Battaniye
"battaniyeler her şeyi örter bir tek yalnızlığı örtemez"
mükemmel bir şey battaniye. altına giriyorsun, her şeyi unutabilirsin. yatak soğuktur, çıplak tenimizde hissederiz, içimiz ürperir, altında büzüşürüz. çarşafı hisseder, serinliğine karşı battaniyenin verdiği güvenle gerinir sonra da battaniyeyi kafamıza kadar çeker gevşeriz. gözlerimiz kapanır. oda dışarıdadır, sesler dışarıdadır, dünya dışarıdadır. orada, tek başımıza uyuruz. hiç bir şey olmaz. tam olarak hiç bir şey olmaz. nasıl müthiş bir şeydir hiç bir şeyin olmaması. bir battaniye varsa her şey dışarıda kalmıştır: zaman geçer, an geçer, acı diner, kahkaha biter, hüzün biter, göz yaşı biter, sarhoşluk biter, mutluluk biter, gelecek ve geçmiş biter, her şey bir şimdi olur ve hayata dair ne varsa sona erer. son bir huzur anı, güzel bir sığınak gibi battaniyeler, bizi dünya ile ayırırlar.
uyumak ile ilgili en ilginç şeylerden birtanesi, uyuyanları işverenler ve anneler dışında kimsenin uyandırmak istememesidir. uyuyan birine herkes saygı duyar. herkes huşu ile yanında sessizce konuşur, dokunmamaya azami özen gösterir zira tanımadığımız insanların huzurlarına, tanıdıklarımızdan daha duyarlıyız. sevdiğimiz insanların rahat olmasına dayanamıyoruz.
sabaha karşı bilmemkaç, sıhhiyede bir köprünün altından geçiyoruz, bir şelale akıyor. absürd bir durum. ankara'nın her tarafı şelale oldu. göller beldesi gibi ankara, suya doyduk. nasıl bir kuraklığın, kıraç toprağın ortasında kurulduysa şehir, insanının suya hasreti dinmiyor. o kadar büyük ki bu hasret, şehir suyu bulduğu gün kafayı yedi. bu kadar suyla ne yapacağımızı bilemedik fıskiyelerle gökyüzüne fırlatıyoruz! şaka değil, dünyanın en büyük fıskiyesini yapmakla övünen bir belediye başkanına 15 senedir hasta gibi oy veriyor ankara. sincan, altındağ, keçiören, ayaş her taraftan gürül gürül su akıyor. üst geçitlerin altından, köprülerin altından, alt geçitlerin yanından, yolların kenarından her taraftan su akıtıyoruz. çirkin, pespaye, iğrenç bir mavi tonuyla dibini döşediğimiz havuzlarla doldurduk şehri, hiç birisine giremezsiniz, toplamından bir tane kullanılabilir havuz çıkmaz ama işte kentin her tarafında havuz var. varoşlara, tarlalara gönderemediğimiz suları harikalar diyarına doldurduk sandal sefası yapıyoruz.
şelalenin hemen bitişiğinde bir bank var, abi yatmış. evsiz barksız, 10 günlük sakalı var. sokak lambasının ışığı yüzüne vurduğu zaman blair witch project efektleri yakalıyorum. bankın yanında bir poşet, öylece uzanmış. bu adamın, bu saatte burada ne işi var?
benim gecenin bu kör saatinde sıhhiye'de oluşum bireysel dengesizliğim, bu abi'ye ne olmakta? öyle merak ediyorum ki, bir garip oluyorum meraktan. bu abiyi hayat nasıl buraya taşıdı? hangi yollardan geçti, bunun bir ailesi vardı, bir anası, bir babası, ne oldu? nasıl bir ailede büyüdü? 5 sene zorunlu eğitim var, sonra? bir yerde çalıştı mı? işinde iyi mi? neden evlenmedi, şu sabahın köründe kendisini koynuna alacak ve şu hayatta yaşadığına şükrettirecek bir karısı neden yok? bir çocuğunun başını okşayıp yanağından öpüp yatırmamış, tek bir masal anlatmamış, ankara'nın ortasında bir şelale altında, bu insan uyuyor. dünya geride kalmış, şelale akıyor, sular yere düşüyor, harika bir ses, basbayağı huzurlu adam. baktım, üstünde bir battaniye! doğrusu da şu; hiç kimse battaniyesi olan bir adama özenmeden geçemez. bilesiniz, dünyanın en zengin fakiri sıhhiye'de, bir şelalenin altında uyuyor.
