Bir insanı günlerce bekleyebilirdiniz, bir insanla iki kez tanışabilirdiniz, bir insanı hiç tanımamış gibi unutabilirdiniz. Bunların hepsini yapabilirdiniz, yapabilmek. Gücünüz yeterdi yani. “Yeterlilik Fiili” denirdi buna dil bilgisinde. Bu yeterlilik fiili neden bu kadar zordu ? Derste işleyince zor gelmezdi, edebiyat işlerken cidden zor değildi. Cümle yapısına bak, hallet. Ama çok zordu hayatta olunca bu yeterlilik fiili. Hayatta olmak, hayatta uygulamak, unutabilmek. Hatırlamak basit olandı, unutmak neden bu kadar zordu ? Neden güç yetmiyordu ? Neden yeterli olamıyordu ? Bir şarkı diyor ki: “Unutmak hatırlamaktan kolay.” Nasıl da yanlış, nasıl da yaşanmamış bi cümle. Sen birini hiç gelmeyeceğini beklediğin hâlde sadık olmuyordun. Bekleyen oluyordun, acıyan oluyordun. Elini yumruk yapıp her göğsüne vurduğunda acıtan his sadıklık değildi ki. Acıydı, dümdüz acı. William diyor ki: “Yarayla alay eder yaralanmamış olan.” ve sonra ekliyor “İnsan yarası yarasına denk geleni severmiş.” sevmek herkese yakışmazdı ya. Bir gün bir vazo için kil alırdın ve incelikle yapardın bunu, şekil verirdin. Çiçeklerini koyabilmek için. Ama bunu yaparken büyük bir titizlikle yapıyordu insan, ince ince seve seve yapıyordu. Sabır gerekiyordu azıcık alın teri. İnanmak gerekiyordu biraz da ilk zorlukta pes edilmemeliydi. Olana kadar, o güzel çiçekleri koyabilene kadar çabalamak lazımdı. Öyleliydi yani. Yolun sonunda çiçek vardı ama yol çok çamurlu, kirli, pisti. Yolun sonunu hayal ede ede çabalamak gerekiyordu galiba. Ellerinin, yolunun tozu kiri seni muhteşem kokan çiçeklere götürüyordu. Çabaya eğer aşıksa insan o kir ona en güzel parfüm gibi gelirdi. Aşka aşık olan insanda böyleydi, yolunun tozu kiri değil. Sonunda yaşadığı, yaşayacağı hayaller güzel gelirdi.