“berbangê agirek li esman”... Görsel : Ercan Altuntaş #worldkobaneday
Misplaced Lens Cap
AnasAbdin
dirt enthusiast

tannertan36

"I'm Dorothy Gale from Kansas"

Kaledo Art
wallacepolsom
hello vonnie

ellievsbear

titsay

#extradirty
Claire Keane
Today's Document
Peter Solarz
Keni

blake kathryn


Love Begins
seen from Netherlands
seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Australia
seen from Singapore

seen from South Korea
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Malaysia
seen from Ecuador
seen from France

seen from Ecuador
seen from Ecuador
seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@hasanbulut68-2
“berbangê agirek li esman”... Görsel : Ercan Altuntaş #worldkobaneday

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Modern edebiyatın başlangıç noktaları Yazarlar Birliği Başkanı Dang Thai Mai ile bir konuşma Dang Thai Mai, oldum olası sömürgeci yönetime karşı savaşta yerini almış bir aileden gelmektedir. 66 yılının 40 yılından fazlasını devrimin hizmetinde geçirmiştir. Büyük babası 1919 yılında, 74…
Toplumcu gerçek sanat
BİR TÜRKÜ SÖYLE
Tamda şimdi türkülerin zamanı Katıl bize sende bir türkü söyle Dağıtalım gökyüzünde dumanı Durma öyle sende bir türkü söyle
Kuşan öfkeni sokaklar inlesin Uykuda uyuyan herkes dinlesin Fabrikalar gür sesinle çınlasın İşçi kardeş sende bir türkü söyle
Sokaklarda aç kalanlar seninle Uğultuya kulak ver iyi dinle Karanlığı yırt öfkenle kininle Yarınlara dair bir türkü söyle
Süleyman'ca olsun senin duruşun Hüseyin'ce olsun senin vuruşun Hasan'ca olsun kavgaya girişin Yoldaşlık tadında bir türkü söyle
Güneş bayraklaşsın senin elinden Yürü Arjin Sibel Sevda yolunda İvana'lar türkü olsun dilinde Sibel'ce Dilan'ca bir türkü söyle
Unutma ki ezilenin sesisin Toplumsal devrimin güvencesisin Kadın devrimiyle öncü partisin Komünizme dair bir türkü söyle
Müziği ermeni şivesi laz olsun Kemençe, gitar,kaval ve saz olsun As solisti bir Bayram Namaz olsun Zaferi der kürtçe bir türkü söyle
Ahmet Dillice
Ulus Ne Değildir? Sömürge ulusların ulus olgusunu kavrayışları çoğu zaman sömürgeci ulusun ayan izlerini takip etmektedir ve sorunludur. Sömürgeci uluslar kendi varlıklarını izah ederlerken; mesela konuştukları dili, dünyanın eski dillerinden biri olarak taçlandırırlar. Öyle ki kendi dillerini “Âdem ile Havva’nın dili” olarak takdim edenler bile mevcuttur. Bu uluslar, kendilerini “Kadim ve yerleşik ilk halklardan” sayarlar. Arkeolojinin bile henüz tarihini açığa çıkaramadığı birçok uygarlığı kendi eserleri olarak sunarlar. Oysa ulus, pragmatik bir örgütlenmedir, sözü edildiği gibi “manevi” değerlere, soyağacına, kaç bin yıllık tarihsel bir sürekliliğe, hatta ve hatta ortak dile bile dayanmak zorunda değildir. Ulusların yekpare, sürekliliği olan bir tarihi de yoktur. Kavimden aşirete, aşiretten halka, halktan ulusa varan evrimsel bir süreç değildir. Mesela bugünkü İtalyan ulusu Romalıların, Yunan ulusu Bizanslıların, Norveç ulusu Vikinglerin, Türk ulusu Selçukluların ve Osmanlıların, Macar ulusu Hunların, Amerikan ulusu Kızılderililerin ya da İngilizlerin, Almanların, Fransızların, İtalyanların devamı değildir. Eğer tarih bu biçimde ele alınsaydı, bugün Filistinliler ile İsraillilerin, keza Araplar ile Yahudilerin düşman değil kardeş olmaları gerekirdi çünkü bunların hepsi Sami kökenlidir. Uluslar kendilerine bu tür bir tarih yaratırlar ama bunun dayanağı bilimsel değil, ideolojiktir. Bugünkü Türk ulusçuluğunu örnek alalım; bunun Selçuklu ve Osmanlı ile tarihsel bağını neye göre ve nasıl kuracağız? Alparslan’ın ve Selçuklu Devleti kurucusu aşiretlerinin Kürt olduğunu iddia eden tarihçiler var, Osmanlı padişahlarının üçte ikisinin annesi Türk değildir, Osmanlı Devleti, Selçuklu Devleti’nin ya da tarihteki Türk beyliklerinin değil, Bizans İmparatorluğu’nun yaratmış olduğu uygarlık üzerine kurulmuştur. Selçuklu Devleti’nin bayrağı bile Bizans bayrağının devamıdır. Osmanlı, o zamanlar Türklük ile eş anlamlı anılan Türkmenliği hakir gördüğü için ona sahip çıkmaz. Hal böyleyken, mevcut Türk ulusçuluğunu Osmanlı’nın devamı olarak görmek mümkün müdür? Türk ulusçuluğu kendisine bir tarih yaratmak istediğinden, sadece Selçukluyu, Osmanlıyı değil, Hun Devleti’ni de kendi tarihi olarak kabul eder ama bu doğru değildir. Bir ulus, bir başka tarihsel mirasın üzerine oturabilir ama bu demek değildir ki onun devamıdır. Bu tür bir yol izleyen uluslar da var ama yaygın olan bu olmadığı gibi şart olan da bu değildir. Erdoğan’ın, “Bugünkü çatışmanın bin yıllık hesaplaşmanın devamı olduğunu biliyoruz” sözü, son yüz yılda bir devlet gücü olarak örgütlenen Türk ulusçuluğuna tarihsel bir zemin yaratma çabasıdır, asılsızdır. Bunun karşında Kürtlerin, “Biz bin yıldır kardeşiz” güzellemesi de bundan farklı değildir. Bin yıl önce kimi Kürt aşiretleri ile Türk obalarının birlikte kılıç salladıkları doğrudur ama buradan “Kürtler ile Türklerin bin yıllık ortaklığı” sonucunu çıkarmak Türk ulusçuluğunun tuzağına düşmektir. Bu, Kürt ulusçuluğunu vebal altına sokmaktır. Eğer bin yıllık kardeşlik kabul edilirse, yalnızca Türkler değil, Kürtler de bin yıl boyunca işlenmiş birçok cinayetten sorumlu olurlar. Oysa tarihte işlenmiş cinayetler devletler, İslam ve aşiretler adına işlenmiştir, hiçbir Kürt, Kürtlük adına savaşmamıştır zira o tarihlerde Kürtlük gibi bir aidiyet söz konusu değildir. Örneğin 16. Yüzyılda Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Alevi katliamında kimi Kürt aşiretleri de yer almıştır, Emir Bedirhan Bey’e bağlı birlikler aracılığıyla, 1843 ve 1847 yıllarında Nasturi katliam yapılmıştır; şimdi biz buradan hareketle, “Kürtler soykırım suçu işlediler” diyebilir miyiz? Bu tür bir tarih kavrayışı olabilir mi? Bir katliam, katliamı yapan şahısların etnisiteleri üzerinden mi yoksa ne maksatları, ne adına yaptıkları üzerinden mi adlandırılır? Sonuç olarak: Ulus olabilmek için kadim bir halk ya da şanlı bir tarihe de sahip olmak gerekmiyor. Ulus, aynı toprak parçasında yaşayan, ortak çıkarlar etrafında öğütlenmiş siyasi ve ideolojik bir örgütlenmedir. Bir topluk/halk, kendisine dayatılan egemen ulus aidiyetini reddetme ve kendi kendini yönetme hakkına sahiptir; bunun için ne ortak tarihe, ne de ortak dile, kültüre (kaldı ki kültür, ulusal karaktere sahip olmaz.) ihtiyaç vardır; bunlar pekâlâ sonradan da oluşturulabilir. Aynı dili konuşmak da çoğu zaman bir şey ifade etmeyebilir. Mesela 1940’lı yıllara kadar, aynı dili konuşsalar da Giritliler Yunan, Sicilyalılar İtalyan olduklarını kabul etmiyorlardı, bağımsızlıkçı bir tutuma sahiptiler. Zamanla dirençleri kırılmış olsa da hâlâ bu ulus aidiyetlerini benimsemiş değildirler. Ulusların tarihi üç asırdan öteye gitmez, burjuvazinin ihtiyacının ürünü olarak inşa edilmiş bir örgütlenmedir, bu kadar sade ve siyasi bir örgütlenmeyi tarihin dehlizlerine sokup da bulanıklaştırmaya gerek yoktur. Sorun basittir; burjuvazi, halktan bir ulus yaratmış, sonra da inşa ettiği egemen ulus aidiyetini ve hegemonyasını başka toplumlara, halklara dayatmış, bu da onların yok olmalarına ya da ulus olarak örgütlenmelerine yol açmıştır. Ulus olmak ve haklı olmak için bu kâfidir. Ulus, kültür, tarih ve dil birliği değil, siyasi ve iktisadi birliktir. Siyasi ve iktisadi olarak kendi kendini yönetme hakkıdır. Zaten bunu talep etmeyen toplumlar da kendileri ulus olarak tarif etmezler.
EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ. ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA VEKUREYŞANLI DERVİŞ SÜLEYMAN'IN SİNOP HİKÂYESİ:
Sinop Kalesi.Sinop kalesi ilk defa MÖ 2000’de yaşayan yerli kavim Gaşkalılar zamanında yapılmış, Grek, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklulara da ev sahipliği yapmış olan bir kaledir. 3 Ekim 1214 yılında Sinop’u ele geçiren Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus tarafından, ana kalenin kuzeyden güneye inen dik bir surla kesilmesi ile meydana getirilmiş. Osmanlılar devrinde büyütülerek onarılmış.. Karadeniz’in hırçın dalgalarına karşı binlerce yıldır ayakta kalan kalenin inşacılarına hayran kalmamak elde değil.Kale’den Cezaevi’neKalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına dayanmaktadır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindandan şöyle bahsetmiştir;"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurmazlar."İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi ise 1887 yılında olmuştur. O dönem Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam eklemiştir. 1939 yılında da çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmıştır.Burası; “girilir, ama çıkılmaz” denilen, nemden (rutubet) kibritin bile yanmadığı söylenen, mahkûmların çürümek veya ceza sürelerini tamamlayamadan ölmekle karşı karşıya kaldıkları Sinop Cezaevi “esaslı bir ceza” olmuş mahkûmlar için. Binlerce yıllık bir kalenin surları ardına gizlenmiş, Karadeniz’in hırçın dalgalarına terk edilmiş, rutubetini bir yiyenin bir daha iflah olmayacağı 120 yıllık cezaevi 1997 yılına kadar toplumdan tecrit edilmek istenilen yazar ve şairler ile ağır cezalık mahkûmların sürgün yeri olmuş.Türkiye Cumhuriyetinin tarihi boyunca gerçekleştirmiş olduğu idamların üç yüzden fazlasına ev sahipliği yapmış bir cezaevidir.Sinop Cezaevinde yatan ÜnlülerRefik Halit Karay: 12 Haziran 1913’de Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi ile başlayan ve bu suikastı takiben “İttihat ve Terakki karşıtı” olması sebebiyle İstanbul dışına sürülüyor. 1913–1918 yılları arasını Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik'te geçiriyor.Mustafa Suphi: İttihatçı rejimin halk düşmanı niteliğini ve haksız savaş yaklaşımlarını eleştiren yazıları nedeniyle Şevket Paşa'nın öldürülmesini bahane edilerek 1913 yılında 15 yıl mahkûmiyetle Sinop'a sürülüyor. 1914 yılında bir kayıkla Rusya’ya kaçmıştır.Ahmet Bedevi Kuran: 1884–1966 yılları arasında yaşamıştır. 1913’de önce Bodrum'a sonra Sinop'a sürülmüş, buradan Sivastopol’e kaçmıştır.Refik Cevat: 1890–1968 yılları arasında yaşamıştır. Alemdar gazetesindeki yazıları sebebiyle 1913’te Sinop'a sürülmüştür.Hüseyin Hilmi: 1910 yılında Osmanlı Sosyalist Fırkası kurucuları arasında yer alan Hüseyin Hilmi 1913 yılında Sinop’a daha sonrada Çorum ve Bâlâ’ya sürülmüştür. 1923 yılında öldürülür.Burhan Felek: Çok kısa bir süre Sinop’ta sürgün kalmıştır.Osman Cemal Kaygılı: 1913 sürgünlerindendir.Celal Zühtü Benneci: (Tayyareci Celal) Nişantaşı Güzelbahçe’de bakkal.Kerim Korcan: 1918 doğumlu–1938 Harp Okulu davası sonucu 10 yıl Sinop Cezaevinde kalmıştır.Osman Deniz: Talat Aydemir hareketindeki önemli isimlerden biridir. Kurmay Yarbaylık görevini sürdürürken 22 Şubat 1962 olaylarına karışması sebebiyle emekliye çıkarılır. 21 Mayıs 1963 eyleminde öncülük yaptığı gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırılır. Cezası müebbette çevrilerek 26.06.1964’te kesinleşen cezası nedeniyle Sinop'a gönderilir. 1974’te affında çıkmıştır.Zekeriya Sertel: Gazeteci yazar 1925 yılında Resimli Ay dergisindeki yazılarından ötürü İstiklâl Mahkemesi tarafından üç yıl süreyle Sinop’a sürgün edilir.
ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA'NIN HİKÂYESİ
Sabahattin Ali: 26 Aralık 1932 – 29 Ekim 1933 yılları arasında önce Konya sonra Sinop Ceza-evinde tutuklu olarak kaldı. Ünlü “Aldırma Gönül Aldırma” türküsünü orada yazdı.“Başın öne eğilmesinAldırma gönül, aldırmaAğladığın duyulmasın,Aldırma gönül, aldırmaDışarda deli dalgalarGelip duvarları yalar;Seni bu sesler oyalar,Aldırma gönül, aldırmaGörmesen bile denizi,Yukarıya çevir gözü:Deniz gibidir gökyüzü;Aldırma gönül, aldırmaDertlerin kalkınca şahaBir sitem yolla Allah'aGörecek günler var daha;Aldırma gönül, aldırmaKurşun ata ata biterYollar gide gide biter;Ceza yata yata biter;Aldırma gönül, aldırma.”Sabahattin Ali “Duvar” adlı öyküsünde Sinop Cezaevi’ni anlatıyor: “… Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş oralarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasında yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.” Sabahattin Ali 1936 yılında yazdığı bu öyküsünde bir mahkûmun anlattığı “yarı kalmış bir firar hikâyesinde tutukluluk günlerini de şöyle anlatıyor: “… Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarıçiçekler, bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen bulutlar benden bir teselliyi: unutmayı alırlardı…”Firarın en zor olduğu cezaeviSinop Cezaevi’nden şimdiye kadar üç kişi firar edebilmiş. Firar edenler üzerine Sinop’ta türlü türlü hikâyeler anlatılır. Kaçmayı başaranlardan biri idamlık bir mahkûm olan Amasyalı Emin Aladağ’dır. Ayakkabısında getirdiği küçük bir demir testereyle kaçmayı başarmış. Cezaevinin kalelerinden denize atlayıp üç gün denizde yüzdükten sonra karaya çıkabilmiş.Dinlenmek için yanlışlıkla bir polisin evini seçince yakalanıyor tabii. Emin Aladağ yakalanıyor ama daha sonra 1987 affından yararlanarak salıveriliyor. Yani anlayacağınız firarı gerçekleştirmeseydi idam edilecekti Emin Aladağ.Bir başka mahkûm da pislikleri denize dökülen bir lağımdan kaçmayı başarmış.Yüksek kaleler ve geniş güvenlik önlemiyle çevrili Sinop Cezaevi’nden kaçmayı başaranlardan biri de Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu Mustafa Suphi’dir. Disipliniyle meşhur cezaevinden başka da firar etmeyi başaran olmamış.Ancak Sandıkçı Şükrü hikâyesinde anlatılana göre o da bu hapishaneden firar edenlerden biridir. Hikâye şöyle.
EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Kalabalıktan hoşlanmayan kendi halinde biriydi Sandıkçı Şükrü. Bir düğünde kardeşi vurulunca katili kovalayıp aynı akıbete uğrattı.Anadolu insanının haksızlık karşısındaki duruşunu anlatır halk kahramanlarının hikâyeleri. Bu topraklardaki kavimler; yiğitlik ve iyilikseverliği destanlaşan nicelerinin içselleştirilmiş hayatlarıyla kaynaşmıştır. Zalimin karşısında mazlumun yana tavır alışları anlatan bu halk hikâyeleri özgürlük mücadelesinin sembolüdür aynı zamanda.Yiğitlik ve dostluk örnekleri hikâyeci âşıkların coşku dolu türküleriyle ulaşır ve özümsetilir topluma. Karadeniz Bölgesinde de dilden dile gönülden gönülle akar durur. İşte bunlardan biri de Sandıkçı Şükrü’nün öyküsüdür.Kısaca şöyledir: Rize'nin Portakallık (eski adı Haldoz) mahallesi sakinleri şamatalı bir güne daha başlamıştır. Her hafta bir düğün vardır. Mevsimidir zira. Holdoz’dakinde her şey yolundadır. Ziyafet gerçekten büyüktür. Oradan oraya taşınır tepsiler. Orta yaşlardaki Sandıkçı Şükrü, pek kalabalıktan hazmetmediğinden yerine kardeşini göndermiştir. Dükkânda oturmuş kafa dinlemektedir. Pencereden görür ki, bir çocuk mekâna doğru koşmaktadır. Kapıda karşılar. Nefes nefesedir. Sakinleşmesini bekler. Nefesleri düzene girince, “Kan ter içinde kalmışsın velet. Anlat hele. Ne oldu ki?” diye sorar. Korku dolu gözlerle kendine bakan çocuktan, “Kardeşin… Bıçakladılar onu! Karnından işte… Koş Ağabey!” cevabını duyar.Bir çırpıda olay yerindedir. Kardeşi kanlar içindedir. Adeta aklı başından uçmuştur Şükrü’nün. Haykırır: “Kim yaptı bunu? Nasıl kıyabildi!” Gözler, Abdi Ağa’nın evini işaret etmektedir. Kan beyne sıçramıştır. Koruma engelini de aşarak eve dalar: “Abdi Ağa! Çık karşıma! Erkekçe öl Abdi Ağa!”Abdi Ağa bahçe duvarından atlayıp kaçar. Peşine düşer. Köy meydanına gelmişlerdir. Kulaklar Şükrü’nün bağırışıyla irkilir: “Abdi Ağa! Yüzünü dön Abdi Ağa. Arkadan vurulanlar, kaçarken vurulanlar, kalleştir.” Hemen ardından iki el silah sesi yankılanır. Abdi Ağa’nın koca vücudu kana bulanmış halde yere serilmiştir. Jandarmalar Şükrü’yü tutuklar. Sinop Cezaevi’nin yolu gözükmüştür.Sandıkçı’nın karısı Fadime’ye göz koyan Rüstem Ağa için gün doğmuştur. Kadın borç erzak isteyince fırsat bilerek evlenmeye zorlar. Hayır yanıtı üzerine zorbalaşır. Olan bitenden haberdar olur olmaz arkadaşlarıyla hapisten kaçar Şükrü. Gerisi çoğu kişinin bildiği ve mırıldandığı “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” başlıklı eserin mısralarındadır.Sandıkçı Şükrü Sinop Cezaevi’nden firar edebilen ender hükümlülerdendir. Sığındığı dağlardan inerek ilkin Fadime’yi rahat bırakmayan Rüstem Ağayı vurur. Jandarma günlerce iz sürer ama izine dahi rastlayamaz. Yöredeki dağlar Şükrü’ye avucunun içi gibidir. Güvenlik kuvvetleri takibi kesince çete kurar. Öyle bildiğiniz kötü çetelerden değildir onun ki. Mazluma asla zulmetmez. Fakirin ekmeğine katiyen dokunmaz. Tek düşmanı para ve gücüne yaslanan zalimlerdir.Sandıkçı Şükrü’nün haberin kutular bölümünde okuyabileceğiniz türküsünde adı zikredilen Perilizade zengin bir şahıstır. Tarlasında yetiştirdiği ürünlerden yoksullara da dağıtması için haber iletir Sandıkçı. Tehdit savurmuştur alenen. Perilizade oralı olmaz. Şükrü ürünleri adamlarına toplattırır ve fakir ve yaşlılara verdirir.Kimin başı sıkışsa, bir haksızlığa uğrasa Sandıkçı Şükrü’ye başvuruyordur. En acizler bile kapısında paşaymışçasına ağırlanır ve korunur. Ahali sürekli onu evine, ocağına çağırır. Urusba köylüleri, aralarında üç kişi seçip ellerinde erzak ve hediyelerle Sandıkçı’ya gönderir. Onları kıramaz, birlikte köye inerler. Bir kahvehanede oturulur, çay eşliğinde hatıralar dillendirilir. Çocuklar dahi yiğidi görebilmek için pencerelere yapışır. Köyün zenginlerinden biri durumu Jandarmaya gammazlar. Mekânın etrafı sarılır: “Etrafın sarıldı. Teslim ol, kan çıkmasın!” Şükrü silahına davranır. Kıran kırana çatışırlar. Adamlarına askere isabet ettirmemelerini söyler Şükrü. Kan dökülmeden uzaklaşabilmeyi amaçlamaktadır. Hapse düşerse Fadime’si kolsuz ve kanatsız kalacaktır.Pencere camını kırarak dışarı atlar. Çatışa çatışa sağ kalan arkadaşıyla birlikte dağlara doğru at sürer. Bundan böyle oralarda barınamayacağını anlar ve Trabzon’un Of ilçesine gider. Trabzon Valisi Kadir Paşa otoritesini sarsacağını düşünür ve beş yüz süvariyi Sandıkçı’nın üzerine yollar. Şükrü’yü tanıyan kolcu başı Varilcioğlu Sadık da yanlarındadır. Aynen türküye de nakşedilmiştir ki; Sandıkçı Şükrü, Of’un İkizdere köyündeki Sanlı Mezrası’nda yaşlı bir kadının evindedir. İhbar sonrası çevresi atlılarla kuşatılır: “Sandıkçı Şükrü! Gel, teslim ol. Öldürülmeyeceksin. Ben Varilcioğlu, söz veriyorum!” Şükrü, bu sesi tanır. Varilcioğlu’nu vakti zamanında birkaç serserinin elinden kurtarmıştır. Yalnızdır, direnecek gücü yoktur. Elleri havada dışarı çıkar. Tutuklanır.Süvariler arkada, Sandıkçı önde yola koyulurlar. Köyün çıkışına varıldığında silah sesleri göğü deler. Namludan çıkan iki kurşun, Sandıkçı’nın sırtına saplanır. Varilcioğlu ateşlemiştir. Kendini ölümden kurtaran yiğidi, para karşılığı kurşunlamıştır. Sandıkçı, iki mermi yemiştir fakat hala ayaktadır. Fazla dayanamaz, yıkılır. Yüzü topraktadır. Abdi Ağa gibi arkadan vurulmuştur. Bir farkla, ‘Mertçe’.O topraklar, Sandıkçı Şükrü’nün sözünü hiç unutmadı. Adı yaşatıldı. Yöre halkı, çocuklarını onun hikâyeleriyle büyüttü. Adına nice türküler yazıldı.Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz"Sene 1341 nefsime uydumSebep oldu şeytan bir cana kıydımKatil defterine adımı koydumEşkıya dünyaya hükümdar olmazSen üzülme anam dertlerim çokturÇektiğin çilenin hesabı yokturYiğitlik yolunda üstüme yokturEşkıya dünyaya hükümdar olmazÇok zamandır çektim kahrı zindanıBize de mesken oldu Sinop’un hanıFirar etme ilen buldum âmânıEşkıya dünyaya hükümdar olmazSinop kalesinden uçtum denizeTam üç gün üç gece göründü RizeKarşıki dağlardan gel oldu bizeEşkıya dünyaya hükümdar olmazBir yanımı sardı müfreze koluBir yanımı sardı VarilcioğluBeş yüz atlı ile kestiler yoluEşkıya dünyaya hükümdar olmaz"
KUREYŞANLI DERVİŞ SÜLEYMAN'IN SİNOP HİKÂYESİ:
Derviş Süleyman ile ilgili halk arasında ki anlatım şudur. Kureyşanlı Derviş Süleyman ve altı talibi Sinop kalesine hapsedilmişlerdir. Uzun bir tutukluluk döneminden sonra Derviş Süleyman’ın talipleri Hapishaneden kaçmaya karar verirler. Bu niyetlerini pirlerine söylerler. Ancak Derviş Süleyman “yaşlılığını ve ömrünün sonuna” geldiğini ifade ederek kaçmak istemez.Bunun üzerine taliplerinden hayır dualarını da esirgemez. Talipleri kaçar kurtulurlar ve Dersime geri dönerler.Derviş Süleyman bir gün Hapishane müdürüne “ Ben perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece hakka yürüyeceğim (Öleceğim) kimse bedenimi yıkamasın. Siz sadece bir kazan su kaynatın gerisine karışmayın” demiş. Hapishane yönetimi olayı ciddiye almamış ancak gerçekten de Perşembe akşamı Derviş Süleyman hakka yürüyünce bu sefer de onun keramet sahibi bir ulu eren olduğunu düşünüp hemen su kaynatmışlar ve meraklı gözlerle neler olacağını beklemeye başlamışlar.Yatağında cansız yatan Derviş Süleyman yerinden kalkıp suyun kaynadığı kazanın yanına gelmiş üstünü başını çıkarıp banyosunu yapıp dualar etmiş sonra tekrar yatağına uzanıp ruhunu teslim etmiş.Kureyşanlılar bu olayı farklı, farklı anlatsalar da öz itibariyle olay bu.Kureyşanlı canımız Turabi Karabulut olayı araştırmamı isteyince önce çok heyecanlandım. Çünkü daha önce Kureyşanlıların Avrupa da yaşayan en yaşlılarından biri olan Bawa Mahmut ( Mahmut Yıldız) dan da dinlemiştim.Yazılı kaynaklar bu konu da ne diyor?“Tanzimat: 1839'da ilan edilen Tanzimat dönemi boyunca, Osmanlı Devleti, tarihi boyunca ilk kez Dersim'i denetim altına almak için harekete geçti. O zamana kadar kendi başına buyruk Dersim aşiretleri, merkezi otoritenin herhangi bir müdahalesi olmaksızın yaşayagelmişlerdi.Bu amacı gerçekleştirmek için Osmanlı İmparatorluğu, Dersim'in egemen ailelerini, reisleri ve derebeylerini kazanmaya çalışır.Mesela, Tanzimat ilan edildiği dönemde Soşen Bey diye geçen Çarekan aşiretinden Şah Hüseyin Dersim'e egemendir.Yine Tanzimat döneminde (1850'li yılların başında) bir aralık devlet, büyümekte olan Dersim hastalığına çözüm arar ve bu nedenle İsmail Hakkı Paşa ile Erzurum Müdürü Samih Paşa, aşiret reislerine hediye, birer rütbe vererek onları kontrol altına almak isterler. Ancak başarılı olamazlar.Osmanlı İmparatorluğu bu hastalığın ağaları, beyleri oradan uzaklaştırarak iyileşeceğine hükmetmiş, bu maksatlaÇarekan aşiret reisi Şah Hüseyin Vidin' e, Ferhat uşağı aşiretinden Diyap Ağa oğlu Süleyman, Kahraman Ağa oğlu Süleyman, Amcası Alişir, Kalan aşiretinin Keçel kolu reisi Munzur, Şarki Dersim'den Haydari Ağa'nın oğlu Yusuf (şuran aşireti reislerinden), Ovacık'tan Tampoz oğlu, Kureşan aşiretinden Derviş Süleyman, Baluşağı reisi Hıdır oğlu Gazi ağalar Sinop'a sürgün edilmişlerdir.Fakat bu ağaların tümü daha sonra kaçarak tekrar Dersime gelmiş, yalnız Derviş Süleyman ve Alişir ağalar Sinop'ta ölmüşlerdir.”