çeşit çeşit battaniyeler. en meşhuru, charlie brown'un arkadaşı linus'un kullandığı battaniye. çocuk battaniyesiz duramıyor. ona sarılıyor, onu emiyor, onu uçak yapıyor, onunla oynuyor, onunla yatıyor. battaniyeyi yıkamaya götürürler, eroinman gibi komaya girer, titremeye başlar. "dünyada battaniyeyi emmeye karşı çıkan iki sınıf olduğunu keşfettim" diyor, "dişçiler ve babaanneler!" derin bir aşkla bağlanmış battaniyesine, onun olmadığı bir bölümde mektup yazmışlığı var. şelale altındaki abi'yi düşünüyorum, yüzüme bir tebessüm oturuyor, kendimi düşünüyorum tebessüm büyüyor. anlıyorum abi linus'u! battaniye gibisi var mı? kendi terimi: "security blanket." türkçeye son kale diye çeviririm. bir battaniyenin altına giren herkes bilecektir bu hissi, her şey kötüdür, bir darma dumanın ortasında battaniye oradadır. altına girersin ve tamam, zaman geçer, dünya döner, uyursun. güzel, sıcak bir uyku. battaniye altındaki biri yoktur, kimse dokunamaz ona. battaniyeler bizi sarar, battaniyeler bizi kollar, onların altında uyuruz. az şey mi? bu dünyanın her tarafı çirkindir, her insanının yüzü kararmıştır, her ruhu sönmüştür, her günümüz cehennemdeki zakkum ağacına dönmüştür. yesek bitiremeyiz, yedikçe ölürüz. battaniye şifa gibi. bizi koynunun altına alır, yaralarımız diner.
<
aklınızda tutun: "ah güzel ahmet abim benim, insan yaşadığı yere benzer"
şu medya ne işe yarıyor hiç anlamıyorum. beyrut'a kilolarca bomba attılar. artık bir insanın aklı hafsalası bu kadar bombayı kaldıramıyor. patlatmasalar yanyana koysalar beyrut'ta adım atacak yer kalmayacak, havadan yere göndere göndere bitiremediler. uzun süreli, asimetrik bir savaşın çok kanlı bir sonucu oldu bu. başlarda, deriz ki, israil'in devletsel hakkıdır, kabinesinde hizbullah üyelerine yer veren, örgütle derin bağları bulunan, kontrol edemediği bir bölgedeki kamplara, iran ve suriye desteğinde silah ve mühimmat yardımı yapan bir devlete, herhangi bir devlet kendi güvenliğini korumak maksadıyla müdahale edebilir. fakat hukuk huduttur ve bir hudut kalmadı. müdahale değil bu, bir tane çiçek ayakta kalmayacak lübnan'da. gerçekçi bakalım, kaybediyorlar. hizbullah ne kadar militan kaybederse kaybetsin, çok daha fazlasını kazanacak ve bombalar düştükçe israil asla güvende olamayacak.
exodus 32:9'da rab der ki: "görüyorum ki bu halk (israiloğulları) sert kafalı bir halktır." halkın kafası pırıl pırıl, sokaklarda insanlar, devleti yönetenler şu manzarayı göremiyor. şu bölgede biraz demokrasi, bir kuple insan hakkı görmek isteyenlerin üstüne yağıyor bomba. bu saatten sonra kime neyi anlatabilirsiniz, hangi barış sürecinden, toptan bir reformdan söz edeceğiz? biliyoruz, israil dursa da hizbullah saldıracak, hamas terör eylemi yapacak, israil durduğu için saldırılar daha da fazla olacak, ancak şu oyunun ortasına toplu halde bir çomak sokmak da mümkün. bütün ortadoğu bölgesi için barış, refah ve adaletin tanzim olacağı bir dünya kurmak mümkün. bu liderler, bu politikacılar, bu siyasetçiler, yazarlar, şairler, televizyonlar bunun için varlar. kendi iktidarlarını, devletlerinin adını dağa bayıra yazmalarına bakmaz tarih, yarın sayfaların üstüne adaletsizlikler, ihlaller geçecek. tiranlıklar, aile devletleri, basit hırslar, küçük çıkarlar geçecek. biz buradan görüyoruz, dünyada yüzlerce televizyonda hala daha "israil şu kadar kayıp verdi, lübnan bu kadar kayıp verdi" borsası.
