20 yaşındaki Nisa’ya,
30 yaşındaki Nisoşko’dan selam getirdim.
Henüz onunla tanışmadın. Şimdilik insanlar seni 96on16 diye tanıyor, bazıları Nisa Taylan olarak biliyor ama ikimiz de biliyoruz ki sen aslında bunların hiçbirine tam sığmıyorsun. Zaten bütün mesele de bu olacak.
Şu an muhtemelen gecenin bir yarısı yine 852 tane şey düşünüyor, bir yandan hayatını çözmeye çalışırken bir yandan da neden herkes senden daha netmiş gibi hissediyor diye kafayı yiyorsun. İnsanların tek bir hayali, tek bir yolu, tek bir karakteri varmış gibi geliyor sana. Sense aynı anda hem sahnede olmak, hem yazmak, hem tasarlamak, hem kaçıp başka ülkelerde kaybolmak, hem bir kafede oturup saatlerce insan izlemek istiyorsun.
Bir şey söyleyeyim mi? Bunun adı kararsızlık değil.
Senin beynin düz çalışmıyor sadece.
Bir dönem bunu kabul edemeyeceksin. İnsanlar sana “potansiyelini harcıyorsun”, “bir şeye odaklan”, “aynı anda bu kadar şey olamazsın” diyecek. Sen de haklı olduklarını sanacaksın. Kendini susturmaya çalışacaksın. Daha normal olmaya, daha az düşünmeye, daha az hissetmeye çalışacaksın.
Olmayacak.
Çünkü senin zihnin Efsunlu Düşler Korusu; dışarıdan bakınca karmaşık gibi görünen ama içine girdikçe başka yollar açılan bir yer orası. Aynı ağacın altında hem çocukluğun duracak hem geleceğin. Bir köşede korkuların olacak, başka bir köşede dünyanın en saçma ama en yaratıcı fikirleri. İnsanlar tek bir düz yolda yürümeye çalışırken sen kafanın içinde 852 farklı patika arasında dolaşacaksın.
Ve biliyor musun?
Bu bir kusur değil.
26 yaşına kadar beyninin nasıl çalıştığını tam olarak kabul edemeyeceksin. Sürekli kendini düzeltmeye çalışacak, neden herkes gibi olamadığını sorgulayacaksın. Zihninin çalışma şeklini bir problem gibi göreceksin. Dürüst olmak gerekirse hâlâ tamamen çözmüş değilsin ama artık korktuğun gibi bakmıyorsun ona.
Eskiden bu durum sanki karanlık bir odada kaybolmak gibiydi. Şimdilerdeyse daha çok bir kazı çalışması gibi hissettiriyor. Her yeni farkındalıkta beyninin içinden başka bir parça çıkıyor. Çocukluğundan kalan bir davranış, neden aynı anda yüzlerce şey düşündüğün, neden bazı şeyleri herkesten daha yoğun hissettiğin, neden bazen dünyanın sesini tamamen kapatıp bir şeye saatlerce odaklanabildiğin…
Garip bir şekilde artık bundan utanmıyorsun. Çünkü beynini anlamaya çalışmak artık bir kusuru düzeltmek gibi değil, hazine bulmak gibi geliyor.
Bir de sana sahneden bahsetmem lazım. Çünkü şu an sadece içinde kıpırdayan bir his gibi duran şey, ileride senin nefes alan yerlerinden biri olacak. Önce stand-up yapacaksın. İnsanları güldürmenin altında aslında kendini görünür kılmaya çalıştığını anlayacaksın sonra. Sonra doğaçlama girecek hayatına. Hayatın boyunca kontrol etmeye çalıştığın şeyleri sahnede bırakmayı öğreneceksin. Şimdilerdeyse metin oyunculuğunun içindesin. Başka karakterlerin cümlelerini söylerken kendine ait yerleri buluyorsun. Meğer insan bazen kendini en çok başka birinin hikayesinde tanıyormuş.