(1) (Bkz. Nazmi Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar, İstanbul, 1946).
(2) (Mesut Özcan Öyküleriyle Dersim Ağıtları-1. Ankara 2002)
Şimdi bura da Sinop'a sürgün edildikleri yazılıdır ancak Hapis edildiklerine hata Sinop Cezaevinde yattıklarına dair bir bilgi bulunmamaktadır.İki olasılık var.Birinci olasılık Nazmi Sevgen bilerek hapishane olayını yazmamıştır.İkinci olasılık yararlandığı belgelerde böyle bir nota rastlamamıştır.Nazmi Sevgen'in Jandarma Yarbay kimliği ile Kızlbaş Dersim karşıtlığı göz önüne alınınca birinci olasılık daha akla yatkın görülmektedir.Sinop’tan dönenlerin anlatımları yani canlı hafıza burada daha önem kazanmaktadır.Çünkü onlar bire bir olayı yaşadıkları için anlatımları daha doğrudur. Hapishaneden kaçanlar Derviş Süleyman'ın ölüm olayına tanık olmadıkları için olayın o bölümü de Hapishane personeli tarafından ya da daha sonra dan özgürlüğüne kavuşan mahkûmların anlatımı ile öyküde yer almış olabilir. Çünkü halk yaslandığı canlı hafıza olayı o şekilde anlatmakta ve kuşaktan kuşağa da sözlü gelenekle gelip günümüze ulaşmıştır.
Alıntı

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek hiçbir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar...
Stefan Zweig
OTUZ ÜÇ KİSİYDİK
dün geceden bu yana
ayda çıkmadı
göğün siyah bezine serpiştirilmiş yıldızlar
oynamak isterken
küçücük gülüşcüklerle
gözlerini açıp kapatan
bir bebe gözü gibi
karanlığa batıp çıkan
yıldızlar aydınlatıyor yolumu
gece çok karanlık
bu karanlık
gözlerime siyahı bir hançer misali saplanıyor
sana gelmemi geciktirir
biraz da geç kalabilirim
beni beklemediğini de bilirim
beklemedik gece rüyası gibi
çok uzakların konuğu olarak geleceğim sana
eski bir dost
hanı çoukluğumuzda oyun oynarken
sana yakalanmamak için
koşarak gelincik tarlasına gider sağlanırdım ya
işte ben oyum
yani sevgiyim
yani hâlen çocukluğumuzdan kalmış isyankar özgürlüğüm
şimdi anlayabiliyor'musun beni
hanı oyun sonrası barış masasına oturunca
biz ahlaksız büyükler gibi değil
iki gülücük ve yanağında ki öpücükle hemen barışırdık
işte senden
artniyetsiz öpücük alan o çocukluk güzel ahlakın ben
yüzündeki gülüşü bırak kalbime
mor menekşeler açsın
diyordun ya
işte hasretle beklediğin
o sevgiyim
dünyalarda gülsün derdin
işte Sevgiyle beklediğin
o çoculuğumdur
kapının sürüsünü sürme
anla işte dilsizim
yoksa dışarda kalırım
çok yavaş ve usulca
yarın seninle vedalaşıncaya dek
sokulacağım yanına
ve sonra
faşist devlettin
Suruç'ta katletiği 33 düş yolcusu gibi
uçup ta uzak yıldızlara gideceğim
yani geldiğim yere
yani ölümsüz yıldızlara ülkesine
dünya barışını istedikleri için
koynunda çiçek dolu
mermi ve bomba
boş kovanı taşıyanlar katledildiği gibi
Suruç'ta 33 düş yolcusu katedildi
ülkem demokrasi ve özgürlüklerde koparıldı
delileri toplayın çocuklar
uçurtmalara aşalım
bu zalım celatları
İsmet Yurtsever
20 temmuz 2020
Suruç
BÜYÜK KÜRT ŞAİRİNİ 37 YIL ÖNCE SONSUZLUĞA UĞURLAMIŞTIK
Kürt ulusunun iki büyük gururu, Yılmaz Güney ve Cigerxwin, bundan 37 yıl önce sürgünde arka arkaya yaşamlarını yitirmişlerdi. 9 Eylül 1984'te Paris'te kaybettiğimiz Yılmaz Güney'in acısı yaşanırken Cigerxwin 22 Ekim 1984'te Stockholm'de yaşama veda etmişti.Wikipedia'nın verdiği bilgilere göre asıl adı Şehmuz olan Cigerxwin 1903 yılında Mardin'in (şimdi Batman'a bağlı) Gercüş ilçesine bağlı Hisar Beldesi'nde (Hesarê) Şehmus Hasan olarak dünyaya gelmişti. 1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlaması sonucu ailesiyle birlikte Suriye'de bulunan Amude şehrine göç etti. Küçük yaşlarda çobanlık ve ırgatlık yaptı.18 yaşında Diyarbakır'a gelen Cigerxwin buradaki medresede dini eğitim veren şeyhlerin yanında din eğitimi aldı. Bu dönemde Kürt kültürü ve edebiyat klasikleriyle tanıştı. 1925 yılında Şeyh Said İsyanı'na katıldı. İsyanın bastırılmasından sonra Şeyh Said'in büyük oğlu ve isyanın II. lideri olan Şeyh Ali Rıza Efendi'nin kadrosuna katılarak Rewanduz'a ve daha sonra Bağdat'a gitti.1928 yılında Kürtçe şiirler yazmaya başladı, Hawar dergisinde, Kürt halkının o dönem içinde bulunduğu durumun kendi üzerindeki etkisinden yola çıkarak, “Yüreği Kanlı” anlamına gelen Cigerxwin adı altında şiirler yayınladı. Daha sonraki yıllarda (1937) Hoybun örgütü içinde yer aldı.1946 yılında Kamışlı'ya geçen Cigerxwin burada politik faaliyetlerine devam etti. Aynı yıl Civata Azadî û Yekîtiya Kurd (Özgürlük Meclisi ve Kürt Birliği) adlı siyasi yapılanmanın başına getirildi. 1948 yılında Suriye Komünist Partisine üye oldu, 1954 yılında da Suriye Parlamentosu seçimlerinde SKP'den aday gösterildi. 1957 yılına kadar Kamışlı'daki Cizîrê İçin Barış Komitesi adlı kuruluşun başkanlığını yaptı. 1957'de Suriye Komünist Partisi'nden ayrılarak daha önce kuruluşunda yer aldığı Azadi (Özgürlük) örgütündeki kişilerle birlikte yeni kurulan Suriye Kürdistan Demokrat Partisi'ne katıldı. Burada merkez komitesi üyesi olarak politik faaliyetler sürdürdü.1959 yılında Irak'a geçti. Bağdat Üniversitesi'nde Kurmanci şivesiyle Kürtçe ders veren ilk öğretmen oldu. Kürt dili için çalışmalar yaptı ve öğrenci yetiştirdi. 1963 yılında siyasi faaliyetleri nedeniyle Şam'da tutuklandı.1969 yılında Kuzey Irak'a giderek orada bulunan Mustafa Barzani'nin ayaklanmasına destek verdi. 1973 yılında Suriye hükümetinde yer alan Baas Partisi'nin baskıları nedeniyle Lübnan'a geçti. Burada şiir derlemeleri olan Kîne Em?'i (Türkçe: Biz kimiz?) yayımladı.1979 yılında İsveç'in Stockholm şehrine geçerek edebi çalışmalarını burada sürdüren Cigerxwin ile 1983 yılında Brüksel Kürt Enstitüsü'nün Brüksel'de düzenlediği bir Newroz kutlamasında birlikte olmuştuk.1984 yılında, 81 yaşında Stockholm'de hayatını kaybeden ünlü şairin cenazesi daha sonra Kamışlı'ya götürülerek orada toprağa verildi.