bomba düştüğü yerden fazlasını yakıyor. umutları yakıyor, hayalleri yakıyor, ümitleri yıkıyor, keskin bir nefret, bitmez bir öc alma duygusu bırakıyor geride. bunu idrak etmemiz gerekiyor, ortadoğu bölgesindeki bütün halkların kaderi ortak ve milyonlarca insanın kafasına bomba atarsanız, bir güvenlik sağlayamazsınız. yüzde 80'i tiranlık altında yaşayan, demokrasi ve insan hakları bulunmayan sosyal toplumlarda eğitim gören, büyüyen ve işsiz kalan, savaşan insanlarla barış elde edilemez. tel avivdeki otobüslerde bomba patlarken, refahtan, zenginlikten, bütün bölge için bir gelecekten bahsedemezsiniz.
el quds, moria, yeruşalem, her dilde ayrı güzel adı olan kudüs'te öldürülen yahudi kadınla, mekke'deki kadının, şam'daki kadının kaderi ortaktır. israil düşmanlığı siyaseti üzerinden kendi kaderlerini tahakküm altına alan siyasetçilere sığınan halklar, kendi kaderlerini, kendi özgürlüklerini de yok ederlerken, bu insanların üstüne bomba atanlar da, hayatta kalanlardan intihar eylemcisi yaratırlar. bu nasıl bir infilaktır, gözümüzün önüne getirelim, insan bu kadar çaresiz, bu kadar gözü dönmüş olabilir mi? bir insan kendini yok etmeyi, hem de hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini bile bile kabul ediyorsa, silkelenmemiz lazım, hepsi bir araya gelmeli, hepsi oturmalı, hepsi konuşmalı, hepsi barış için hareket etmeli.
insan yaşadığı yere benzer. kafasına bomba düşen çocuklarla, gözü önünde sokaklarında bombalar patlayan şehirlerde yaşayan çocuklar, bomba gibi olurlar, birbirlerini patlatırlar. ama işte kudüs'te de, beyrut'ta da battaniyelerine sarılıp bomba sesleri arasında uyuyor çocuklar, bir güvenlik, bir huzurla.
liselerimiz fecaat. eğitim sistemimiz insanı çılgına çevirir. bu okullarda insan yetişmez. mimari olarak dahi mümkün değil. tıkış tepiş, renksiz, çirkin, kötü gri renkteki sınıflarda kara tahta önünde bu çocuklar nasıl ders dinlesin? neye bakarak güzelliğe dair bir feyz alsın, estetik bir bilişi olsun, hayattan yaşamdan zevk almayı, keyfi, mutluluğu, güzel bir kahkahayı öğrensin. yeni ergen kızların kalçalarını belirginleşmeye başladığında, yan sıradan buna bakan erkek çocuklar, başka bir güzellik bulamadıklarından, ruhları o güzelliklerle, sanatsallıkla yoğrulmadığından oraya terbiyesiz gibi bakıyorlar. tokat atarak bu heyecanı öldürürüz, kupkuru, sası gibi insancıklar bırakırız geriye.
"hangi dili öğreniyordum? mutluluk iki tek ağustosu çarpıştıran sızdıran kanını bu yaz gününe yaşayan bir mutluluk?"
bir çocuk bunu duymaz, ders edebi metinler, ölüm konuşuyoruz. şairler sürekli bayrağa sesleniyor. şehit kanları, ölüm ovaları. bir al bayrak var o da kan ile sulanmış, korku filmi gibi. yahu aşk yok mudur insan hayatında, bir tatlı kelam yok mudur şu yeryüzünde? yaş otuzbeş yolun yarısı diye çocukların üstüne üstüne gidiyoruz, nasıl bir hınç anlamadım, hepsi 30'unu görmeden 30 kere depresyona girsin isteniyor. failatün bir halimiz var,
"önümden çekilirsen istanbul görünecek. nerede olduğumu bileceğim. sisler utanacak eğilecek. ağzının ucundan öpeceğim" masal gibi. bunu öğretmediğin çocuğa oturup, "öldü öldü mehmet öldü" diye öğretirsen, yarattığın karanlığı güneş nasıl kırsın? ahmak gibi adamlar oluyorlar işte, hepsi ellerinde bıçak, bir raconun peşinde, birbirinin ümüğüne çöküyor. bunları düşünüyorum. sürekli düşünüyorum. çok sıkılıyorum. bildiğiniz gibi değil. yatıyorum battaniyenin altına. oh mis. ne dünya, ne bir şey. fıstık gibi battaniye, ne kasvet ne gam, dünya giremiyor. sabah bir uyanıyorum. dünya aynı dünya. hala işsizlik sabit, lübnan bombalanıyor, hala insanlar bir yerlerde ölüyor, engellilerin yüzde 34'ü hala otobüslere binemiyor, hala eğitim yalan, yalanlar gırla, ben yalnızım, fenerbahçe düzgün bir transfer yapmamış. battaniye'ye bakıyorum. televizyonu açıyorum. battaniye'ye bakıyorum. battaniye abi bu medya. battaniye bu hayat, bu gazeteler, bu internet, bu yazdıklarımız battaniye. altında sıcacık güvenle uyuyoruz. hep bizim dışımızdaki olaylar hakkında atıp tutuyor, kelimeleri arka arkaya koyuyor, kıç kıça yapışmış harflerden paragraflar, dizidizine değen seslerden cümleler kuruyor şu dünyaya bakakalıyoruz. bir şelale yanındaki bankın üstünde battaniyesi ile uyuyan insan absürdizmimiz var, her şeye sahibiz, yoksulluktan kırılacağız.