Bir de aile dizimi var tabii…
Uzun süre bazı düğümleri çözmeye çalışacaksın. Sürekli “neden böyle hissediyorum”, “bu yük bana mı ait”, “neden bazı şeyler tekrar ediyor” diye kendinin içine ineceksin. Bir noktada bütün düğümleri açarsan hafifleyeceğini sanacaksın.
Sonra çok garip bir şey olacak. Meğer düğümün en zor kısmı çözmek değilmiş. Açıldıktan sonra elinde kalan boşlukmuş.
Çünkü insan yıllarca taşıdığı yük gidince bile bir süre onu arıyor.
Ama zamanla o boşluk korkutucu olmaktan çıkacak. İçine ilk kez gerçekten kendini koyabildiğin bir yere dönüşecek.
Bir gün dönüp kendine baktığında şunu fark edeceksin. En zor zamanlarında bile içinde komik bir kız yaşamaya devam etmiş. Kırılırken bile şaka yapabilmişsin. Dünya üstüne gelirken bile gidip saçma bir reels kaydedebilmişsin. Bu küçümsenecek bir şey değil. Bu senin hayatta kalma biçimin.
Şunu da öğrenmen gerekecek. Herkes seni anlamayacak. Bazıları seni fazla bulacak. Bazıları seni yarım tanıyıp tamamı hakkında konuşacak. Bazıları sen küçülürsen seni daha rahat sevecek.
Küçülme
Kalabalık olmak herkesin haklı olduğu anlamına gelmiyor.
Aşk konusunda da sana kötü bir haberim var biraz.
Sevilmek için kendini kanıtlaman gerektiğini sanacaksın uzun süre. İnsanların seni seçmesi için daha başarılı, daha güzel, daha düzenli ya da daha uyumlu olman gerektiğini düşüneceksin. Bir noktada uyumlu olmakla kendin olmamayı karıştıracaksın hatta. Kendinden biraz biraz eksildikçe aşkın daha mümkün olduğunu sanacaksın.
Değilmiş.
Seni gerçekten sevecek insanlar, senin o zikzaklı kafanı da sevecek.
Bir de şunu öğrenmen gerekecek. Çok sevsen bile bazı insanları iyileştiremiyorsun. Hasta hastadır. Sen ne kadar sevgi verirsen ver, bazı yaralar senin sevmenle kapanmıyor. Toksik olduğunu bilmek de her zaman bırakabilmek için yeterli olmuyor. Bazen insan aklıyla gördüğü şeyi kalbiyle terk edemiyor.
Bu yüzden sezgilerine güvenmeyi öğren.
Çünkü onlar gerçekten çok başarılı.
Bir ortamda, bir bakışta, bir cümlede sana yanlış gelen şeyi çoğu zaman ilk hisseden tarafın sezgilerin olacak. Sen mantığınla susturmaya çalışsan bile onlar sessizce doğruyu söylemeye devam edecek.
En çok da aşk konusunda.
Çünkü zikzak olmak hatalı olmak demek değil. Sadece başka bir geometriyle bakabilmek demek.
Bak şimdi sana en önemli şeyi söyleyeceğim. Hayat düşündüğünden çok daha kısa ama bir o kadar da uzun.
Bir gün yabancı bir ülkede tek başına yol bulacaksın. Bir gün sahnede insanların kahkahasını duyacaksın. Bir gün yazdığın bir cümle hiç tanımadığın birinin içine dokunacak. Bir gün kendini ilk kez gerçekten görüyormuş gibi hissedeceksin.
Henüz tamamen öğrenmedim gerçi ama eskisinden iyiyim ve sanırım artık korkmuyorum.
Çünkü sonunda anladım. Senin içinde düzeltilmesi gereken bir karmaşa yok. İçinde korunması gereken bir Efsunlu Düşler Korusu var.
20 yaşındaki Nisa…
Seni düzeltmeye çalışmayı bıraktığım gün, ilk kez gerçekten duydum seni. Meğer kaybolmamışsın. Sadece Efsunlu Düşler Korusu’nda, sana ait yolu bulmaya çalışıyormuşsun.
Henüz tam olarak çözülmemiş ama kendini sevmeyi öğrenmeye başlamış 30 yaşındaki Nisoşko