"Her sürgün bir mezarlıktır"... Mehmed Uzun “Romanlarımı yazarken tahammülsüzlüğe karşı tahammülü; vicdansızlığa karşı vicdanı; merhametsizliğe karşı merhameti; birlikte yaşamanın erdem olduğunu işleyerek yoğurmaya çalıştım. Sürgün yazarıyım. Dünyaya ait olmak istiyorum. Kürtlerin sesine yer açmak istiyorum. Bazıları göç ettiğimi söylüyor, yazıyor. Göç etmek başka bir şey, sürgün başka bir şey. Babam kansere yakalandığında bir hafta, bir gün, bir saat hiç fark etmezdi. Ona sadece ‘elveda’ demek için, bir saatliğine geri dönüş için başvuru yaptım. Ricada bulundum. İzin vermediler. Ankara’daki bürokrasi ‘Hayır’ dedi. Sürgün budur. Hiçbir politik harekete bağlı olmayan bir yazar olduğumun altını çizmekte ısrar ediyorum. Benim hareketim ” Kürt dili ” dir.. Kürt propagandası değil. Ancak edebiyat gerçeklerden kopuk olamaz. Benim yazılarım, ‘Kürtçe’ yazmak konusunda bir karşı duruş olarak kabul görmüştür. Ancak benim yazarlığım evrenseldir. Milliyetçilik, fundamentalizm gibi Ortadoğu’ya ait tüm hastalıklara karşı tavırlıyım.”
CAHİT SITKI Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep “ölüm” temasını işlemiştir. NAZIM HİKMET RAN Nazım Hikmet’in en değişik özelliği devamlı beyaz pantolon giymesiydi. İlham geldiğinde aklındaki sözleri hemen beyaz pantolonuna not alıyormuş. Tüm dünyanın tanıdığı bir şair olmak, böyle değişik özelliklere sahip olmaya bağlıdır belki de. Bursa cezaevinde ıslak ıslak çok dayak yediği için onun en büyük korkusu su olmuştur. ÖZDEMİR ASAF "R" leri söyleyemeyen şair... Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?” Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür. YAHYA KEMAL Hiç evi olmamıştır. Ölene kadar otelde yaşamıştır. Nazım Hikmet’in annesine aşık olmuştur. TEVFİK FİKRET Aynı zamanda iyi bir ressamdır. Evinin planını da kendisi çizmiş ve evine isim veren ilk şairimiz olmuştur. En büyük takıntısı: Sol tarafında kimseyi yürütmemek. AHMET HAŞİM Hastalık derecesindeki takıntısı ise: Toprak yemesidir. Haşim’in şiirlerinde hep gün batımı, gece, ay ışığı, hüzün olmasının sebebi çirkin olmasından derler. TOMRİS UYAR Üç büyük şairi ( Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever) kendisine tutsak eden kadın… Bahsi geçen güzel. CEMAL SÜREYA Sevgili Cemal soyismindeki iki y’den birini bir iddia sonucu kaybetmiştir. Evet, soyismi tek “y” ile yazılıyor. ORHAN VELİ Ölümü belediyenin açtırdığı bir çukur yüzündendir. Çukura düşmesi sonucu başından yara almış ve ölüm sebebi bu olmuştur. CEMİL MERİÇ En ünlü sözleri kitap okumak üzerine olan Cemil Meriç gözlerinde oluşan bir rahatsızlık nedeni ile yazıları okumayacak duruma gelmiştir. Gözleri göremez duruma geldiğinde ise yakınlarının yardımı ile yazmaya devam etmiş hatta en verimli eserlerini gözlerinin görmediği dönemlerde kaleme almıştır. SABAHATTİN ALİ Sabahattin Ali su gibi Türkçesi ile kitaplarını kaleme almıştır. Kısacık ömründe hayata her daim pozitif düşüncelerle bakan Ali diksiyon takıntısına sahipmiş. Yanlış telaffuz edilen bir söz duyduğunda hemen bunu düzeltme girişiminde bulunurmuş. Hatta bu durumundan eşi Aliye Hanım oldukça rahatsızmış olur bunu da kendisine söylermiş. Sabahattin Ali bu olayı arkadaşlarına “ Aliye hanım bana bu yüzden fena içerliyor. Karı koca ağız tadı ile kavga edemiyoruz. Kavganın ortasında tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” diye anlatırmış. AHMET ARİF Türkçeyi en iyi kullanan şairlerimizden Ahmed Arif aynı zamanda Zazaca, Arapça ve Kürtçe dillerini de biliyordu. Ata binmeyi daha küçük yaşlarda öğrenen Arif şahlanmayan ata binmezdi. Yaşamının büyük bir bölümünde günde 4 paket sigara içen Ahmed Arif tam bir sigara tiryakisiydi. HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR Kulağa sevimli gelen bir alışkanlık! Unutulmaz filmlerden olan Gulyabani filminin esinlenildiği aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar temizlik hastasıymış. Öyle ki, bu özelliğinden dolayı hiç evlenmemiş ve devamlı eldivenleri ile gezmiş. Kendini sosyal ortamlardan soyutlayan büyük yazar evde örgü örmekten çok hoşlanır. Yurtdışından yeni örgü modelleri getirtirmiş. Aynı zamanda örmediği ve yazmadığı zamanlarda mutfağına kapanır ve ev reçelleri yaparmış. YAŞAR KEMAL Yaşamı boyunca Türk edebiyatına sayısız eser bırakan usta kalem Yaşar Kemal çocukluğunda pek bir talihsiz olaylar yaşamış. Babası Van’dan göç ettiği sırada yanına aldığı Yusuf isimli bir çocuğu kendi çocukları ile birlikte büyütmüş. Yusuf’un camide namaz kılarken babasını kalbinden bıçaklayarak öldürülmesine tanık olan Büyük yazar 12 yaşına kadar kekeleyerek konuşmuş. Sağ gözündeki durum ise daha küçük yaşlarda eniştesinin kurban kesmesini izlerken bıçağın bir anda fırlayarak Yaşar Kemal’in gözüne gelmesi ile kör olmasına neden olmuş. ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN Söylenenler göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı. 1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!”. Alıntı

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ve ben o günden çok daha sonra: Sağ kalırsam eğer, Şehrin meydan kenarlarında yaslanıp duvarlara Son kavgadan benim gibi sağ kalan ihtiyarlara, Bayram akşamlarında keman çalacağım... Nâzım Hikmet Ran
GÖLGE
"Son zamanlarda uyandığımda, her sabah tıpkı bu nehir gibi kokan sular damlıyor ellerimden" Vltava Nehri kenarındayım, ayak izlerine basarak yürüyorum. Öfkeni kusuyor toprak, sulara bıraktığın sözler çarpıyor yüzüme "Dünya yeterince kötü" Yakanı hiçbir zaman bırakmayan şehirdeyim. Sararmış mektuplar, solmuş fotoğraflar için kapını çalıyorum. Bu gri ev, yere çöken ağır hava, bu soğuk kasvet, akmayı unutan karanlık. Sesinin boğuntusu, korkunun kilidi, suskunun derinliği ve babasız oğulların kapılardan sığmayan yalnızlığı... "Soy ağacı kader" çoğu zaman da keder biliyorum... Sönen muma takılmasın diye gözlerim, son evdeki fenere yüz çevirip geçiyorum Azizler köprüsünden, Kör Rahibe'nin ayakları dibinden, kulelerden. Davud'un Yıldızı, Kristal Gece, ölüm! Ölüm ki toprağın yüzüne sığdırılmayan insan, ölüm ki mahşeri mezarlar, ölüm ki on iki basamaklı yeraltı şehri... Şimdi sen, Auschwitz'in küllerinin düştüğü meydandaki ateşi söndür, altı yüz yıllık saati durdur, ve zamanın kemiklerini kuleden indir! Gözyaşlarını topla Aşkı unutma! Gidelim...
