Dükkanda çalışmayı bıraktığından beri üstüne başına bir şey almaz olmuştu. Var olan kıyafetleri eskidiklerini her bir sarkan ipliğiyle belli etmeye çalışıyordu. Özel günlerde, kınada, nişanda giyerim diye aldığı mor saten kısa kollu diz altı elbisesini pazara giyiyordu artık. Bakkala çakala zaten pijama üzeri uzun bir hırkayla çıkıyordu. Mor elbisesini geçirdi yine üzerine, malum pazar vardı. Düdüklüye kuru fasulyeyi koyup çıktı. Haftada bir muhakkak pişirirlerdi. Teyzesi de seviyordu annesi de.
Birkaç sebze alıp çıkarım diye düşündü. Karpuz almak şarttı. Karpuzla yemekmiş gibi öğün geçiriyorlardı. Meyve alması da gerekirdi. Erikte karar kıldı. Pazarcılar onu tanırdı. Bazıları sakince alışveriş yapacağını bildiğinden bulaşmaz bazısı da evirip çevirdiğine laf ederlerdi. Hadi abla ya gözünü seveyim alacağın 10 salatalık diyen de olurdu. Alt tarafı 1 lira diye laf sokan da. Eğer ‘boş ver’ günündeyse ona söylenene bile cevap vermezdi. Ama tam tersi olan günlerinde her şeyi üstüne alırdı. Teyzesi böyle bir günde onunla çarşıya gitmişti de bir daha asla diyerek yaka silkmişti. O bana mı baktı, bana baktı bir şey söyledi, bak ne dedi duydun mu… Öyle olduğu zaman zaten yorgun olan bedeni daha fazla tepki veriyordu. Eve girer girmez yatıyor yataktan çıkmıyordu. Evdekiler de bunu kocasızlıktan başka şeye yormazlardı. Ah zamanında dedik, yok şoför istemezmiş, yok halci istemezmiş, böyle yataklara atar kendini. Duymuyordu. Duysa verecek cevabı çoktu. Onları suçlayacak çok şey biriktirmişti. Kendi kendini doldururdu boş zamanlarında. Onlar da pabuç kadar dili var bunun diyerek yaklaşmazlardı zaten.
Pazarda limoncu durdurdu. Sibel can’ım benim al 5 tanesini sana 3 e vereyim dedi. Bu klasik çağrıya her zaman olduğu gibi cevap vermedi. Limoncu gülüyordu. Harbi Sibel Can gibisin ama ha, düğünlük elbiseni de giyiyon gözlerin de çakır, biraz kilo al aynısın dedi. Cevap için derin bir nefes aldı vazgeçip geri havaya bıraktı. Erikçinin başında sıra bekliyordu, tam ona sıra gelmişti. Erikçi de gülüyordu. Limoncuya dönüp baktı. Yok sayamazdı artık tavrını koymalıydı. Onunla kavga edemeyeceğini farkındaydı ama bakışlarıyla evdekileri korkuttuğu gibi korkutur diye düşündü. Bakıp kafasını çevirdi. Limoncu tezgaha yaslanmış hala ona bakıyordu. Sanki ilk kez görür gibi baştan aşağı süzüyordu. Elindeki taze fasulye poşetini eriklerin üzerine fırlatıp hızla uzaklaşmaya başladı. Bir çocuk çarptı yanından geçerken. Aa mor elbiseli teyze dedi. Gülüyordu. Sanki hepsi aynı anda karşında gülüyormuş gibi sıra sıra dişler geldi gözünün önüne. İrkildi. Elleri titriyordu. Burnunda gözyaşının akacağına dair bir hareketlenme vardı. Kendini sıktıkça boğazında bir acı hissetti. Belki de sadece bir kâbustu diye düşündü. İnsan uykudayken kabusta olabileceğini aklına getirmiyorsa bu kabus değildi.
Eve girdi. Düdüklü tencerenin altını kapatıp havasını almadan açtı, belki patlar ben de ölürüm diye söyleniyordu. Teyzesi bağırdı:
‘’Saniye kız koş haberler seni veriyor, geçen hafta pazarda konuştum demiştin ya, çekmişler kız gel. Hani çıkmayacaksın söz dediydiler. Saf kızsın boşa demiyoz. Bir haftadır mı geziyon böyle acep kanal kanal.’’
Önce elinde soğanlarla kalakaldı. Sonra koştu. Sesini aç dedi içeri girer girmez. Teyzesi sesini açana kadar başka habere geçildi.
Limoncu erikçi ve o çocuk… Gülmeler fısıldamalar… Bütün bunlar ünlü olduğum içindi demek dedi. Başını sallamaya başladı. Uzun uzun salladı. Haftaya pazara kadar çeyizindeki kumaşlardan bir elbise dikmesi için annesine yalvarmalıydı. Mavi olacaktı, hem de çiçekli.