Kitap Tahlilleri Vol 1: Faust
Halkın hoşuna gitmeyi çok isterdim. Çünkü o, yaşar ve yaşatır. (7)
Romanın daha ilk sayfalarında bu cümle dikkatimi çekiyor. Sanatın sadece sanat için olamayacağını farkettirmeye didinen bir kültür menajerlerinin ağzından çıkıyor cümle.
Goethe'nin Faust'unu bu vakte değin okumamış olmamda bir bilgelik sezdiğim demlerde süzülüyorum. Evet okumadan önce öyle demiyordum. Sadece 'bu eski kitap uzun zamandır kitaplığımda otobüs bekler gibi duruyor' diye öne çektiğim bir okuma oldu. Bu ve devam edeceğini düşündüğüm tahlillerde ise kitapların tarihsel boyutuna değinmektense daha çok öz değerlendirmelerime yer vereceğim. Rasgele seçimler içerisinde manalar soruşturmak ne de olsa hobimdi. Faust'u ben daha çok Faust ve Mephisto arasında soru-cevap şeklinde akacak felsefi bir mükameleye davet olarak düşünmüştüm. Ama daha karma yapısıyla, nispeten taze bir eser olduğunu hissettirdi.
Goethe'nin 16. yüzyıldan bu yana anlatılan Ortaçağ Avrupası Dr. Faust Hikayeleri geleneğine yeni bir soluk getirdiği eseri Faust; simya, kimya ve metafizik konularından nasibini oldukça almış olup Valpurgiz gecelerinde cin ve cadıların karmaşık dünyasında kaynayan bir kazan gibi -okuması çok da tatmin uyandırmayan- bir seyahati konu alıyor. Konu seyahat olunca da aklıma Cervantes'in Don Kişot ve Dante'nin İlahi Komedya'sını getiriyor. Bir de klişelerin içerisine sırlanmış milliyetçilik unsurlarına dikkat vermezsek olmaz. Farklı toplumların birbiri hakkında tahlillerini incelemeyi şahsen seviyorum ve aşağıda alıntıladığım klişevari cümlelerde bazı Alman zihin kalıplarının aslında çok da değişmediğini sezdiriyor bana:
Bizim Alman sahnelerinde herkes dilediğini dener.
Ta uzaklarda Türkiye’de, milletlerin birbirleriyle kavgasını konuşmak ne zevkli! İnsan pencereye yaslanır, şarabını çeker, nehirde çeşit çeşit geminin akıp gidişini seyreder. Akşam olunca, neşeyle eve döner. Barışı ve barış zamanlarını takdis eder.
Halis bir Alman, Fransız’a tahammül edemez.
Gemimiz Türk padişahının hazinesini taşıyan bir gemiyi yakaladı. Ve yiğitlik mükafatını buldu.
Yahudinin de beni esirgediği yok. Yıldan yıla artan faizleri peşin istiyor.
Yunan milleti hiçbir zaman bir işe yaramamıştır, ama genede o serbest oyunları ile günahlar işleme arzusunu uyandırmıştır.
İçinizde İngiliz var mı? Onlar umumiyetle seyahati severler. Burada harp sahalarını gezmek, çağlayanlar, yıkılmış duvarlar, klasik harabeleri görmek; onlar için liyakatli bir hedef olurdu.
Faydalanılmayan mal ağır bir yüktür.
Yunan mitolojisine değinmeden olmazdı tabii. Daha çok doğu dünyasına ait olan Lilith, Sfenks ve Medusa gibi daha karanlık kadın figürlerin anılmasından sonra kitabın sonlarına doğru yine doğu dünyasına ait aydınlık Meryem Ana figürü adeta basit bir kutuplaştırma denklemi oluşturuyordu. Goethe öyle ki İyonyalı feylesoflardan da bahsetmekten kendini alamamış. M.Ö. 500-428 yıllarında Atina'da ilk felsefe mektebini açan Anaksagoras'ı dahi konuşturmuş metninde. Antik Yunan hekimi Hipokrat'ın sözü 'Sanat uzun, ömür kısadır' da iki üç defa metinde tekerrür etmiş. Yeni öğrendiğim bir referans da 'Teselya'nın cadıları'. Yüksek ihtimalle Antik Yunan kadın astrologları:
Kitabın ana fikri olduğu söylenen tanrı sevgisine ulaşmak konusuna gelirsek, bir seyahatin sürecinde dünya hazlarının peşinde gezinip sadece en sonda bir coşkun tanrı sevgisi lafzına varılması bana suni nefes alma gibi geldi doğrusu ve denize düşen yılana sarılırmışçasına bir dine kaçış seziliyor sadece. Bireyin artık kendi kararını alma şansının olmadığı bir sırada Tanrı'nın insiyatif kullanarak kulunu iyi kulların yanına alması gibi bir anlayış geliştirdim. Yani eğer Faust sadece bir cümleyi kabul etmedi diye Şeytan'ı alt etti diye bir çıkarım yapılacaksa bu gerçekten vurucu bir şekilde aktarılmamış ve sonuna kadar da Mephisto'nun galebe olduğu anlaşılıyor. Bu yönden klasik kitap özeti yazıları okuduğuma eş gelmedi doğrusu.
Kitapta geçen, Erasmus Öğrenci Değişim Programı'nın mantığını hatırlatan cümleyi de not etmek istedim: 'Gençlik çağında böyle serbestçe dünyayı dolaşmak hoştur.'
Öte yandan metinde en dikkat çekici mahsul olarak bulduğum teferruat ise sözü geçen önce 'bilgi ihtirası' sonra 'faydalı iş yaratma emeli'nin aslında birçok genç Almanın hayatının bir parçası olduğudur. Bütün o eğitimli gençler mezuniyetleri evvelinde ve ya sonrasında kendilerini şöyle bir dünyaya atarlar. Ver elini Senegal, ver elini Hindistan ya da Tunus. Buracıklarda bir güzel pek faydalı 'volunteering' amellerini yerine getirir ve sonra akışlarına devam ederler. Bilme ihtirasının bir süre sonra boşta bırakması ve bir işe yaradığını hissetme tatmini bu kültürün insanlarını bir süre de olsa doyasıya yeşillendirmiş. Bir Volunteering kültürü belki de böyle böyle aldı başını gitti ya. Son olarak kitaptan bir alıntı ile bitirmek isterim.
Heyhat ruhun kanatlarına bedenin kanatları o kadar kolay uyamıyor.