Nevin Koçoğlu / Kuğu Kardinalinin Ölümü
Biliyor musun Sebastian, bazen Tanrıyı hiç anlamıyorum. - Tanrı mı efendim? Hangi Tanrı? - - O ne demek öyle Sebastian? Kaç tane Tanrı var ki? - Bilmiyorum efendim. Sizce kaç tane var? - - Elbette bir tane var Sebastian. O da bildiğimiz Tanrı. Hani şu adaleti sağlayan. - Adalet mi efendim? Hangi adalet? - - Yeryüzündeki ve öteki dünyadaki adalet elbette Sebastian. - Efendim, beni affedin ama ben yeryüzünde adalet göremiyorum. - - Saçmalama Sebastian. Elbette yeryüzünde adalet var. - Bence yok efendim. - - Neden böyle düşünüyorsun Sebastian? - Çünkü eğer yeryüzünde adalet olsaydı efendim, fakir bir köylünün tek oğlu savaşta ölmezdi ve kralın oğulları da bugün hayatta olmazlardı. Çünkü o tek oğul, kralın oğulları rahat yaşantılarına devam etsinler diye öldü. - - Saçmalama Sebastian! O fakirin oğlu, ülkemiz için öldü ve şehit oldu. Şehitlik, bir insanın ulaşabileceği en üst rütbedir. Krallıktan bile daha üstündür şehitlik rütbesi. - O zaman herhalde kral hazretleri oğullarını ve hatta kendisini hiç sevmiyor olsa gerek efendim. - - Neden böyle söyledin Sebastian? - Çünkü şehitlik gibi üst bir rütbe dururken, sadece krallıkla yetinmeyi seçiyor da ondan efendim. - - Seni anlamıyorum Sebastian. Ne söylemeye çalışıyorsun? - Sadece gerçekleri efendim. - - Sen delirmiş olmalısın Sebastian. Tanrı sana akıl versin. - Hangi Tanrı efendim? Adalet dağıtan mı? Yoksa bunca adaletsizlik karşısında kılını bile kıpırdatmayan mı? - - Ne saçmalıyorsun sen? Sadece bir tane tanrı var. Tanımıyor musun onu? - Ne yazık ki, tanıdıklarımın içinde hiç tanrı yok efendim. Zaten fazla bir tanıdığım da yok. Yan köşkün uşağı olan meslektaşım Filip, bizim köyün nalburu Moris ve bir de savaşta tek oğlu ölen şu zavallı köylüyü tanıyorum efendim. Ama hiç tanrı tanımıyorum. Siz tanıyor musunuz?
Charles Bukowski / Pis Moruğun Notları
..............."AT SİNEĞİ"............................
................BULAŞICI SORULAR!...........
Cahilin lafı baş yaran taş ise, bilgenin sözü;o taşın açtığı yarayı iyileştiren krem gibidir.
Özelde birilerini rahatsız ediyormuş gibi görülen ama; genelde herkesi ilgilendiren sorunlar vardır. Bu sorunlar çözülmediği sürece, geçen süreçlerde o toplumun bütünü rahatsız ve huzursuz olur. Örneğin yoksulluk, hastalık, etnik ayrımcılık, ırkçılık, mezhepçilik, cahillik... gibi
Bir insan, önünde ne olduğunu bilmeden, gözleri yumuk halde yürürken beyni kaç adıma atmaya dayanabilir? Bunu hiç deneyeniniz oldu mu? Varlığını sorgulamaktan habersiz hiç bir canlı kendini geliştiremez. Varlığın temeli madde ise, düşüncenin temeli de beyindir. Dünyada bütün keşif ve buluşların en uç temelinde beyinin keşfi yatar. Beynin keşfini öğretiye dönüştüren ise düşüncenin kendisi, düşün ve öğreti felsefedir.
Sokrates: "Atina uyuşuk bir at, ben de onuuyandırmaya çalışan bir at sineğiyim." der.Medem Sokates'den açtık onun kısa bir hikayesi ile konuyu taçlandıralım. Filozofların babası Sokrates' kendisine karşı yapılan hakaretlere gülüp geçermiş.Günlerden bir gün Sokrates Atina sokaklarında, dolaşırken yine cahilin birisi Sokrates'e sataşmış;"Alçak, pis sarhoş" diye hakaret etmeye başlamış...
Sokrates gayet soğukkanlı, gülümseyerek başını sallamış geçmiş.Bunu gören Aristokrat biri oturduğu yerden kalkarak Sokrates'in peşine takılmış. Bir kaç adım ileride Sokrates'i yakalamış. Omuzuna dokunarak kendisine doğru dönmesini sağladıktan sonra göz göze gelince aristokrat konuşmaya başlamış; "Seni tanırım, bu sokaktan her gelip geçtiğinde haddini bilmez birisinin hakaretine maruz kalıyorsun fakat; hakarete maruz kalmana karşılık onlara sataşmıyorsun, böyle hakaretlere nasıl tahammül ediyorsun?
Bu hakaretler karşısında kendini hiç kötü hissetmiyor musunuz? dediğinde, Sokrates gülümseyerek; "Bunun nedenini ancak benimle gelme zahmetine katlanırsanız size ancak izah edebilirim" demişSokrates'in yanına takılan aristokrat, birlikte bir süre yürümüşler..
Eski bir deponun önüne gelince durmuşlar. Sokrates tozlu ve örümcek bağlamış bir kapıdan içeri girince onu takip etmiş.Kapıdan içeri giren Sokrates bir meşale yakarak deponun aydınlanmasını sağlamış. İki tarafı gözlemleyen Sokrates birşeyler aramaya başlamış. Bu karmakarışık deponun içini karıştırarırken işe yaramaz, iki tarafı delinmiş bir paçavra pelerin bulmuş ve aristokrat'a dönerek;"Şunu bir giyermisin dostum, sanırım senin bedenine uyar." demiş. Aristokrat, kızgınlığını gösterircesine bir paçavra pelerine, bir de Sokrates'e bakmış ve;"Sen ne diyorsun Sokrates, beni bu paçavra pelerine mi layık görüyorsun. Gördüğün gibi karşında asil bir aristokrat var, sen iyi misin? demiş. Ve eline tutuşturulan pelerini yere fırlatıp atmış.
Sokrates;"Gördün mü dostum, sen bile şu kirli, eski, paçavraya dönmüş pelerini giymeyi kabul etmedin. Biraz önce pazar yerinde geçerken bir adamın bana söylediği saçma sapan edepsiz sözler, sana giydirmeye çalıştığım bu paçavra gibiydi. Senin bu paçavrayı giymeyi reddettiğin gibi, ben de, o sarfedilen sözlerin bana uygun olmadığını suskunluğumla reddetmiş oldum." demiş.
Bir atasözümüz;"Söz gümüş ise sükut altındır."der. Bazen suskunluk bir insana verilen en büyük cezadır. Bazen birileri sana senin kabul etmediğin ve istemediğin şeyleri yaftamaya çalışırlar. Onlara verilecek en iyi yanıt, bu tür hakaretler karşısında öfkelenmek yerine, susmak, ya da gülüp geçmektir. Sorgulanmamış hiçbir şey, insana yaşama zevki vermez. Zevksiz bir hayat yaşamaya değer mi? Maksadım insanlara ders vermek değil, insanların düşünmelerini sağlamaktır. Düşünen insanlar zaten nerede nasıl konuşacaklarının ve nasıl davranacaklarının muhasebesini yapmadan eyleme girişmezler. Bırakın cahilin boş lafı olsun, bilgenin sükutu.Cahiller yaratıcı olarak gördükleri tanrılarının yeri göğü, her şeyi yarattığına inandıkları halde; onun yarattığı beyni bile henüz keşfedemedikleri bir dine inanırlar. İşte bu yüzden poztif bilim ve reel bilgi düşmanlığı yaparlar.Pozitif bilime inanmayan birisi; ne bilgi ne birikim, ne de tecrübe sahibi olabilir. Beyin denilen organ; düşünmeyi, öğrenmeyi sorgulamayı, diğer yandan düşündüklerini muhasebe etmeyi, süzgeçten geçirmeyi, öğrendiklerinin doğruluğunu sorguladıktan sonra eyleme geçirmeye ulaştığında ancak; insanı erdemleştirir.Beyin, neronlarla örülü uyarı ağı içinde milyarlarca mikro organizmayı barındıran bir avuç toprak gibidir. Eğer o toprak, hava, su ve ışıktan beslenmiyorsa çölleşir. Beyin de öyle; eğer bir insan beyni, bilgi, birikim ve tecrübelerle işlenip beslenmiyoysa, insanı diğer canlı yaratıklardan farklı kılan bir özelliği olmaz.Bir başka açıdan, işlenmemiş bir beyin; çorak bir tarla gibidir. O tarla ya yabani otlarla kaplı, ya da ışığa engel taşıyan, iyi güneş almayan bir yerin yosunlaşmış hali gibidir. Beynimizi ışık-bilgi almayan yer kabul edersek; beynimiz de yosunlaşmış, perdelenmiş bir tabakaya dönüşür. Işık girmeyen beyin ile 10 adım bile atamayız.
