanrımın yanına dinç kafayla gitmek istiyorum.’’ Ne demek istediğini anlamamıştım. Kahveyi getirdim, içtikten sonra. ‘’Testlere tekrar girmek istiyorum, bakalım ne olacak.’’ dedi ve gülümsedi. Baş doktora haber verdim, testi yaptık. Bir dahi gibiydi, sanki, o şizofreni hastası değildi de başka biri vardı. Prosedür gereği testi geçtiği için, onu orada tutamazlardı. Hastaneden taburcu edildi ve bana bir çanta verdi. ‘’Bunları, bu akşam oku…’’ dedi. Nereye gittiğini sordum, sonsuzluğa diye cevap verdi. Ardından o aklımdan çıkmayan cümleyi söyledi. ‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı. Tanrı size şu an acıyor, yarattığı gözleri kullanamadığınız için. Ve ben gülüyorum…’’ yola atladı bi arabanın önüne. Vücudu paramparça olmuştu, beyni kafatasından fırlamıştı bu çok iğrenç bir görüntü oldu, dayanamayıp kustum. Fakat ölürken yüzünde bir gülümseme vardı. Yıllık iznime ayrıldım eve giderken birkaç bira ve bir şişe viski aldım. Çantanın içini açtığımda binlerce sayfa vardı. Hepsini okudum, yaklaşık 15-20 saat sürdü. En arka gözde ufak bir defter vardı. Sanki, tanrıya mektup yazıyordu. Açtım okudum hepsini, bazı dikkatimi çeken şeyleri toplayıp yazıyorum. ‘’Sayın tanrım, sana kırgınım. İnsanlığı yarattın ve onlara zihinlerini kullanmayı göstermedin. Onlar, savaşlar yaptı, barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Tanrı olan sendin, onlar kendilerini senin yerine koymaya çalıştı. Ben bunlara dayanamıyorum, haa bir de unutmadan. Sayın tanrım, neden? Zihnimde neden savaşlar var? Düşüncelerim beni kuşatıyor, dayanamıyorum tanrım, DAYANAMIYORUM! Ben de artık diğer insanlar gibi düşünmemek istiyorum, yapamıyorum. Onların zihinlerinde çığlıklar var mı sayın tanrım? Onlarda ben gibi acı çekiyorlar mı ha sayın tanrım? Ben dayanamıyorum artık. Bir akıl hastanesine yatacağım, uyuşmak istiyorum. Hastaneyi gözlemledim, orada Tuna isimli biri var, standart bir yaşamı var, ne zengin ne fakir. Ama elinden geldiğince çabalıyor, öğrenmek istiyor. Bilgilerimi ona vermek istiyorum ve öldükten sonra malvarlığımı da ona vereceğim. Avukatımla konuştum, ölümüm anında tüm malvarlığım ona ait olacak. Yakında görüşeceğiz sayın tanrım ve ben sana öteki dünyada, yanında tapacağım. Zira burada sana tapanların çoğu gösteriş için yapıyorlar ve insanları bununla kandırıyorlar, ben onlar gibi olamam, kusura bakma tanrım.’’ En son bir sayfa okudum beni anlatmıştı. ‘’Tanrım, bu hastanedekilerin tamamı ahmak, ahmaklar ordusu ama o herif için dayanıyorum, o herifle ilgili planlarım var…’’Bunu okuduktan sonra düşündüm, ulan bende ne bok var, kimim lan ben? Bunları hak edecek biri miyim? Diye sorguladım. Birkaç gün sonra avukatı geldi, bizim Mehmet baya zengin biriymiş. Malvarlığının %50 sini bana, diğerini kütüphane yapımı için ayırmış. Avukat bir mektup verdi bana ve şey dedi. ‘’Mehmet, ölmesi durumunda bu işlemlerden sonra bunu sana vermemi istedi. İyi günler.’’ Okumaya başladım o mektubu. ‘’Tuna, hatırlar mısın bilmem, doğduğun mahallede bir ayyaş vardı, her gece karısını ve oğlunu döverdi. Sonra baban gelip o herifi dövmüştü bir daha dokunursa öldüreceğini söylemişti. O günden sonra o adam ne anneme ne bana bir tokat atabildi. Baban benim hayatımı kurtardı, sonra biz taşındık oradan. Ama işte, işte ayyaşın tekiydi… Günün birinde, akşam vakti içti iyice, zihni bulanıklaşana kadar içti. Eline bir tabanca aldı ve boşa bir el ateş etti. Çok korkmuştum, annem bana sarıldı. O herif, bana baktı ve şey dedi. ‘’Sen, benim gibi olma…’’ dedi ve kafasına sıktı. Beyni parçalanmıştı, annem ağlıyordu, ben öyle kalmıştım. Annem dayanamadı, kafayı yedi. Birkaç sene sonra, balkondan aşağıya atlayıp intihar etti. Gözümün önünde, cesedini gördüm. Dayanamıyordum. Öylece durmuştu, 15 yaşındaydım bu olay olduğunda. Hayatımın sonrası boktan geçti, ama okula devam ettim. Çalıştım, kazandım. Psikiyatri okuyordum. Bir işe girdim, 1 yıl falan olmuştu, akşamında patronumu gördüm sokakta, biri silah çekmişti. Koştum hemen, atladım silahı olan herife, ağzını burnunu patlattım. Polisler geldi, ifademizi aldılar. Patronum ertesi gün, evine yemeğe davet etti. Gittim. Ev baya büyüktü, kütüphanesi falan vardı. Yanında yaşamamı istedi, çocuğu yoktu. Hizmetçileri falan vardı. Onunla yaşadım, kitaplarını okudum. Yazılmış bütün kitaplar vardı sanki ve her hafta düzenli kitap okuyordu. Ben de yanında okumaya başladım öğrendim. Benliğimi o kitaplar sağladı, bana kim olduğumu o kitaplar öğretti. Sonra o adam vefat etti, bana bıraktı malvarlığını. Birkaç tane farklı şirketi varmış, çalıştığım yerin dışında. Okulu bitirdim, psikiyatr olmak vardı aklımda, ama vazgeçtim. Kitaplarla yaşadım, eve kapandım o kitapların tamamını bitirdim. Yaklaşık 50.000 tane kitap okumuştum, senelerimi aldı. Her kitap karakteri zihnimde yaşıyordu sanki… Ama sonunda öğrendim, insanlığın amacını öğrendim. Ve tesadüfen seni gördüm. Babanın yaptığı şeyler, hiç aklımdan çıkmadı. Yardım etmek istedim, böyle bir plan yaptım. O kitapları okuman dileğiyle, Mehmet…’’Birkaç hafta sonra eve gittim, dediği gibi büyük bir yerdi. Orada yaşadım, kitapları okumam yıllar sürdü. Böyle devam etti hayatım. O kitaplarda bir şey var, kim olduğunu anlaman için, bombok bir hayat sürmemen için gereken şeyler. Mehmet'e göre; tanrı, insanları yarattı sonra hayvanları ve zaman ilerledikçe anladı. İnsan ile hayvanın farkı olmadığını, sonra kitaplar gönderdi, tanrıyı anlamamız için. Sonra yazarlar yarattı, düşünürler ve şairler. Doğruyu öğrenmemiz için, ama insanlık hep açtı, kibirliydi ve bencildi. Eminim tanrı bile böyle olmasına şaşırmıştı, ama artık ben diğerleri gibi değilim. Bu dünyadaki bana ayrılan süre bitene kadar yaşayacağım, kitaplar okuyacağım ve sizden uzaklaşacağım…