Şirazeden Şirazeye
Saklı Mektuplar 14
Felâ gûya ile ferahlatayım cümeli hem’sen de, ne’msen de...
Baharat kokusu yayılmış damlara, şevâib peşimde Sönen lambaların direkleri üzerime eğilir...Işıksız, tâgi, dar ve taş yollarda hışırtılarla dansım bilâistisna eteğimi bıraksa koluma yapışan sıcakla debelleşirim.Dipdiri kumlar rüzgâra kapılır da o tepeden bu tepeye uçar ne çöl kimsenin, ne kimse çölün; mağrur derim, derim de Şiraze şu hafi divanda havf içinde beklerim Ey hâile! Hâilem ey! Bereket topraklarında, zirvesinde Samura’nın bir esinti dolanır, koyu kırmızı Şiraze. Basamaklı etekleri, fırfırlanmış inişleri. Nağme kulaklarımda; kuruluş öyküsünü, yayılış öyküsünü serer her gelene. Üçüncü katın güvercinleri konar başıma; beyaz değil, alacalı mı desem Şiraze. Yola ağır vasıtaların titreşimi dökülür, bir ay düşer yere gölgesi ardında asılı kalır. Çizgi ararım önümsıra, deliğinden her an taşacak bir ateş. Andante Cantabile’yi asıp duvarıma öyle dinlerim. Ben Şiraze, atamadım başımdan toprak hasretimi. Ne vakit yağsa bereket kapaklanırım, ne vakittir Şiraze bu koku çeker beni. bilmediğim bir yere Berd vurur eskiyi anar ellerim Eskiyi eskittim ben çok ekiden -gûn için, bidûn için, hûn için Kadîm sözlerin darbında sersemlemiş işe yaramaz hâldeyim Kim ne etsin beni Şiraze, kimin başına belâ çekeyim Yok kendime tahammülüm, yok kimseye hükmüm; tin, zin, her katın tarihi ben derim çok derin Yakılmış türküler de unutulur, yaşanmış öyküler de Ben Şiraze yoldan geçen izsiz dervişin peşindeyim Portikus Tapınağı’ndan Karl Kilisesi’ne doğru uzun yoldan sapan nehirlere düşer fikrim. Kırılan kalemim Şiraze, ressamın sözleşmesini deler geçer. Mûsikîde aradım kendimi, yok. tuvalde aradım, yok. Yok üstüne yok Şiraze. Ariflerin engin bilgilerine hayretimden küçüldükçe büyür sanki başım. Şiraze bir caminin kollarına atılsam bulacağım ışığımı. Al beni götür revaksız avlulu Kurtuba’ya, oradan helezonik minareli Samerra’ya; oradan Fustat’a, Kayrevan’a, Kubbetüssahra’ya... Götür beni Şiraze. Toz toprak her yer. toz ve de toprak ... Evler toz, odalar toz; yer gök hava toz, insan toprak Şiraze. Bugünden başlayıp çevreme örmeliyim dikenli teller, bütün halklara seslenip “Toplanın” demeliyim, işaret parmağımla gösterip kuzeyi biten kitabın son sayfasını ezberden geçmeliyim: “Yetmiş yılın öyküsüydü bu, en berbat tarafından bakılmış. her yanı dökülmüş bir öyküde pembe boya kayıp; griden, siyahtan, kahve tonlardan sıyrılabilecek bir metrekarelik alana bile rastlayamadık. Yetmiş yılın öyküsüydü bu. Ölümden başkası çıkmadı karşımıza. Patatesler, havuç ve lahanalar bir de... Ölüm çoktu, toprak da; toprak çoktu, ölüm de... Yüksek binalarda daralanlar, ahşap evin içine sığamayanlar, görünmemek için karanlık zamanın karanlığında saklananlar; yüzlerini örtüp öyle dinlediler insanın kurtuluş öyküsünü. ne inandılar, ne de inanmak için kımıldandılar...” Şiraze bu kadar söz silemedi seni, bu geniş dünya parçasının kanlı yazısı. Nesin sen, toz mu toprak mı? Nesin Şiraze sen, beni ateşe çeken heves mi? Nesin Şiraze, benim bir türlü veremediğim imtihanım mı? Renîndir hep işittiğim Renînim Şiraze
__Şiraze, Saklı Mektuplar








