Ah Muhsin, sen ne şanslısın.
Dayamışsın başını en sağlamından, hatun yanmış o pis bıyıklarına bir kere bırakabilir mi, ne kadar dağıtsan, o kadar topluyor.
Ben mesela, sevgili Muhsin, ona düzenli olarak telefon edemiyorum.
Münasebetimizde herhangi bir düzen görülemiyor, düzene olan karşılığım bak beni neremden vuruyor; kafamın yatılısı kaos, ciğerimi nasıl deliyor.
Ben ona ara sıra mektup yazıyorum, kodlara sarıp gönderiyorum, fazlaca meylediyorum; telefon edemiyorum.
Bu ara yeni bi senaryo üzerinde çalışıyorum.
Bana doldurma Muhsinciğim, bırakmaya çalışıyorum.
Ona edemediğim telefonlar yüzünden, sanıyorum birinin kalbini kırıyorum, üzgünüm; karanlıkta herkes birbirine benzerken, zaten benzeyenler aynı oluyor, bunu doyasıya kullanıyorum. Onsuzluğum, bencilliğimi körüklüyor, umursayamıyorum.
Mektuplarımda çoğu zaman gündelik bahsediyorum.
Daha önce kimseyi, uzak durabilmek için kendime olan saygımı kaybedeceğim nitelikte bir yanlış yapacak kadar çok…
“Simit yeriz” demişti, cümlesimdeki göz doluşumu bulunuz.
Derken, ondan uzak durabilmek için, onu kaybedeceğim nitelikte bir yanlış yapabilecek kadar çok…
Tepkisizliğine tosladıkça, yumruklarımı sıkıyorum.
Belli ki diğerinin güzelliğiyle yarışamıyorum. Fazladan üç (rakamla 3) beynim daha olsa, yetemiyorum. “Kendimi sabote ederek neyi/kimi cezalandırmaya çalışıyor olabilirim?” sorusuna varıyorum, kimse zahmet etmesin, kendi belamı kendim veriyorum; ben ona düzenli olarak hayran oluyorum.
Ama onu, bizi bile acıtabilecek kadar çok.
Sen fotoğraf üzerine hiç düşündün mü Ünlü? Şeytan icadı olduğuna yeminler savuruyorum.
Ben ona düzenli olarak telefon edemiyorum, darmadağın şiirler yazıyorum.
Kendi beynimle, kendi beynime söz geçiremiyorum.
Mektuplarımda genellikle ağlıyorum.
Polis görünce yere çömeliyorum.
Balkonda elektronik kuşlar besliyorum, her birine isim veriyorum.
Yüzüm akıyor be Muhsin Ünlü,
artık onun tebessümüne bakamıyorum.