11. adımda israr eden biri hareket kabiliyetini yitirir. Bilgi ile beslenmeyen bir beyin, özgür hareket etme gücünü kaybeder. Özgür hareket etmeyen beynin görüş yapısı at gözlüğünden farksız olur, çünkü; gözün 170° lik yapı refleksini bozar. O halde, doğru görmeyi, doğru düşünmeyi ve sorgulamayı reddeden beyin gerçeği göremez...
Aynen, gölgenin güneş ışınlarına engel olup, tohumun canlanmasına engel teşkil ettiği gibi... ışık almayan beyin de bilginin gelişip yararlı ve üretken hale gelmesini engeller. Bu yüzden okuyup araştıran ve inceleyip sorgulayan insanlar toplumun ard niyetli kesimlerinin hışmına uğrarlar. Bu en çok cahil, hürafa din anlayışı ile yetiştirilmiş doğuya yönelmiş toplumlarda olur. Pozitif bilim merkezli batı toplumlarında olay bunun tam tersidir.Micazi olarak doğuya yönelmek nedir? Bilimsel olarak biraz açalım:Işığın doğduğu yöne bakan bir canlının gözbebekleri büyür ve hiç bir nesneyi göremez. Görmeyen canlı ısrar ederse beyin hareket kaabiliyetini yitirir. Işığın açtığı hüzmeye yönelen göz, arkadan gelen ışığın açtığı kanalda herşeyi net görebilir. Evrenin yapısı tam da böyledir. Güneş ışınları olmadan ay da henüz güneşten aldığı ışık yansımalarını dünyamıza ulaştırmadığı o kış gecelerinde her yer zifiri karanlıktır. Çünkü dünyamız evrende elipse cizerek ritmi yol alırken güneşten uzaklaşır. Bu uzaklaşma sonucu galaksimiz, saman yolu yıldız kümesinden de uzaklaştığından yıldızlı geceler yaz ayları gibi ışıldamaz.Bilginin ortaya çıkardığı pozitif bilim cehaleti reddettiği gibi, cehalet te pozitif bilimleri, bilimsel yaratıcılığı inançları gereği reddeder. İşin bir de ters köşe boyutu vardır. Her ne kadar cehalet positif bilimleri ve bilimsel yaratıcılığı reddetse de, pozitif bilimin yaratmış olduğu teknolojik araçları kullanarak kendi kendine ters köşe olur.
Bu gün insanların ve toplumların gelişmişlik ve refah seviyelerine baktığımızda yukarıda saydığım özellikler, özellikle gelişmişlik ve refah seviyelerinin gelişmesinde de büyük rol oynar. Pisikolojok ve biyolojik yapı gereği, insan sağlığının gelişmesini sağlayan özellikleri ortaya çıkaran organ da yine beyindir. Bütün bu durumlar, beynin düşünce yapısındaki gelişmişlik oran seviyesine uygun hareket ederek doğru bir orantı çizdiğini görürüz. Çünkü; gelişmiş beyinler kendini taşıyan vücudunu ağır yükten kurtarmak için evrildiğini ve buna uygun çeşitli aletler geliştirdiğine ve vücudun yükünü azalmayı nasıl başardığını tarihsel gelişmişlik kronolojisinde göruyoruz. Beynimizin düşünce cimnastiği, aynı zamanda da bu organımızın en önemli estetik özelliğidir. Böylelikle hem kendisini hem de bütün organları taşıyan vücudunuzun daha uzun yaşamasını sağladığı -evrimsel diyalektik tarihsel gelişme grafiğinde- bu gelişmişliğin hem bünyemizi dik ve dinamik tuttğuğu, hem de yaşam tarzımızı geliştirip zenginleştirdiğini görüyoruz. Diğer yandan, davranış pratiğimizden tutun da zevklerimize, renklerimize, koku alma, tat alma, sanatsal faaliyetlerimizin gelişmesine, zenginleşmesine, bunun her yönden yaşama kültürümüze yansıdığına da bilimsel olarak öğreniyoruz.
Asıl gerçek; insanlar yaşamanın kolaylıklarını bir organ olarak beyinlerini keşfetmelerinden sonra anladılar. İnsanlar hayatlarındaki bütün kolaylıklara, bu günkü erişilen teknolojik bilgi patlamasına, kullandığımız cep telefonlarından tutun da; binek araçlara, ev ve arazi adetlerine, mikro-manyetik teknoloji, kendi kendini yenileyen dijital yazılım, dijital-nano, tıp teknolojisi ve bütün teknolojik gelişmelere düşünce organı olan beynin sürekli işlerliği sayesinde ulaşıldığını ve böylece insanların giderek kendi türlerine ve doğaya karşı daha duyarlı hale geldiği; kısaca gittikçe uysallaştıklarını görüyoruz. İşte Filozofların uysal ve barışcı olmalarının nedeni de beynin bu yönlü gelişmişliğine bağlıdır. Dünyada bütün keşif ve buluşların temelinde beyinin keşfi ve bu keşfi öğretiye dönüştüren düşünce felsefedir. Varlığından habersiz hiç bir canlı kendini geliştiremez. Varlığın temeli made ise, düşüncenin temeli beyindir. Yalın örnekler; *Ekvaror ve çevresinde Güneş doğudan batıya ortalama 12 saatte ulaşıyorsa neden bir gü 24 saat üzerinden işlem görüyor. Bununla neyi öğreniyoruz?...*Kutuplarda; güney kutnunda 6 ay güneş 24 saat tepede görünürken, kuzey kutubu aynı dönemde neden karanlık?...*Biz kuzeyde kişi mevsimi yaşarken aynı mevsimde dünyanın güney kutubunda bulunan Avustralya, Yeni Zellanda... neden yaz mevsimi yaşıyor?...
*Bizden öncül olan hassas canlılar ve bitkiler yaşamlarını neden ışığa, ısıya ve neme elverişli olan yerlerde yaşar... Bu canlılar neden kendilerine uygun iklimsel özelliklerin bulunduğu bölgeleri yurt olarak seçerler?...*Hareketli canlı türünden olan insan göçleri neden refah düzeyi gelişmiş bölgelere akın eder?...*Kuzeyde güneye kanatlı hayvanlar her sonbahar neden binlerce Kilometrelik yolu göze alarak göç ederler. Ve bu canlılar neden ilk baharda yine ayrıldıkları yurtlarına geri döner?...*Bir de şunu düşünüyorum. Dinini yaşayan, dinine düşkün, örf ve adetlerine sadık, inanan iman eden biri, kafir ve dinsiz kabul ettiği ülkelerin teknolojik ürünlerini kullanır?... Kullandığı teknolojik ürünleri neden kendisi ütetmeyi başaramıyor?...
*Daha açık sözle: Bir insan inancı, kültürü gelenekleri akraba ve yakınları ile yan yana, iç içe yaşarken içinde yaşadığı toplumu terkedip neden gavur, kafir imansız, dinsiz dediği insanların üreterek geliştirdikleri, geliştirerek kendi refah düzeylerini de geliştirdikleri ülkeleri yaşam alanı olarak tercih ediyor? Bu insanlar neden oralara göç ederler?...
*Yine inananlar açısından; inançları gereği; haram, günah, kötü ve suç olduğunu bildikleri halde; inanç ve imanları bunu reddettiği halde ve bütün bunları bildikleri halde; neden kin nefret, ırkçı, mezhepçi düşüncelere rağbet gösterirler? İşte bütün bunların altında yosunlaşmış cehalet yatar.Bütün bu soruların ve sorunların bir çözümü var. O çözüm, vücudumuzun en üstünde başımızın içinde gizli beynimizde potansiyel olarak mevcut. Yeter ki; varlığından bilgi sahibi olduğumuz beynimizi sorgulayalım. Şimdi anlatabildim mi Sokrates'in neden;"Atina uyuşuk at, ben de onu uyandırmaya çalışan bir at sineğiyim" dediğini.
