Yollar bizi bağlıyor birbirimize. Esasen bu kutsallıkta herbiri. Demiryolu, karayolu, denizyolu ve hatta havayolu... Ama bu yolları çıkarıyoruz anılarımızdan. Geriye sadece yolun sonundaki hedeflerimiz kalıyor. Zamana teslim olmuş ve akreple yelkovanın arasına sıkışmış hedeflerimiz... Oysa büyük bir kısmını yolda geçiriyoruz, hedefi heybesinde taşıyan zaman dilimlerimizin. Bazen acele ediyor, yetişmek için telaşa kapılıyoruz. Ne gerek? Aceleye ve telaşa ne gerek? Hayat; telaşlı anılarla doldurulmayacak kadar değerli değil mi? Bu değer, tartışmaya açık elbet. Ama hiçbir hayat; hedefe giden veya öylesine çıkılan yolları belleğe kazımayacak kadar değersiz olmamalı.
"Yola düşmek" diyoruz mesela. Bombayı bırakıyoruz bir anda İngiltere sahillerine. Yola düşülmez, çıkılır. Yollarda bol ağaçlı ormanlar. Yollardadır bakir tepeler, kıvrak nehirler. Çıplak yıldızlar ve berrak dolunay yollarda karşılar bizi, hedefe kadar ayrılmaz dibimizden. Yollarda yaşıyoruz ama yollarda yaşatmıyoruz kendimizi. Gerçeğe bu kadar ayak bağı olmak yormuyor mu aciz zihinlerimizi?
Hedefleri atmayalım hatıratlardan, mesele bu değil. Ama aşılan engin yolları da getirmek gerek hedefler mertebesine. Bizi hedefler uğurlamaz çıkarsız düşlerimize. Bizi ancak yollar menfaatsiz düşlerimize yollar. Yolların çocukluk düşlerine yolladığı hatıratlarda buluşmak temennisiyle!










