İnsanlığının naifliğinden yara alanlar, yalnızlığın kalesine adım atarlar. Saklarlar ellerinde az buçuk kalan güveni. Saklarlar samimiyetin mesafeleri parçalayan içtenliğini ve izlerler uzaktan -bir umut- insanları. Ve bilirler, yabancılığını gizleyenlere yakın olmak ne zordur. Ne zordur ulaşmak bir insana; bir ruhu, yüzlerdeki mimiklerle ve yirmi dokuz harfin gölgesinde anlatmaya, anlamaya çalışmak. Bu hengameden uzak duran ve mesafelerin aldatıcı kolaylığına yeltenenler, sığ debelenişlerin tiz çığlıklarıyla ego büyütürler kucaklarında. Kelimelerin gücüne tapanlar, taptıkları kelimelerce de yönetilirler elbet.
Kariyer ve sosyal hayatlarında sevgisizce duyulan saygının müptelası olanlar, eşitliğe ve ahlaka uzak canlılardır. Saygı zarurettir oysa. Sevgi ise feda ve emeğin harmanlanışıyla filizlenen nadide bir çiçektir. Öyle bir çiçek ki, her saksıda yeşermez. En büyük sorun bir nedeni olmayışıdır: hak edilmesine bakılmaksızın tutuşturulur ellere. Ve istisnasız, içinde büyüyen ruhu daha iyi yapar. Salt sevgi, ehlileştirir kötüyü.
İnsanlığının naifliğinden yara alanlar, yalnızlığın kalesine adım atarlar. Şeffaf değildir bedenler. Görünemez içleri. Görünemez kelimelerin ardında yatanlar. Sanmak denen yalanın içindedir her göz. Baktığına kanacak kadar çünkü, toydur hala insanlar. Hala körpe ve noksan, hala tutsak ve muhtaç. (‘‘Hayır efendim! Ben öyle değilim.’’ diyorsanız şayet, yalnızlıktan ve anlaşılamamaktan rahatsızlık duymuyorsunuz demektir. Bana sorarsanız, henüz hislerinizin farkında olmadığınızı söylerim. İnsansınız çünkü. Aksi mümkün değil)
…


















