benim payıma düşen dağdan topladığım kekikleri savurmaktı gökyüzüne..
O zamanlar küçüktüm, ve dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenmekle meşguldüm.
Sınıfta kaldığımı sayan onca hocaya rağmen, öğreniyordum. Sonlu olduğumu deneyerek öğreniyor,her deneyde başarısız oldukça, iman ediyordum.
Yaşım yetmişi gösterdiğinde daha çocuktum...
adım sanım, duygularım ve belki de.. duyduklarım korkutuyordu en çok gizemli gülüşümü.
Sabaha karşı bir rüzgar savuruyordu eteklerimi
arasından bir tüy düştüğünde eşarbımın, ya on beştim, ya elli üç. Hatırladığım göğün kucağında ağlayan, yalpalayan bir kız çocuğuydu sadece...
Ah bu sabahlar... pişmanım doğurduğuma seni demeden annem, göz yaşlarımın siyah olduğunu bilmezdim. Öğreniyordum ve sınıf geçmekten ibaret karnemde yazmıyordu bana yakıştığı turuncunun.
Bu haklı bir isyandı kimine göre ve bayrak çekilmeliydi göklere çoktan. itiraf etmeliyim ki bayrağı görmek ve yakmak anarşizmini ben üstlenebilirdim. Durdurmaya çalışmıyor aksine depreştirmeyi tercih ediyordum kendimle, kendimi.
her sabah oluşunda doğan güneşe ne çok borçluyum!
geceleri saydığım yıldızlar bir bir kayarken, ben orda yoktum ve güneş, o tam alnımızın ortasındaki güneş, yakıyordu karanlığımı. umarsızca, acıyarak, azımsayarak ve yırtarak kalbimdeki sökülmüşleri.
Ve ben yeniden evet, ben olmanın heyecanıyla düğmelerimi ilikliyorum. Saygılarımı sunuyorum 12 yaşıma, yetmiş bir olmak, yeniden doğmakmış.