sıkıldım ben battaniyelerden. "hayat tekrarları sever. yeniden başlamayı. kuşlar dalları sever. kanatlarsa uçmayı." bir kuşun kanadına takılıp uçacak değiliz, kocaman adamlarız, şu televizyonları kapatıp düşünmemiz lazım. okumamız lazım, bu şehirler insanların yetişeceği şehirler değil, bu okullar okul değil, bu hastanelerde tedavi yapılamaz, bu mahkemeler adalet veremez, bu ülke mutlu ve refah içerisinde değil, bu bölgede bombalar var, bu coğrafya da çok ve büyük acılar var. benden büyük şeyler var. yalnızlığımdan da büyük. battaniye altında kalanlar, çocuklarının kulağına bir masal, karısına bir şiir okuyamaz. "bir gece vakti aklına gelsem, uykunu tutsam bırakmasam" diye kur yapamaz, bir cilvenin elinden tutup, güzelce bir sevişip, ter içerisinde uyuyup sabah kahkahalarla işe gidemez. böyle insanların olmadığı şehirler de insanlar suyu ne yapacaklarını bilemez, bu insanlar bomba gibi olur, mendilleri kan damlar, gülücüklerine hapishane gölgeleri düşer, herkesin çok ciddi, çok asık suratlı, çok katı, çok karanlık olduğu gri bir ülke olur burası, denize karşı rakı içemeyiz. güzel bir şarkıyı hep beraber söyleyemeyiz. hayatımız boyunca bir kere şam'a gidemeyiz.
battaniye altında olsak da dünya devam ediyor. çıkmamız lazım, uyanmamız lazım, gözlerimizi bir açıp, insiyatif almamız lazım. vakit geçiyor. çocuklarımıza, hayallerimize, hayatımıza gecikeceğiz. o güzel serin çarşaflarda yapayalnız öleceğiz. çünkü "hep peşimizden izleyecek durmadan bizi bu kent, aynı sokaklarda dolaşacak ve aynı mahallede yaşlanacağız. bu aynı evde ağıracak saçlarımız."
bir battaniye altında kaldım. ama yalnızlığı örtemiyor işte. yalnız biliyorum, "belki yarın gidecek, bir anı gelecek bir başka anının yerine." geçiyor da işte. hafifçe attım battaniyeyi. uyandım. güzel bir kahve koydum. kopkoyu bir haziranda hayata uyandım. bakmadım gazeteye. öğrendim çünkü, siz de bilin, hangi battaniye altında olursak olalım, uyanacağız. uyanacağız ve dünyayı bulacağız. pek bir şey değişmeyecek, acı sabit kalacak, yalnızlık baki. battaniye, huzurlu bir uyku verir, fazlası değil. o kadar. ve öğrendim, umutla bekliyorum, bir güzel şiirin tek bir mısrası içindir dil, bu paragraflar, bu yazılar, çıkardığımız sesler için değil. o mısrayı bulmak için varolur, yaşar, bin bedende dolanır, sonra gider tam o adamla buluşur o an, bir kağıda dökülür, hayat durur. battaniyeler için de var, battaniyeler altında olanlar için de. edip cansever bulmuş, unutmayın, dudaklarınıza yerleşsin bu mısra, uyandıkça söyleyin ve hatrınızda kalsın, ne kadar battaniyeler altında kalırsanız kalın, ne kadar güvenli, huzurlu ve müthiş olursa olsun battaniyeler, son kale değil onlar, çünkü uyanacağız. ve o an geçecek, zaman geçecek, her şeyle yeniden karşılaşacağız. "ve sabah olur olmaz üstünde derinliğimin bir gülümseme gibi bulacağım kendimi. "
sabah olacak, battaniyeyi kenara atalım. hayır.. beş dakika daha değil. şimdi. şimdi... uyandım.
(2007, haziran)