İsmail Göçüm
Yılmaz Güney’le birlikte oynadıkları “İnce Cumali” filminin Ağa’sı, kötü adam rolleriyle nam salmış Erol Taş, filmin galası için diğer oyuncularla birlikte Adana’ya gider. Filmi izlerler. Film bittikten sonra oyuncular sahneye çıkıp konuşma yapıyorlardır. Sıra Erol Taş’a gelmiştir. Birden ortalık karışır, yer yerinden oynar. Seyirciler sahnedeki Erol Taş’a şişe, taş, sopa fırlatıp ‘yuh’luyorlardır. Öylesine başarılı oynamıştır ki Ağa suretindeki kötü adam rolünü, atılan taşlar onun ödülü olur. O unutulmaz konuşmasını şişe ve taş yağmuru dindiğinde yapar Erol Taş. Seyircilere “Atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” diyerek meşhur kahkahasını atar ve ışıl ışıl gözlerle seyircisini selamlar. Bu konuşma üzerine, az önce yuhlayan seyirci bu kez ayakta alkışlar onu. Bu filmdeki başarılı oyunuyla 5. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alır.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
#KaralamaDefteri`nin bu akşam ki konuğu Şair, Program Yapımcısı, Halk Ozanı Ali Gül Doğan olacak kendisiyle birlikte kısa yaşamı, Şiirleri, Besteleri, Müzikal çalışmaları, Kültürel ve Sanatsal faaliyetleri üzerine konuşacağız. Ayrıca güncel, siyasal gelişmelere dair bir çok konuya değineceğiz, yöre ve yöre insanlarımızın sorunlarını da konuşacağımız sohbetimize ilgi, destek ve katkı sunacağınızı umuyor. Tüm sanatsever dostlarımızı Kültür-Sanat programımız Karalama Defteri'ne, #MardefTv 'ye bekliyoruz... TARİH : 11 Ağustos 2021 Çarşamba Avrupa saati 19.00 Türkiye saati 20.00 MARDEF TV Ekranlarında CANLI YAYIN linkleri : Mardef Radyo / TV www.youtube.com/c/mardeftv www.twitter.com/mardef2019 SOSYAL MEDYA : Tüm dostlarımızı Mardef Tv sosyal medya hesaplarımıza abone olma ve yayınlarımızı desteklemelerini rica ediyorum. Sanatçı dostlarımızın sosyal medya hesaplarını beğenelim birbirimizi takip edip dayanışalım sosyal medya hesaplarımızı güçlendirelim... SEN YOKSAN BİR EKSİĞİZ, BİRLİKTE GÜÇLÜYÜZ!
KELİMELER ESKİ ANLAMLARINI TAŞIMIYOR...
Aslında ne konuşursak konuşalım, ne yazarsak yazalım kıymetisizleşti. Günümüz de kullanılan Hiç bir kavramın, hatta hiç bir cümlenin anlamı kalmadı. Hiç bir sözcük kendi ağırlığını taşımıyor. kelimeler taşdığı değerlerden soyutlanarak anlamsız kavramlara dönüştürüldü. Bir anlamda kelimeler kendi yükünü taşıyamaz duruma getirildi. Söylenenle-yapılan arasında büyük bir paradoks yaşanıyor. Insan oğlu yeni bir barbarlıkla karşı-karşıya. Yalanın doğru-doğrunun yalan olduğu bir espri gemen bir düşünce metoduna dönüştürülüyor.Global bir değişim ve yozlaşma tarihsel bir realiteye gibi görünüyor insan dünyasında. Küresel dünya için beyazı-siyah, siyahı-beyaz gösterme manipülasyonu bütün aktüel dünyada yaygınlaştırılıyor...
Kofti söylemlerin insan dünyasında etkili olduğu, insan bilincinin fantastik söylemlerle bombalandığı günümüz dünyasında, kimi sözcükler eski değerlerinde tamamen koparılmış durumda. Kendisinden başka kimeye söz hakkı vermeyen, farklı düşündüğü için cezalandrılan uygulamaya adam demokrasi diyor. Demokrasi sözcüğünü bir yerden-başka bir yere taşıma olarak gösteriyor. Saldırıları, zülmü, baskıları demokrasi kavramıyla kamufle etme manipülasyonu günümüz dünyasında politik bir çizgi haline geldi. Kimin ağzında demokrasi sözcüğü çıksa, arkasında mutlaka başka birinin özgürlüğünü kıstlıyordur. Darbeler yapılıyor, insanlar öldürülüyor, zindanlara atılıyor, medya sansürleniyor, büyük bir kısmı işlevsiz hale getiriliyor, paritler kapatılıyor adı demokrasiyi koruma ve savunma oluyor. Insanlara tek düşünme ve yaşam biçimi dayatılıyor, buna direnenler cezalandırılıyor...
Başta ABD ve diğer küresel güçler savaşlarla demokrasi taşıdıklarını iddiasında bulunuyorlar. Bazen milyonlarca insan öldürüyorlar buna demokrasi adını veriyorlar. Demokrasi sözcüğün bu düzeyde ve bu çapta deforme edilmesi 21. Yüzyılın en büyük andikapıdır. Bir bütün olarak dejenere edilen bir demokrasi sözcüğü var edildi. Kendi devletinin sınırları içinde demokrasi sözcüğünün yasaklar dönüştüğü bir yerde, başka devletleri demokrasiye uymamakla suçlama çelişkisi, dünyanın demokrasi gerçeğidir. Demokrasi sözcüğü politik dilde baskıyı, şiddeti, yasakaları, saldırıları meşrulştırmak için kullanılır hale getirildi...
Özgürlük kelimesi taşıdığı değerlerden soyutlandı. Küresel efendilerin başkalarını özgürlüğüne saldırıken, başkalarını söz söyleme hakkını kısıtlarken, yada yok ederken bunu özgürlükleri savunma olarak gösteriyor, anlatıyor. Daha doğrusu küresel ve egemen güçler insan özgürlüğünün önündeki en büyük engel olmasına rağmen, kendilerini özgürlük savunucu olarak göstermesi, 21.Yüz yılın özgürlük çelişksidir ne yazık ki. Egemen sınıfın, insanlara yaptığı bütün kötülükler ters-yüz etmek için büyük bir manipülasyon ağı kurmuş durumda. İnsan olmanın ilk kriteri, özgürce yaşamaktır. Ama bugün özgürece yaşama sözcükleri, kapitalist küresel güçlerin çıkarlarına bağımlı hale getirilmiş. Bir avuç efendi için özgürlük, başkalarının kendilerine uyum göstermesidir. Özgürce yaşamak, maddi ve manevi olarak bir yerlere zorunlu bağımlı olmamaktır. Özgür düşünmek ve yaşamak kendi kimliğiyle, kendi ana diliyle yaşamaktır. Düşündüklerin özgürce yazmaktır, anlatmaktır özgürlük. Insanlara dayatılan yoksulluk, açlık, eşitsizlik, işsizlik ve sömürü insan özgürce yaşamasını yok saymaktır. Egemen küresel güçler ve küresel güçlerle iş birliği içinde olanlar insan özgürlüğünün önündeki en büyük engeldir. Özgürlük baskıya, işgale, haksızlığa, savaş, sömürüye karşı bir direniş olmasıyla anlamlıdır. Şimdi küresel güçler ve iş birlikçileri sömürüyü, şiddeti, savaş ve yasakları özgürlük olduğu yönünde propagandasını yapıyorlar. Özgürlük kelimesi suç işleye egemenler, suçlarını kamufle etmek için kullanılıyor.Bu alanda insan bilincin etkilemek için yoğun ve çok yönlü bir mistifkasyon içindeler…
Barış kelimeside küresel sermayedarlar tarafında deforme edillerek insanlar anlatılıyor. Kapitalist sistem var olmaya devam etikçe barış kelimesi insan dünyasında basit bir demagoji olmaya devam eder. Barış insanın en çok özlem duyduğu bir yaşam tarzıdır. İnsan dünyasındaki barışı engelleyenler, bir arada yaşama imkanın zedeleyenler küresel güçler olmuşlardır her zaman. Bir toplumun kendisyle barışık olması, tamamen maddi ve manevi değerlerin eşit olmasına bağlıdır.Ezilenleri bile kendi içinde parçalayan, dağıtan ve birbirine düşman eden egemen sınıf, barışın önündeki en büyük problemdir. Kürtleri yok etmenin, evlerinin yaşanamaz hale getirmenin adı ‘barış’ oldu. Savaş çıkaranlar, insanlara savaş dayatanlar barışı savunamazlar. Barış, özgürlük, demokrasi bir bütünün parçalarıdır. Bir olmadan diğerinin olma şansı yoktur. Özgürlük yoksa, barış olmaz, demokrasi yaşanmıyorsa, özgürlük yok demektir. Küresel güçler bu temel kavramları değerlerinden kopartı ve içeriklerini bozdu. İnsan değerleri için anlamlı olan hiç bir sözcük artık doğru ifade edilmiyor. Savaş, doğru, yalan, yanlış, huzur, dürüstlük, şiddet, baskı, hırsızlık, Tanrı, din ve iman kelimelerinin içeriğini değiştirirerek anlatılıyor. Yukarıda sözünü ettiğim noktalar da daha geniş bir yazı, yada makale yazmam mümkün…
Robert Peköz